-->

“İmece’li sevda”

0 comments

DOĞAN

Köylerde, köylülerin hep birlikte yaptıkları işlere denir imece. Dayanışmayı, birliği, beraberliği ve tabii ki birlikten doğan gücü açığa çıkartıp sergiler. (işçi sınıfının 1 mayısı gibi oldu, ama böyledir imece!)
İmecenin genel tarifi budur ama benim gördüğüm bizim oralarda ortak iş yapmaktan çok ailelerin karşılıklı birbirine yardımına dönüşmüştü. -Tü diyorum çünkü son 3-5 yıllık durumunu da pek bilmiyorum, ama imecenin yok olmasa da epey azaldığını tahmin edebiliyorum. Herkesin tütün yaptığı, kotanın falan olmadığı, benim her yaz tatilinde köye geldiğim yıllarda imece bayağı yaygındı. Yine böyle bir yaz tatilinde yine konumuz olan imeceyle başladı her şey!
Yenice sapağında dedemin evinde gurbettekilerin de bir kısmının buluştuğu yaz günlerindeyim. Yine neşeli, yine zevkli, yine maceralı (macerası da günlük işlerin dışında yaptığımız ya da icat ettiğimiz şeyler)bir yaz tatilinin içindeyim.
İçinde olduğum bu günlerden bir tanesinde Yenice sapağında oyalanırken Hacıoğulların Hasan bana seslendi. Sapağa alışverişe gelmişti. Alışverişini bitirdikten sonra Soğuksuya, evlerine beraber gittik. Hasan ve Hacıoğulları ailesi benim çok sevdiğim Çerkez bir ailedir. (Hasan, teyzemin kızıyla evlenerek eniştem de oldu) Evin bahçesindeki salaçlıkta bütün aile tütün diziyordu. Ben de elime bir iğne alıp işe az, daha çok muhabbete ortak oldum. O yıllarda tütün dizilen salaçlıkların tek eğlencesi radyo idi. Onun dışında köyün ve yakın köylerin gündeminde olan olaylar muhabbetin konusu olur ve bıkmadan usanmadan aynı şeyler günlerce konuşulurdu. Ne de olsa şimdiki gibi tüketim toplumu değildik henüz. Ne televizyon, ne magazin ne de cıvık cıvık televoleler vardı. Hatta köylü, yaratıcılığını kullanarak kendi ‘magazin’ gündemini de kendi yaratıyordu. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o yaratıcılığın kurbanlarından birinin de ‘ben’ olduğumu daha iyi görebiliyorum. Neyse, edilen muhabbetin bir yerinde söz, akşam gidecekleri imeceye geldi. Karlı’da daha önce kendilerine imeceye gelenlere iade-i imece yapacaklardı. Hasan bana ‘sen de gel’ dedi. Ben de sevinçle kabul ettim. (Karlı köyüne yine Hasan’la bir iki kere gitmiştim. Değişik, ilginç ve güzel olan bir Çerkez düğününe de katılmıştım.)
Akşam üzeri traktörle Hacıoğulları ailesi ve ben, Karlı köyüne imece yapılacak eve gittik. Traktör sesini duyan ev halkı, bahçe kapısında bizi karşıladı. Hasan’ın biri kız biri erkek iki kardeşi, gündüzden imece evine gelmişlerdi. Onlar da karşılayanlar içindeydi.
Bahçedeki hoşbeşden sonra tütün dizmek için hazırlanmış yere geçtik ve herkes kendine bir yer seçip oturdu. Ben de Hasan’ın yanına oturdum. Oturma işi bittikten sonra yine herkesin yanına gündüz kırılmış tütün sepetlerinden tütün yığıldı. Daha sonra da “ne var ne yok” faslı oldu. O da bittikten sonra hiç istemediğim ama olacağını da çok iyi bildiğim şey başladı. Yani sıra bana geldi. Ev sahipleri benim dışımda herkesi tanıyordu. Doğal olarak sordular “kim bu delikanlı” diye. (o zamanlar 16-17 yaşındayım, tanımayanlar için söyleyeyim şimdi 43 yaşındayım)
Dedemden başlayarak annemi, babamı, dayılarımı söyleyerek beni de tanıttılar. Tabii bu arada tam karşımıza denk gelen yerde tütün dizen benim yaşlarımda üç genç kız da beni tanımış oldu. Meraklı bakışları biraz daha yumuşamıştı. Ne de olsa çok da yabancı değildim, komşu köylüydüm. İmecede Hacıoğullarının dışında bu üç genç kızın da içinde olduğu birkaç kişi daha vardı. Yani ev sahipleriyle birlikte imece bayağı kalabalıktı. Bir süre sonra kızlı erkekli bir grup daha geldi ortalık iyice kalabalık ve gürültülü oldu. O gürültünün ve kalabalığın içinde Hasan ikide bir kulağıma eğilip, kızları kastederek “hangisini beğendin” diye soruyordu. Ben de ‘hiçbirini’ diye cevap veriyordum. Ama o ısrarla “yok yok sen birini beğendin, bak onlar da sana bakıyor” diyerek beni zorluyordu. Bir süre sonra yine ısrarlı soruların ardından dayanamayıp (Hasan’ ın ısrarına dayanamayıp) karşımızda bulunan üç kızdan (onlar da kendi aralarında bize bakarak fısıldaşıyorlardı) birini, sadece tesadüfen seçilmiş bir şekilde göstererek ve sadece ‘adını biliyor musun’ dedim. Hay demez olaydım!.
Neredeyse 4-5 yıl (daha sonra sadece yüzünü birkaç kez daha, o da uzaktan gördüğüm bu kızın bunlardan haberi oldu mu, olma ihtimali yüksek ama olduysa bile ciddiye aldı mı, valla bilmiyorum) bu mevzu 4-5 yıl benim köye her gelişimde konuşuldu. Nasıl mı oldu? Anlatayım:
Daha o gece Yenice’ye geri dönerken Hacıoğulları ailesi traktörde manalı manalı bakıp gülümsüyorlardı bana. Hasan hangi aralık söylemişti onlara, onu bile anlayamadım. Ertesi gün Hacıoğulları’na gittiğimde süreç çoktan başlamıştı bile. Hasan’ın da abartması ve gayretleriyle gündeme oturmuştum. Arka arkaya sorular geliyordu. Çok mu beğenmiştim sorusu hadi neyse de, çok mu seviyormuşum sorusu da soruluyordu ve daha birinci gündü. Gerisini siz düşünün ya da düşünmeyin anlatmaya devam edeyim.
Birkaç gün sonrasında Hacıoğulları ailesinde başlayan gündem, ilgili ilgisiz herkesin katılımıyla tam bir imece usulüyle benim olduğum her yerde konu olarak konuşulmaya başladı. Önceleri önemsemiyordum hatta insanların hoşuna gidiyor diyerekten ben de konuşulanlara uymaya çalışıyordum. O kadar kaptırıyorlardı ki kendilerini, bir sürü senaryolar üretiyorlardı kavuşabilmemiz için. Ta ki bu işi ciddiye alanların da olduğunu anlayana kadar benim açımdan da bu oyun sürdü.
Bir gün Hasan, Karlı’ya gideceğini söyledi ve beni de çağırdı. Beraber gittik. Gittiğimiz ev, akrabalarıydı. Kaşla göz arasında bu konuyu orada da açtı ve topu evin kızına attı. Kız da işi o kadar ciddiye aldı ki bana taktikler vermenin dışında, yakında olacak ve o kızın da geleceği bir düğüne beni de hazırlamaya başladı. Hazırlaması da, Çerkez oyununu öğretmeye çalışması idi. Evin bahçesinde öğretiyordu öğretmesine de ben hem isteksiz hem de beceriksiz olduğumdan o da çabuk pes etti.
Bu ve buna benzer olaylar kendi mecrasında ilerlerken, bir gün küçük dayım büyük dayılarımdan birinin beni çağırdığını söyledi. Sapaktaki kahvenin önünde oturuyordu. Yanına gittim. Biraz sıkıntılı bir hali vardı. Sanki beni yeni görmüş gibi ‘ne haber’ ‘nasılsın’ ‘ne yapıyorsun’ gibi soruları sorduktan sonra ben de ne diyecek acaba diye merakla beklerken konuya girdi. “Bir şeyler duydum doğrumu?” diye sordu. Sonra da benim cevap vermemi beklemeden, bu türden şeylerin doğal olduğunu, benim annemden, babamdan utanabileceğimi, ama kendisinin bana yardımcı olabileceğini, kızın babasını tanıdığını, araya hatırlı kişileri koyabileceğini, niyetim ciddiyse isteyebileceğimizi ve bunlar gibi şeyleri söyledi ve sordu:
-ne diyorsun?
Ne diyebilirdim ki, dayımın yüzüne baktığımı ve bir süre hiç sesimin çıkmadığını hatırlıyorum. Tabi kısık bir sesle, şaşkın bir şekilde:
-ben sadece adını sordum!
diye mırıldandığımı da. 16 yaşındaydım ve evlendirilmem düşünülüyordu. Dayıma “Çerkezler 30 yaşından önce evlenmiyorlarmış” falan dediğimi de, onun da “olsun hallederiz” dediğini de hatırlıyorum. O gün daha sonra, dayımın benimle konuşurken ciddi miydi yoksa dalga mı geçiyordu sorusuna bir cevap veremedim. Ama yine o günden sonra ben ve o kız hakkında konuşulduğunda hep “yok öyle bir şey, Hasanın uydurması bu” demeye başladım. Fakat kimseye inandıramıyordum. (Daha doğrusu gündem değişmesin, mevzu bitmesin diye inanmıyormuş gibi yapıyorlardı) Dolayısıyla hem inandıramıyordum hem de, her geçen gün öğrenenler çoğalıyordu. Öğrenenler çoğaldıkça da bu konu daha çok konuşuluyordu. Ve her yeni öğrenen, imece usulü yardımcı olmak için elinden geleni yapıyordu!
Evet neredeyse tam dört, beş yıl bu böyle sürdü gitti. Her yaz tatilinde köye gelişimle başlayan ve dönüşümle son bulan bu ‘imeceli sevda’ hikâyesi.

Nisan – 2006


Yorum yaz