-->

ALAMET KÖYÜ; uzaktan çekiç sesleri geliyordu…

0 comments

“Babam, ondan önce babası ve şimdi ben de demircilik yapıyorum…” Yüzündeki isi hiç silmeden gözündeki kara gözlükleri çıkarmadan gözü körükteki ateşte olan dayı, bize yaptığı işin tarihini anlatıyordu…


Tatil gelip çattığında Alaçam’da olmanın güzelliği ve dinginliği bize hep cazip gelmiştir. Alaçam’daki dostlarımızla olmak ve Alaçam’ın çevresinde dolaşmak bizi dinlendirmiştir. Her Alaçam gezisinde bu küçük kasabanın, yaşadığımız sürece  duyduğumuz ama bilmediğimiz bu nedenle bir gize dönüşen yerlerini, keşfetmek niyeti içimizde hep vardı.

demirci1Muteber, yıllarca önce gördüğü bir görüntünün ya da canlı fotoğrafın bugününü merak etmeye başlayınca, bizi de merak sardı. Görüntü; Pratik Kız Sanat Ortaokulu’nun balkonundan Kızlan Garajı’na gelen rengârenk giysili kadınların alışveriş sonrası dönmek için kamyonun kasasına doluşmaları…

Yıllar sonra bir tatilde, kamyona doluşan rengârenk giysili kadınların köyüne gitmeye karar verdik. ‘Orda bir köy var’dı biz de oraya gidecektik… Zekeriya (Göçmez) abi; “Beraber gideriz” dedi… Zeki (Çakır) de “Benim araba emirlerinize âmade…” deyince bizim ulaşım ve rehberlik sorunumuz çözüldü.

Naile ablanın da katılımıyla yola çıkıyoruz. Alaçam’dan Kızlan’a tırmandıkca yolun iki yanı bizim için sanki yeniden keşfediliyor gibi. Her gördüğümüz yer üzerine laf ediyoruz. Kızlan’a yaklaştıkca yola, gideceğimiz köye ilişkin betimlemelerde bulunuyoruz. “Sağdan mı, soldan mı? gideceğiz” derken, birbirimizin buralara dair bilgisini ve duyduklarını dinliyoruz.

Kızlan köyüne girip, geçiyoruz. Yolda gördüğümüz yaşlı, genç, herkes selamını eksik etmiyor. Önce Vicikler köyüne gitmek istiyoruz fakat sapağı geçtimizden, daha önce Zekeriya abinin gittiği Alamet köyüne giriyoruz.

Köyün konumu, oldukça ilginç; bir yakaya kurulmuş iki mahalle… Evlerin daha çok iki katlı, birinci kat tuğla ikinci kat ise ağaçtan… Betonarme yeni evlerin sayısı da az değil… Yolun yaz aylarında iyi olmasına rağmen yağış düştüğünde çok zor olacağı kuşku götürmez…

Köyün girişinde tarlalarda çalışan köylülerin, güneşli bir günde çalışmaları bizi çocukluğumuza götürüyor ve anılar tek tek anlatılıyor. Çocuklar her zamanki sevimlilikleriyle bizi karşılıyor. İkiye ayrılan yolun başındaki çeşmede soluklanıp, çocuklarla söyleşiyoruz. Öğretmenlerini tanıyor olmak ayrı bir güven veriyor onlara, daha sıcak konuşmalar başlıyor. Yaşadıkları yerin çok güzel olduğunu anlatıyorlar… Yanımızda getirdiğimiz şekerleri paylaştırıyoruz.

İkiye ayrılan yolun solundan gidip, Alamet (Umutlu) köyünün ‘alâmet-i farikası’ile karşılaşıyoruz; uzak yakın çekiç sesleri geliyor kulağımıza…

Yaklaştığımız ilk demirci dükkanındaki iki delikanlı, yakın bir tanıdık gibi davranıyor… Ellerindeki orakları körükte kızdırıp, örste dövüp yandaki tenekeden su havuzunda söndürüp, işi bitmişlerin yanına koyuyorlar. Daha sonra ellerindeki iş bitince biley için makinenin başına geçip, sırayla orakların iyice kesmesi için bileyleyip kontrol ediyorlar. Sağa sola saçılan ateş parçacıklarının arasından bu işi kendilerini bildiklerinden bu yana yaptıklarını anlatıyorlar. “Buralarda ekin ekmenin dışında bir şey yapılmıyor ki! Ya İstanbul‘a ya da Bursa’ya gidip çalışmak durumundayız. Zaten demirci ocağı olmayanlar öyle yapıyor” diyor yüzündeki isin, pasın varlığına aldırmadan genç olanı…

Çekiç sesleri artık daha yakın, ikinci girdiğimiz dükkanda daha kalabalık bir çalışan grupla karşılaşıyoruz. Belli ki çalışan üç kişi, ama muhabbetci sayısını da ekleyince daracık yerde yedi kişi var. Bir yandan işlerini yaparken, bir yandan gündemin (!) en ateşli taraflarını kendilerine konu etmişler. ‘Çocuklar Duymasın’, ‘Alacakaranlık Kuşağı’ derken magazin konuşmanın boşluğuna rağmen kollarındaki gücü eksiltmeden çekiçler daha güçlü ve düzenli örse iniyor.

demirci2“En küçük tarım aletinden en büyüğüne kadar hepsini yapıyoruz… Bu aralar daha çok orak, tırpan yapıyoruz. Bu çevrede sattığımız gibi, Konya’ya bile gönderdiğimiz var. Bunların hammaddesi kamyonların aksları var ya, onlar… Çünkü onların çeliği daha sağlam. Bursa’dan, hurdacılardan alıyoruz, ondan sonra istediğimiz şekli veriyoruz.” Bu süreçte hep güçlü olmak gerektiği ortada… Ellerinin büyüklüğünün artık nedenini anlıyoruz.

Köyde bir rehberimiz var; muhtarın oğlu -ki geleceğin muhtarı olmaya aday- bize köyü gezdiriyor. Bizimkiler küçük köy meydanında dinlenirken, köyün kadınlarıyla muhabbeti koyulaştırıyorlar. Konuştukları kadınlardan biri, elinde bir tepsi çilekle yanımıza gelip; “Eskisi gibi değil, bir çok evde çilek yetiştiriliyor ve pazarda satıp üç-beş kuruş katkı sağlıyoruz” diyor. Lezzetli ve doğal görünen çilekleri yerken, çevremizde toplanan çocuklara şeker veriyoruz.

Köyün temiz havasında çevrenin güzelliğini seyrederken, geldiğimizi haber alanlar evlerine, çalıştıkları atölyelere-demirci dükkanlarına- davet ediyorlar. Girdiğimiz son demirci dükkanında gördüklerimiz diğerlerinden farklı olmamasına karşın, orada daha çok insan çalışıyor. Demirden yapılan aksamın yanında kullanılan ağaç malzeme içinde bir tezgah kurulmuş ve o tezgahta oraklara, baltalara sap hazırlıyorlar. Bir yanda demir parçacıkları bir yanda ağaç parçacıkları havada uçuşuyor…

“Bu iş artık bizim için vazgeçilmez gibi. Ne yapalım? Bildiğimiz bir bu… Şu an için talep de var. Çalışıyoruz. İyi de oluyor, gurbeti yaşamıyoruz…” diyen usta, ailesiyle birlikte olmaktan memnun olduğunu söylüyor. Fakat bir yandan da sitem ediyor: “Siz niye kamerayla gelmediniz? Benim cep telefonum da fotoğraf çekiyor…”

Bu mektupta Alamet köyünü etraflıca anlatmakta yetersiz kaldığımızı biliyoruz.  Fakat küçük de olsa çevremizdeki yerlerden birini, gördüğümüz, öğrendiğimiz kadarıyla paylaşmak istedik.

SÜLEYMAN FELAMUR / ALAÇAM 2004


Yorum yaz