-->

Ben o şarkıları severdim… Severdim o martıları da…

0 comments

Benim büyükbabam gemide doÄŸmuÅŸ 1924 mübadelesinde Anadolu’ya gelirken… Adını… Gülcemal  gemisinin kaptanı koymuÅŸ… bahriyeli  anlamında: Bahrettin diye… sonra bir rastlantı mıdır bilinmez, ikinci dünya savaşının sıkıntılı yıllarında;  askerde de ‘bahriye’li kalmış bir dört yıl kadar… Ardından  tekel bekçiliÄŸi… emeklilikten sonra da bir lokanta açtı kendine… yaptığı iÅŸi iyi yaptı… iyi yaÅŸadı… hani büyükbabam diye  söylemiyorum: adam gibi de adamdı…

ozgur3

Küçüktüm daha… Büyük babam elimden tutup, terzi sadık amcamın dükkanına götürdü bir gün… yanlış hatırlamıyorsam kendisi tekelden emekli olmamıştı henüz… o yüzden belki tekel vermiÅŸti , belki de kendi almıştı o lacivert kumaşı… Bir takım kendine , artandan da bir takım toruna… yalan olmasın üç dört yaÅŸlarındaydım… Ara sıra yataÄŸa kaçıran bi çocuktum… anlayamamıştım o zaman bu ‘laci’ giyme iÅŸini… doÄŸrusu arkadaÅŸlar arasında da pek prim yapacağını zannetmiyordum… ama her çocuÄŸun büyüklerin kıyafetlerini giyip kendini bir anlığına olsun ‘büyükler’ gibi hissetme isteÄŸinden mi bilmem , hoÅŸuma gitmiÅŸti bu takım diktirme iÅŸi… Öyle böyle deÄŸil fiyakalı iÅŸ… Sadık amcam parmağında yüksük , elinde mezura ölçüyor, biçiyor, elinde ince bir sabun kumaÅŸları çiziyor… içinde kor kömürlerle ısınan ağır ütülerle kumaÅŸları hizaya getiriyor… ara sıra orama burama batan toplu iÄŸneler de olmasa bir çocuk daha ne ister diyeceÄŸim… kollar, cepler… laciler parça parça birleÅŸtiriliyor… hani ufaktan da tombiÄŸiz ,akÅŸamları yatmadan önce hayaller kuruyorum yavaÅŸ yavaÅŸ ;çocuk camiasının ‘demirel’i oluyorum bir anda, mahallenin çocuklarını toplayıp nutuk atmak geliyor içimden… o kadar fiyakalı yani…

Neyse takımlar dikildi, bir numara daha büyümüş ayaklarıma yeni iskarpinler alındı, biz büyükbabamla bi takım yürüyoruz cadde de, görenler takılıyor, hem seviniyorum hem utanıyorum garip haldeyim… hala çocuk muyum? büyük takliti yapsam yerler mi? nutuk çeksem dinlerler mi?… bir sürü ÅŸey geçiyor aklımdan… kulubün önünde büyükbabamın arkadaÅŸlarıyla buluÅŸup limana gidiyoruz… derme çatma bir restoran var o zaman limanda, sahibi de büyükbabamların arkadaşı… restoranın önündeki sandalyelere oturuyoruz… Denizi kucakalayan bir tan kızıllığı var gökte… hafif bir esinti… limanların kendilerine has , çürümüş aÄŸlardan, balık yaÄŸlarından, bilumum tekne artıklarından oluÅŸan garip kokusu… sabah kayaları canhıraÅŸ döven dalgaların; akÅŸama yorgun düşmüş, kendi kabuÄŸuna çekilmiÅŸ, usul çalkantıları… AÄŸlardan dökülenlere göz koymuÅŸ martıların dairesel çığlıkları… kızakların üzerinde devrilecekmiÅŸ gibi yan duran balıkçı kayıkları…

bir limanda ne varsa o var…

Ben suya doÄŸru kaçıyorum oynamak için… büyük babamların kadehlerindeki rakılar suyla beyazlamaya duruyor… buzla terliyor… balıklar atılıyor tavaya… mısır unuyla kızaran tekirlerin kokusu burnumdan baÅŸlayarak bütün vücudumu kendine çağırıyor… Oyunu bırakıp koÅŸuyorum masaya… Balık masasında çocuk olmak avantajlıdır bilirsiniz… kılçık yutmayayım diye bütün balıklar ayıklanıp konuyor önüme… hadi gel de yeme… biraz sıcak ama olsun… en az büyükler kadar yiyorum ben de… Üstüne biraz tarama… tatlı da tamam… büyükbabamlar içiyor ağır ağır… hem içiyor hem de söylüyor… ‘kırmızı gülün ali var aman aman… her gün aÄŸlasam da yeri var…’ düğünlerde davul zurnayla çalınıp söylenen bu ÅŸarkıları tanıyorum artık… ‘dayler dayler’ i biliyorum… davulun zurnanın sesi üç dört yaÅŸlarımın belli belirsiz anıları arasında dolaşıyor kulaklarımda… tesirli ama… ‘ormancı’ söylenirken nedenini bilmesem de büyükler gibi benim de gözlerim doluyor… Büyük babam durumu fark etmiÅŸ olacak çay bardağının dibine bir yudum rakı koyuyor uzatıyor bana… gülüşüyorlar… ‘laci’ leri giymiÅŸiz… beyaz gömleÄŸin kollarını da kıvırmışız… Gel de içme ÅŸu melun ÅŸeyi… neyse bozuntuya vermiyor kadeh kaldırıp içer gibi yapıyorum… Dudağıma deÄŸen rakıyla suratım birden ekÅŸiyor… Gülüşüyorlar yine… Bozuluyorum ama yapacak ta bir ÅŸey yok… tahta kasaya uzanıp bir gazoz alıyorum kendime… Kalan balıklarımı yiyip bitiriyorum… Onlar ise bizlerle birlikte Balkanlardan göçen o güzel ÅŸarkıları türküleri söyleyip bitiremiyorlar… Gece ilerliyor… çocuk gözlerim masada uyuklamaya baÅŸlıyor… eve dönüyoruz…

Sabah oluyor… takım elbisemin büyükbabamınkinin hemen yanında ütülenmiÅŸ olarak asılı olduÄŸunu fark ediyorum… acaba diyorum dün gece tatlı bir rüya mı gördüm… çocuk aklım gecenin karanlığından yararlanıp , kurmaca dünyasının peÅŸine mi takıldı gerçekmiÅŸ gibi… Babaanneme soruyorum; gece geç geldiÄŸimizi söylüyor…

Büyükbabamın ve arkadaÅŸlarının giyimlerine çok dikkat ettiklerini hatırlıyorum…giyecek çok fazla ÅŸeyleri olmamasına karşın kirli kırışık giysilerle sokaÄŸa çıkmadıklarını , bir manisi yoksa fötür ÅŸapkalarını mutlaka taktıklarını biliyorum… O yılları hatırlayanlar da bilir… ÅŸehir kulübünün vestiyerli odasında fötür ÅŸapkaların koyulduÄŸu terek hep dolu olurdu…

Fötr ÅŸapkalar… ‘laci’ ler…

Bu giyim tarzı; insanların kendi hayatlarına duydukları saygının… BaÅŸkalarıyla kuozgur4rdukları iliÅŸkilerdeki özenin… gericiliÄŸi ezerek kurulmuÅŸ bir aydınlanmanın , çaÄŸdaÅŸlığın üniforması gibiydi, o kuÅŸak için… bunu hissederdiniz… Ellisinde de altmışında da; sokaÄŸa çıkarken, iÅŸe giderken, muhabbete giderken, bayram telaşıyla erken uyanmış çocukların, en temiz elbiseleriyle yollara düşmüş canlılığı vardı yüzlerinde… hayata sıkı baÄŸlıydılar… Ancak dürüst insanların tutabilecekleri kadar dikti baÅŸları… ve onurlarını her ÅŸeyin önünde tutmalarındandı yere böylesine saÄŸlam basmaları… orda burda yer çevirmediler… Kirli karanlık iÅŸ çevirmediler

… kimsenin ekmeÄŸine göz dikmediler… Bizlere bıraktıkları büyük mal varlıkları da olmadı…ama onur… taşıyabilen için ne büyük mirastır…televizyon dizilerinin peÅŸ para etmez karakterlerine öykünen… ‘gözetleme evleri’nin içine ne koysan dolmayacak ‘güçlü kiÅŸilikleri’ne özenen… ‘biz evleniyoruz’ , ‘onlar boÅŸanıyorlar’ benzeri ‘flört evleri’nin özeli dahil herÅŸeyini satmaya muktedir ‘kahramanları’na gıpta eden…orman arazisi çevirip devlet kredisiyle otel iÅŸleten… ahlakı; ampullü partiye oy vermekten ibaret yurdum insanını düşündükçe… onur ne büyük mirastır…

ÅŸehir kulübünün ahÅŸap tereÄŸinde gittikçe azalıyor fötür ÅŸapkalar… Kendi hayatına da, baÅŸkalarının hayatına da saygı duyan insanların sayısı giderek azalıyor… ıraklarda birileri; mahalleden birilerinin kafasını yük taşıyorsun diye dualarla, kılıçlarla keserken, bir baÅŸka komÅŸu utanmadan ‘direniş’ diyor buna… bir ‘direniş’ bile insanı bu denli soysuzlaÅŸtırıyorsa…

Onur ne de büyük mirastır…

o lacilerin , o fötürlerin nasıl da eksildiÄŸini fark etmiyoruz… Ekranın renkli dünyasında her ÅŸey bir film gibi düşerken zihnimize; ‘insan eksiliyorsun’ diyemiyoruz…

insanlığın mektebi yok… o yüzden bizler ÅŸanslıyız onları tanıma, onlarla yaÅŸama ÅŸansımız olduÄŸu için… her ÅŸarkı anısıyla, her martı çığlıyla yer etti gönlümüzde… bir yudum rakı, burnumuza dolan anason kokusu deÄŸil sadece… siyah beyaz fotoÄŸraflarda üzerine mavi tükenmezlerle konan numaralara ait deÄŸil yalnızca o isimler… Her birinin yeri ayrı…

ÅŸehir hatları vapurunun kıçından martılara simit atıyorum… benimle geliyorlar karşı kıyıya… ardımızda köpük köpük bembeyaz bir deniz… Gözlerimi kapatıyorum… birkaç adım atsam küçük bir balıkçı kasabasına çıkacağım sanki… denizin bu mavi bu taze kokusu burnumdan baÅŸlayarak bütün bedenimi kendine çağırıyor… martıların çığlıklarına tutunuyorum… Bir ÅŸarkı tutturuyorum…

iÅŸte böyle geçiyor günler…

ÖZGÜR B. VAROĞLU


Yorum yaz