ara
Deneme; BİTMEYEN ÇIĞLIK
BORA ALTAN / MART 2005 / ALAÇAM
-Ben kimim! Ben kimimmmm!…
Bu soruyu “sen kimsin” der gibi soruyordu paslı bir bakışla otuz yaşın perdesini aralarken. Erkence kırışan yüzü, doktorun dediğine göre vitaminsizlikten zayıflamış bedeniyle, yaşama karşı hiçbir acelesi kalmamış gibi duruyor, sigara dumanından sararmış parmaklarıyla cebindeki tek otobüs biletini arıyordu.
Durak olduğundan bile şüphe edilen, bir tek, yazıları çoktan silinmiş afiş artıklarının bulunduğu tenha bir duraktı. Kendi yaşamı gibi silinmiş yazılarla dolu bir durak.
Durakla olan benzerliğine hiç şaşırmamış, fakat yüzleşmek de istememişti bu benzerlikle. Kaçmak duygusu ikinci bir insandı onda. İkinci bir insandı sırtını dönüp aceleci adımlarla gitmek.
-Sen hiç kaçtın mı? Sen hiç korkuyla cesaret arasında gidip gelip, hani salıncak gibi gidip gelip, koşar adım kaçtın mı?
Sen hiç kaçtın mı diyorum sana?
Kıyametler koparken kör ve sağır dünyada kalmanın sessizliğiydi bu. Bu, düpedüz kendiyle değil, yazıları çoktan silinmiş ve yarısı yırtılmış afişteki yüzle konuşmaktı. Bir sigara dumanıyla sararmış ellerle bir sigara daha yakmaktı. Bu, daha onlu yaşlara yeni girmişken elinde ders kitabı, soluk soluğa koştuğu ve sokakların ayaklarına büyük, kaçışlarına küçük geldiğini anladığı güne ışık hızıyla gitmekti.
Ve ikinci kaçış, takvimler on beş yaşı vurduğunda. Ve elinde yine sımsıkı kavradığı ders kitabı. Ve yine aynı korku ve aynı ürperme.
Omzunda karanlık bir el.
-Dur bakalım, yakaladım işte. Sen yaşındaki kızlar evlenip çoluk çocuğa karışıyor. Utanmıyor musun kitap çalmaya!
Yanı başında burnundan soluyan bir öfke dağı. Dahası tepeden tırnağa aşağılayan bir dünya.
-Utanmıyor musun? Kazık kadar kız oldun.
Utançtan simsiyah kesilen bir yüze, sert bakışlarla patlayan bir tokat. Duvara çarpan başla sarsılan yalnızca bir beden değil, bütün bir gezegen ve yine aynı öfkeyle ve aşağılayıcı bir edayla sessizliği yırtan bir ses:
-Bir daha buralarda görürsem, seni gebertirim.
Bugüne kadar duyduğu en çirkin ses, yaşamın kesin emrini veriyordu işte. Görürse gebertirdi.
Elbette bir daha onu orada görmeyecekti. Evet adam bal gibi de haklıydı, evlense çoluk çocuğa karışacak yaştaydı. Utanmıyor muydu kitap çalarken?
Utanıyordu, hem de gözleri bakışsız kalacak, kanayan alnının acısını hissetmeyecek kadar. Utanıyor, kendini aşağılanmış hissediyordu, dünyanın ortasında çırılçıplak kalmış gibi.
Öğretmeni;
-“Yine mi kitap yok sende, bak haftaya da getirmezsen seni derse almam” dediğinde hissettiği gibi bir şeydi bu.
-“Okulu bırakıyorum” diyemeden okuldan hırsız gibi kaçarken duyduğu acı gibi bir şey bu. Vitrindeki oyuncaklar gibi renkli görünen arkadaşlarının yanında kendine bir yer bulamadığı zamanlarda, kör olmayı delice istemek gibi bir şeydi bu.
Doktor olmayı eski bir düş gibi unutup, tek gözlü evlerinde ikinci bir annesi gibi yaşamak demek olsa da bu, naylon gerilmiş bir pencereden puslu bir güne bakmak kalsa da geriye, en küçük kardeşinin ölümünü ağıt kokan bir coğrafyada binlerce kez yeniden seyretmek olsa da bunun anlamı, göz göre göre eksilmek, adı yoksulluk olan yaşama eksilerek devam etmek olursa da günlerinde, kararını vermişti artık, okulu bırakacaktı. Çünkü okulu bırakmamak, demli bir çay tadında yaşayarak, ders kitaplarına gebe ama onların yokluğunda ezilmekti.
Ve başka bir kentte başka bir kitapçıdan son çıkışı. Oysa tüm kitapçıları dolaşmak, şairin de dediği gibi “bütün kitapları okumak” istemişti teyzesinin komşusu Doktor Murat’la.
Onu ellerinde kitaplar ve uykusuz gözlerle otobüs durağına uğurlarken teyzesinin evinin camından;
-“Ne o kız bizim Doktor Murat’a mı vuruldun yoksa?” sözüyle kendine gelip,
-“Yok be teyze, o kim, ben kim!” cevabını verdikten sonra, tuhaf bir pişmanlıkla şunu çok iyi biliyordu ki aslında söylemek istediği;
-“Evet teyze seviyorum onu, elindeki kitapları, doktor oluşunu, üniversiteli oluşunu, insan oluşunu seviyorum”du ama teyzesine de dediği gibi “o kim ben kim”di işte.
Okula gitmemeye başladığından beri önce kitaplara, daha sonra da Doktor Murat’a bağlanmıştı. O, kitaplar ve Murat üçgeninde durmadan gelip gidiyor ve zaman zaman da kendisinin yarattığı ve kimselerin farkında olmadığı bu üçgende mutlu oluyordu. Kitaba olan ilgisini ise Murat’a olan ilgisi gibi saklıyor, bu iki sevdayı uçsuz bucaksız bir deniz gibi yaşıyordu.
Yeni kentini bu yüzden seviyordu. Kitapçıyla neredeyse ahbap olmuş, iki yıl önce “görürsem gebertirim” diyen sesin sanki özrünü diliyor ve kitapçının inanılmaz cömertliği, o çirkin emri veren sesi unutturuyordu.
Ve son kez gidişi olduğunu bilemeden daha önce aldığı kitabı geri vermek ve yeni bir kitap almak üzere gittiğinde, adamın karanlık elini yıllar önce olduğu gibi bir kez daha omzunda hissetti. Bu defa, daha da karanlıktı el. Ve bu defa dayak atmak için değil; genç kızlığını, yaşamını, Doktor Murat’a ve kitaplara olan sevdasını almak için dokunmuştu. Ve yıllar önce “Bir daha seni burada görürsem gebertirim”e benzeyen ses, hayatın ikinci bir emrini kesin ve net bir şekilde veriyordu.
-Bu olayı birine söylersen gebertirim!…
Yüklemi aynı olan cümlelerin öğeleri değişmiş fakat emir değişmemişti. Yıllar önce bir başkası, görürse, yıllar sonra bu gün bu adam söylerse gebertecekti. Yani gebermek kaçınılmazdı onun için.
Bu bir utanç mıydı? Bu bir korku muydu? Bu bir çaresizlik miydi? Bu bir çığlık mıydı? Bu karanlık elin çirkin sesle birleşerek genç kızlık hayallerinin, gökyüzünün yeryüzüyle birleştiği ve güneşin batmakla doğmak arasında olduğu bir yerde kurşuna dizilmesi miydi? Bilmiyordu!… Gece uykularını bölen ve onu sabahlara kadar kan ter içinde bırakan “gebertirim” sözünün çıldırtan yankısı mıydı? Kırışıklıkları derinleşmiş, göz bebekleri büyümüş, saniyede milyon defa atan nabzın yaşamın nefes borusunu kesmesi miydi?
Yaşam, günleri ve geceleri, sağır ve dilsiz yaşadıktan sonra bir tek o adamın kanlanmış gözlerini görmek, kulaklarını sağır edercesine büyüyen “gebertirim”e katlanmaktı artık. Omzuna son defa dokunan elin onda bıraktığı ürpermeyi tüm dokunuşlarında yaşamaktı. Kendine bile itiraf edemediği bir korkuyla gecenin bir yarısı ve gecenin tüm yarılarında adamın cama çakılmış gözleriyle sık sık göz göze gelmekti ve çığlık çığlığa uyanmaktı geceleri. Tüm kitaplara olan düşmanlığının, korkusunun ve yitirilmişliğinin başlamasıydı omzuna son defa dokunan el.
Ve sonrasında cin çarpmış, nazar değmiş, muska yapılmış teşhisiyle hocalara, camilere, türbelere gidip gelmeler. Ardı arkası kesilmeyen dualar.
Artarak devam eden korkular daha sonra. Birbirini tamamlayamayan parçalara gidip gelişler. Gidip de gelemeyişler. Günlerce sabit bir noktaya dalıp gitmeler. Kitapları gördüğünde birbirine karışan korkunç sesler ve dayanılmaz görüntüler. İçinden çıkamadığı labirentler. Adamın ayak izleri, yüzü, gözü, bakışları, dokunuşu, dehşet veren gülümseyişi. Her şey parça parça… Birbirine karışan koşuşturmalar. Korna sesleri. Doktor Murat’ın durağa gidişi.
Ve o adamın karanlık eli omuzunda. Ve o adamın karanlık eli çırpınan yüreğinde…
Ve sonra aylar süren depresyonlar. Ve kendisinden başlayıp tüm dünyaya yayılan yabancılaşma. Ve çığlıkla karışık, kardeşinin ders kitaplarının tümünü sayfa sayfa yırtışı.
Ve sonra ambulans sesi.
Kesik bileklerle yapılan uzun yolculuk.
Hiç tanımadığı beyaz gömlek giymiş insanların
-“Bu gün nasılsın?” sorusu.
-Şu kuşu görüyor musun doktor? Bak şu güneşe karşı uçan kuşu? Kuş sürüsünü değil, hani şu Richard Bach’ın Martı’sını?
Derin bir soluk daha.
-Uçurtmamı yırtmadın değil mi doktor? Kırlangıçlarla dost edip uçurmuştum onu.
-Hayır yırtmadım.
-Doktor biliyor musun, Anka Kuşu gelip kulağıma fısıldadı en büyük sırrını.
-Ne dedi?
-Bu defa külünden yaratmayacakmış kendisini. “Öldüm” dedi bana, “Öldüm artık beni masallarıma gömün.”
Bu defa doktoru bile korkutan bir sessizlik. Uzaklara dalan gözleriyle konuşuyordu bir tek. Gözbebekleri okyanusta kaybolan iki yunustu ve okyanus usulca karaya açılıyordu.
-Bugün Murat okula gitmeyecekmiş. Çünkü beni parka götürecekmiş. Annem bana yeni bir elbise almış hem de kırmızı. Gelinciğe benzemeliymişim insan tarlasında. Ve parlayan bir öfkeyle.
-Saçlarımı neden kestin doktor? Sen hiç saçları olmayan gelin gördün mü?
Ve işte ağlıyordu.
-Yoksa, yoksa herkes bana yalan mı söyledi?
Gözleri büyüdükçe büyüyor ve tüm bedeni sıtma geçiriyordu sanki.
-Doktor geliyorlar! Geliyorlar kurtar beni! Elleriyle geliyorlar doktor! Ayaklarıyla değil, elleriyle!
-Söyle onlara, kitapları bende değil, gelmesinler. Yalvarırım söyle, söyleee!…
Ve sonra derin bir uyku. Unutulmuş bir ömür. Vazgeçilmiş bir yaşam. Topraksız ve ağaçsız bir beden. Kötü ile iyinin bir mezara gömülüşü…Ve bolca sakinleştirici…
Ve daha sonra kendi yaşamlarından alıkonulmuş insanları, demirli pencereleri, kapalı kapıları, beyaz gömlekli insanları, sarı odaları, sakinleştirici hapları, güvensiz ve çaresiz bakışları arkasında bırakıp, elinde bir tek otobüs bileti, bedeli ödenmiş bir yaşamın üstü kalanlarıyla tenha durağa sığınışı, insanların arasına karışmaktan korkarak.
Otuz yılın üçyüz yıla denk geldiği bir ömrü arkada bırakıp, nereye olduğu bilinmeyen bir yolculuğun biletini terleyen avuçlarıyla sımsıkı kavrayışı…
Ve yaşam yeni bir çığlığa dönüşmüştü tenha durakta.
-Ben kimim!…













