ara
GÜMENEZ’DE GEÇİM TARİHİ -1-
KADİR ALİ BİRER
Deniz olunmalı! Ama nasıl?
Bizim memlekette, hadi sadece Gümenez’de diyelim, insanların geçimi ya denizden ya tarımdan olmuştur. Büyük anlamı ile memlekete bakarsak, yani Türkiye’ye, sanayileşmenin tarıma dayalı olduğu, sanayinin tarım temelinde geliştiği görülür. Aslında memleketin bütününde tarım dışında sanayi bulmak zordur. Bu olguyu, şeker pancarı-şeker fabrikası, pamuk tarlası-tekstil, fındık- fiskobirlik, fındık paketlemesi vb. ilişkisinde olduğu gibi, hemencecik anlayabiliriz. Tarım sanayi çıtasını geçebildiğimiz alanlar ise, bizim gâvur icâdı deyip burun kıvırdığımız işlerle uğraşan ileri kapitalist ülkelerin her bir icatta ileriye doğru attıkları adımla terk etmiş oldukları, geri çekildikleri (döküm sanayi gibi) alanlara yerleşmemiz; teknolojik olarak geri, boşaltılmış alanlarda, onların rızası ile ve hal böyle olunca da onlara bağımlı olarak boy göstermemizden ibarettir. Fakir de elindeki ile avunur misali, batının boşalttığı bu alanlarda fabrikalaşmayı, sanayi hamlesi olarak görüp durmuşuzdur. Yani, Erbakan hocanın ağır sanayi hamlesi misali…
Alaçam, Gümenez’e göre daha içerdedir ve tarım alanı daha geniş, daha bir tarımla içli dışlıdır; ama tarıma dayalı da olsa bir tek sanayi tesisi yoktur. Tekel depoları sanayiden sayılmaz ama yine de sahneden çekilmesi epeyce bir eksiklik sayıldı, eksikliği hissedilmeye devam ediyor. Alaçam’ın da denizi vardır sonunda ve aslında sonu da Geyikkoşan’dır. Alaçam, başını dağlara vermiş, ayaklarını denize uzatmış bir eski ilçedir. Bu ilçemizin denizciliği, Toplu gibi, Göçkün gibi, epeyce tarım alanına sahip köylerinin balıkçılıkla uğraşan kıyı sakinlerinden ibarettir. Eskiden Gümenez, Alaçam’ın bir nahiyesi iken, belli ki bu köylerle bir anılır, Alaçam’ın deniz kenarlarından sayılırmış.
Gümenez’e doğru gidildikçe denize yaklaşan dağ eteği -ya da dağ artığı da diyebilirsiniz- tepecikler, insanları denize daha çok itmiş; deniz ve balık dışında tarım, ikincil bir faaliyet olarak görülmüş. Kozköy ve Yaylayazı gibi nispeten geniş tarım alanlarına sahip mahallelerinde ise, deniz ikincil, tarım vazgeçilmez geçim kaynağı sayılmış. Şimdilerde, limandaki tayfalar içinde daha çok dağ köylerinden ve Kozköy’den insanlar çalışır olmuş. Kozköylülerin, çok da uzak olmayan bir tarihten, (Kozköy ahalisinden) Caferin Mehmet’in kamyon lastiklerinin üstüne geçirdiği ince latalardan yaptığı kayıkla başlattığı balıkçılık serüveninden bugünlere epey yol aldıklarını kabul etmek gerek. Gümenez’le Kozköy’ün aralarında varolan çelişkilerin maddi temellerinden ilkini, esas olarak, Gümenez insanının geçimini denizden, Kozköy insanının ise tarımdan sağlamasına bağlamak, sanırım yanlış olmaz. Gümenezlilik denizle ilgiliyken, Kozköylülerin kendilerini Yakakentli’ den saymamaya kadar giden ve bugünkü siyasi farklılaşmaya da temellik eden maddi faktör –ki kuşkusuz bunu kullanmayı akıl eden “milliyetçiliğin” marifetiyle!- karasal tarımın iklim mahkûmiyeti, deniz tuzundan mahrumiyetidir. Toprakta tuz, bütün nebatiyatı öldürürken, denizde solungaçlı binbir varlığın kaynağı olmuştur. Denizcilik ve toprakla uğraşan insanlar, olaylara yaklaşım tarzlarında da farklılaşmışlar. Aslında toprağı sabanla sürmek gibidir denize ağ atmak.
Hem denizin hem toprağın bereketini kaybetmesinden sonraki yıllardayız artık…
Bugün hem Yakakent’te hem de Kozköy’de, onlarca tavuk çiftliği bulabilirsiniz, ama hepsi bomboştur, içinde tavuk bulunmaz. Bomboş duran tavuk çiftlikleri, geçip giden milliyetçi muhafazakar bir kaymakamın memlekete bıraktığı bir enkaz kıyağı olmuş, bu enkazın altında sadece tavuklar kalmamış, insanlarımızın hayatları etkilenmiştir; belirtmeden geçilmemelidir!
Köylü tarlasını sürerken gönülsüz davranır, hasat üstüne eskisi gibi hesap yapamaz. Sanki bir alışkanlıkla ve başka bir iş beceremediğinden toprakla uğraşır gibidir. Artık, Kozköy’den pazara gelen bazı insanlarımızın, marketten fabrikasyon yumurta satın alıp köye geri dönmeleri vakayı adliyeden sayılmaktadır. Fazla değil, onbeş yıl önce kimseciklere bu durumu tasavvur bile ettiremezdiniz. Tavuğa atılacak mısır ve buğdayın üretim maliyetleri ile fabrikasyon tavuk ve yumurta fiyatlarının kıyaslaması, köylüyü iktisatlı davranmaya itmiş olsa gerek. Üstelik öyle bir itmiş olmalı ki, iktisat derslerinin amentüsü olan, “tüketici, en iyi ve en ucuz malın nerede olduğunu bilir” önermesi, bu örnekle neredeyse doğrulanacak gibidir. En ucuz yumurta artık evlerin arkasındaki kümeslerden değil Arabın Şükrülerin marketinden tedarik edilmektedir. Köylerinden çıkıp Almanyalara, gurbetlere çalışmaya giden köylüleri, aslında bir zaman makinesine bindirip geleceklerine gönderdiğimizi, bugünlerde daha iyi anlar olmalıyız! Tatile gelen gurbetçiler, yumurtanın markette satıldığını ve evlerin bahçesinde kümes olmadığını anlattıklarında, uzay filmi izler gibi olurdu köylüler. 1970’li yılların köy kahvelerinde bu sohbetler az dinlenmedi.
Neyse, bu tavuk çiftliklerinin, tarım-sanayi ilişkisine iyi bir örnek teşkil etmediği ortada. Ama, tavuk çiftliklerinin aksine, boş durmayıp yıllardır harıl harıl çalışan, ve fakat denetimsizlik nedeniyle yakında denizi kurutacak olan ve belki de bazı bazı kurutmuş olup bizim fark etmediğimiz balık fabrikalarımız, tarım-sanayi ilişkisine “iyi” bir örnektir; deniz-sanayi ilişkisine de diyebiliriz…
Aslında geniş anlamda denizcilik de tarıma girer, balıkçılar da denizi sürmektedir. On’a yakın balık unu ve yağı fabrikasına ve hatta bunların bir çoğunun dünya ölçeğinde hayli büyük sayılmalarına, ve yine bir çok insanın bu fabrikalarda çalışıyor olmalarına rağmen, Yakakent’te işsizlik ve göç önemli bir sorundur. Bunca fabrika, bir liman ve kaldığı kadarıyla tarımı da sayarsak, küçük bir ilçe için (üç küsur binlik nüfus) hiç de azımsanamayacak iş imkanlarına sahip olmasına rağmen, işsizlikten yakınıyor olmamız (ki gerçek budur!) ve hızla göç vermemiz, bizi bir kez daha düşündürmektedir. Haydi düşünelim…
İşsizliğe çare olarak, yeni yatırım ve sanayileşmeyi teşvik edip durmak ne kadar gerçekçidir? Bir oranlama yaparsak, Yakakent’in doğal dengesi, kaynakları vb. faktörler açısından her tarafının fabrika olması da işsizlik sorununa çare olamayacak gözükmektedir. Bu durumu genelleştirelim ve bir an için ve her tarafın fabrika olmasına razı olalım. Bu kadar işsiz yine de istihdam edilecek gibi gözükmüyor. Bu durumda ortada bir yanlış varsa da bu ne Yakakent’te, ne Alaçam’da, ne de memleketin herhangi bir yerindedir; yanlış, sanırım başka yerlerde, yani kafalarımızda. Herkesin çalıştığı ve herkesi alacak kadar büyük fabrikaları hayal etmek, artık zamanın ruhuna ters… Fabrikalar büyüdükçe işçi sayıları küçülüyor, bunun tersine makineleri çoğalıyor. Makineleri “küçülerek çoğalan” fabrikalar, kusup dışarıya, sefalete fırlattığı işçileri çoğaltıyor, işsizleştiriyor. Ama biz hala büyük fabrikalar hayal etmeyi, işsizliğin çözümü olarak görüyoruz. Büyük anlamda memleketteki işsizliğin kaynağında sakın bu fabrikalar olmasın? Dışarıya verdiğimiz göç, dışarıdan geriye dönüşlerle, ‘hadi gel köyümüze geri dönelim’in yeni çeşitleri ile, dışarının ve sanayinin fotoğrafını da veriyor bize; tabii görmek isteyen için. Şimdilik bu kadar yeter! Biz başka bir soruya geçelim.
İşsizlik sadece Yakakent, Alaçam ve Türkiye’nin sorunu olmadığına göre, bütün dünya harıl harıl üretmeye kalkar ve bunun için fabrikalar yaparsa ne olacak?
Aslında bu sorunun yanıtı belli.
10 yıl önce bir çevre mühendisi (Göksel Demirer-ODTÜ) şöyle demişti. “Bütün dünya Amerika gibi üretip, Amerika gibi tüketirse dünyanın fazla ömrü olmadığını garanti ederim” Ben ısrarla ne kadar diye sormuştum. Yalan söylemeyeyim, galiba 30-40 yıl kaldı gibi bir şey demişti. On yılı çıkın şimdiden. Bakın, Çin biraz fazlaca üretmeye başladı, hareketleniverdi (ee ne yapsın, bir sürü insanı işsiz mi kalsın!) dağı taşı ucuz işlik, fabrika ile doldurdu ve harıl patır üretiyor. Olan belli, küresel ısınma ve erime ile karşı karşıyayız. Her halde bu durumda doğanın da işsizliğin de çaresi sanayileşmek olmamalı. Bugün zaten yeryüzünde varolan sanayi tesisleri, sarı, kırmızı, siyah, beyaz bilcümle insanlığın her türden ihtiyacını elli kere karşılayabilecek kadar fazla. Üstelik atıl kapasite ile çalışanların oranı her halde yüzde 80 civarında ve büyük kitle işsizken, az sayıda işçi ölesiye, günde 12 saat ve daha fazlası çalıştırılıyor. Oysa işsizliğin de işe bağımlılığın da çaresi, gözümüzün önünde öylece duruyor. Görebiliyor musunuz? Denize, ufuk çizgisine bakın.
Neyse -bu uzun girişten sonra da olsa biz, dünyayı, Çin’i filan bırakıp, konumuza, yani Yakakent-Alaçam civarlarına geri dönelim.
Konumuz şu; Yakakent’te işsizlik her zaman mı sorundu? Bu sorun ne zaman yakıcı oldu? Ve biz “Gümenez’de Geçim Tarihi”ni izleyerek işi ve işsizliği, Gümenez’in sosyolojik, kültürel evrimini izleyebilir miyiz? Eskiden insanlarımız ne üretirdi, ne tüketirdi? Daha okul sıralarına yeni oturmuşken çocuklarımız, gelecekleri için hep böyle at gibi yarıştırılır mıydı? Kaygısız, tasasız büyüyen çocuklar olmadı mı hiç Gümenez sokaklarında? Geleceğin umut dolu dünyası, kaygı bulutlarının altında nasıl ve ne zaman ezilip şekilsizleşti? Gelecek, nasıl ve ne zaman belirsiz kasvetli bir bulut gibi bugünlerimizin üstüne çöktü? Ali Rıza Binboğa’nın ‘Yarınlar’ şarkısını hep beraber yüksek sesle söylediğimiz, “Yarınlar Bizim” dediğimiz günlerden, gelecek endişesinin altında ezildiğimiz bugünlere nasıl geldik?
Gümenez’deki bireysel hikâyelerimizin, değişen aile yapısı ve bileşimlerinin, geleneklerin… minare şerefelerinin olduğu gibi, alemlerinin de kapı numaraları değişen apartman daireleri arasında kaybolurken camilerin sayısının durmadan artmasının… her seçimde değişen parti tabelaları ve taraftarlarının, havada uçuşan işe alım vaatleri, Kuran’a el bastırmalar, şeker çuvalı ve üçüncü sınıf makarna poşetleri ile “reyim sende” oynamaların, her seçim öncesinde düşsel olarak kurulan birkaç bin kişilik fabrikaların, bütün bu keşmekeş içinde kaybolan ve çaresizliğe daha sıkı sarılan kuşakların; ya da tersinden, bütün bu gelişmeler içinde biriken kinini, kendisi gibi “bir başka kendisi” üzerine kusarak kimlik bulmaya çalışan mafya özentisi gençlerin… bu arada yitip giden defne ağacının hikâyesinin -ki Yakakent’in yukarılarında bir yerde yaklaşık 1metre çapında bir anıt defne ağacının olduğunu söyler Nejat (Arat) Amca , beraber barabat çekmede olduğu gibi viya çekip asiye kapılmaların, sabah kahvaltısında yenilenden arta kalan kalkan balığının kafası, kanatları ve kuyruklarından artırılan parçalarla akşam yemeği için tellenen pirinç pilavının, otuz küsur çeşit olup bilcümlesi kaybolan mersin balıklarının*, kolonlar ve sivriçkaların, daha ilk damlaları yere düşmemiş yağmurun sesini uykuda duymayı beceren bütün kasabalının palas pandıras uyanıp, bütün tütün gözlerini (vagonları) imeceyle salaçlara tıkıştırmasının… fırtınalı havalarda, denizin ve gecenin koyusunda çalkalanan kayıklara beraberce uzatılan fenerlerle ışık ve umut olmanın, Gümenez içinde kaybolan tütün salaçları ile birlikte denize tutulan bu fener ışıklarının da bir bir sönerek kaybolmalarının; kısacası “Gümenez’in Yakakentleşmesi”nin hikâyesini yazabilir miyiz?
Bütün kişisel hikâyelerin, böyle büyük bir denizde yalnız olmadığımızı bilmekle aydınlanacağı, kişisel olanın toplumsal bir denizde çalkalanmaktan ibaret olduğu, irademizin menzilinin ancak yanımızdakiyle ortaklaşarak uzayabileceğini, ancak, “Yakakent’in Geçim Tarihi”ni doğru okuyarak kavrayabiliriz.
Böyle bir yazıyı, tek başına kimse tamamlayamaz. Çünkü bu koca denizde çalkalanan küçücük hayatların ortak paydası Yakakent kasabasında, yalnızca yaşanan sıkıntıların ortaya dökülmesi ile görülür ki, bireysel olan yoktur; aynı dalgalar çarpmaktadır bordomuza. Ve ancak herkes kişisel hayatlarını, tarihlerini ortaya döktüğünde, tarihin haritası gelecek yüzünü gösterecektir bize. Kendimiz olmaktan ve bize biçilen rollere hayır demekten başka yol yoktur geleceğe giden.
Recep Genç’in dedesi Kilitçi Nazif dedeyi kendisi ile eskilerden konuşup kayıt altına alamadan sonsuzluğa uğurlasak da -ki Kuzeyde Tütün ekibi olarak ayıbımızdır!- ne mutlu ki Yakakent’in yaşayan vaka-i nüvisleri hâlå var! Yaşları önemli değil, çünkü gözlemek yaşla ilgili değil… Cavit (Köse) Abi, Ahmet (Sarıoğlu) Abi sahneden çekilseler de, en başta, ince bir alaycılıkla bütün bir tarihi yorumlayabilecek Kazma İbo, Arşimet Mehmet, Uzun Levent (Atasoy) benim bilip sayabildiğim, ilk elden aklıma gelen isimler. Tarihi belleklerinde derleyip duran ve canlı tutan başkaları da vardır kuşkusuz.
Çok farkında olmasak da geleceğimizi belirleyen bugünümüzdür ve bugünümüz de dünden gelmek halidir. Bu durumda, geçmişimiz hakkında konuşmak geleceğimize sahip çıkmaktır; onu, kendi belirlediğimiz yazgımız yapmanın, geçmişimizden bir gelecek çıkarabilmenin başka yolu var mı? Yoksa, önüne çekilen barajlar nedeniyle, duvara çarpıp çarpıp nesli tükenen mersin balıklarından bir farkımız yok mudur?
Bu yazı, kendi adıma, konuya bir giriş olsun isterim, gerisini getirebilirsek eğer…
Vira!
* Mersin balığı ile bilgi almak isteyenler, http://www.tudav.org/mersinb_korunma.htm adresinden ya da Haşim İnan, Abdullah Balcı ya da Durmuş Demir’den bilgi alabilirler
Voleybol oynayanlar bilir.. Smaça yükseldiğinizde topla buluşma anı önemlidir. Karşıdaki bloktan yukarıda kavuşmalısınız topla; ya da bloğa yükselmiş ellerin yanından göndermelisiniz topu karşı alana!
Fotoğrafa baktığımızda belli ki bu anın sonrasında bir tarihle buluşuyoruz. Sayı olmuş, hakem kararını vermiş, top hakemin yanındaki, yani altındaki kişinin ellerinde.. O da, servis atacak kişiye verecek topu ve oyuncular pozisyon almaya çalışıyorlar…
O an, sayıyı kimin aldığı belli olduğu gibi, haliyle servisi kimin kullanacağı da kuşkusuz belli, ama biz bilemiyoruz! Bizim bilmediğimiz, o an için tartışmalara neden olsa da, kararı verilmiş, o tarih için belirli o kadar çok şey var ki fotoğrafta… Bir kaçını şöyle sıralasak, herkes kendince sorularını ve yanıtlarını eklemeye devam edebilir. Kim bilir en az bu fotoğraf kadar ilginç ve merak edilmeye değer ne çok soru ve yanıt çıkacaktır ortaya …
Yer, Yakakent olmadan önceki Gümenez.. Alaçam’ın nahiyesi o zamanlar…
Şimdi Yakakent’te yaşayan, 45 yaşın altındakiler herhalde Gümenez’i tanıyamaz; bilmem yanılıyor muyuz?
Kuşkusuz Gümenez’in neresi, meydanı mı limanı mı, yoksa başka bir yeri mi olduğunu da yine 45 yaşın üstündekilere sormak zorundasınız…
Oyuncular kimler? Bilinmiyor… Ama yine öğrenilmeyecek, ulaşılamayacak bir bilgi değil.. Kaya Çakıcı’nın babası Hasan Amca’ya, Memiş İslam’a ya da Yaşar Arpa’ya sorup öğrenmeye çalışabilirsiniz bunu. Muhtemeldir ki Hasan Amca’da (Çakıcı) karenin içindedir. Hakemin Memiş Amca (İslam) olduğunu biz kendisine resmi gösterdiğimizde öğrendik. Yaşar Arpa ise, Çarşambadan Sinop’a bir tek Sinoplulara yenildiklerini, ve her yenilgide bir bahane uydurup kavga çıkarttıklarını muzipçe gülerek aktardı bize. Siz de Hasan Amca’ya gidip sorun bunları. Bildiğimiz, bu isimlerin o zamanlar voleybol oynadığı ve voleybol’un Gümenez’de yaygın bir spor olarak sevildiği.
Hakemi, Yaşar ve Hasan Amcaları bildiğimize göre, topu tutan kişi ve diğerleri kimler.. Soruları uzatabilirsiniz..
O zamanlar için bile harap kaçan arkadaki bina neyin nesi peki? Fotoğraftaki kişiler için bile bilinmez eski tarihlerin Gümenez’i ile bir bilinç köprüsü olmasın sakın? Bir bağlantı kurabilen için kuşkusuz öyledir de, köprünün öteki ayağı olacak, bu yıkık binanın hikâyesini bilen kaç kişi kalmıştır, ya da bir kişi bile var mıdır bu binanın hikâyesini bilen?
Fotoğraftaki kişileri çözemediniz hadi… Peki sol alt köşedeki damga neyin damgası? Elinize bir büyüteç alıp incelemez misiniz?
Sonra başka bir şeyler de anlatmaz mı fotoğraf bize. Kişiye göre değişen… Şimdi yeni kuşak -ki bu da çok görelidir, örneğin fotoğraftaki kişilere göre bugünün 45 yaşındakileri de yeni kuşak kavramının içine girer – gençler gülerek bakarlar belki de fotoğrafa. “Aaa, uzun beyaz donlara bak lan, üstlerinde atlet, böyle çıkılır mı hiç, utanmamışlar mı” sesleri duyulur belki. Haksızlık etmeyelim, yeni kuşaklar içinde bile, “helal olsun şu adamlara, şimdi ben bile çıkamam böyle sahaya” diyenler de olacaktır!
Kuşkusuz, ne saygı değer bir kuşak! Balık ağından bozma voleybol filesi, meşe ağacını saplamışlar toprağa, o zaman öyle hafif voleybol topu nereden bulacaksın, manda derisinden bir top, bilek kıran cinsinden olmalı… bütün medeniyetleri ile tarihe durmuşlar!
Şimdi, ayağında markalı bir ayakkabı, kıçında bilmem ne cins pantolon olmayınca sokağa çıkmayı ar sayan sabilere nasıl anlatırsınız bunları bilemeyiz! Ama yine de anlatmayı denemek gerek…Anlatmak için de anlamaya çalışmak..
Ne ekilir ne yenilirdi o zamanlarda? Hangi okullar vardı? Kimin çocuğu kimin torunu kimlere sevdalanmıştı, evlenmişti ve biz şimdi nerelerinden değiyoruz bu tarihe?
Gökyüzünde, uzak yıldızlara bakan astrologların kullandığı bir teleskop gibi, elimizdeki solgun bir fotoğraşa tarihimize bakabileceğimizin kanıtıdır..
Bakmak isteyen var mı?















One Response to “GÜMENEZ’DE GEÇİM TARİHİ -1-”