ara
hamsiname
KÜÇÜK BİR BALIĞIN ÖYKÜSÜ;
Bir şeyin tanımını yine kendi ismiyle yapmak dünyanın en saçma açıklaması görünse de hamsi hamsidir. Bu topraklarda soluklanan insanlar için “hamsi bir balıktır” açıklaması geçerli değildir. Bir yıl boyunca bu balığı izledim. Duyduğum hep buydu. Balıkçısı, satıcısı ve sokaktaki adamı ağız birliği etmişcesine bunu söyledi. Ama ben “yetkili bir ağıza” danışmak üzere Su Ürünleri Fakültesi’ne gittim. Ve o günü hiç unutamadım; yirmi yılını su ürünlerini araştırarak geçiren bir profesöre, çok kolay olduğunu sandığım o soruyu sorduğum anı:
“Hamsi nedir?”
Bilim adamının uzun yıllardır aynı konuda çalışmaktan kafası karışmış gibi:
“Karadeniz’de hamsi, balık değil de sanki başka bir canlıdır. Aslında hamsi hamsidir.”
Yazının bundan sonraki bölümünde sizlerle bu gerçeği paylaşacağım. Balık kimliğini deviren bir balığın öyküsünü.
Hamsinin Türk sularına gelip isminde devrim yapmadan önce yolu çok uzun gerçekte. Anavatanının Peru olduğu söyleniyor. (Devrimci karakterini buradan almış olabilir) Jeolojik devirlerde Akdeniz’den gelerek Karadeniz’e geçmiş. Bu geçiş esnasında biri Marma-ra’da diğeri Karadeniz’de olmak üzere iki gruba ayrılmış. Karadeniz’deki grup da daha sonra iki alt tür meydana getirmiş. Azak hamsisi ve nihayet bizim Karadeniz hamsisi.
Karadeniz uşağının hayatını saran hamsi ister istemez birçok kaleme bulaşmış: Evliya Çelebi gibi. Seyahatname’sinin İkinci cildinde Trabzon’u anlatırken levrek, uskumru, kefal gibi balıklardan bahseder ve “amma bunların hepsinden ziyade Lazların üzerine düştükleri ve bey ü şirası (alım satımı) hakkında ceng ü cidal ettikleri (savaş verdikleri) hapsi balığıdır” der. Hamsinin şimdiki ismiyle çağrılıyor olmasını da “Bu balık hamsin de zahir olduğu için Hamsi balığı dahi derler” şeklinde açıklar. Arapça “elli” anlamına gelen hamsin, ocak sonundan başlayıp elli gün boyunca süren döneme verilen bir addır.
Hamamzade İhsan’ın 1928′de kaleme aldığı “Hamsiname”, en beylik söyleyişle “üç tarafı denizlerle sarılı” bu ülkede, bir balık üzerine yazılmış tek monografi. Hamamzade kitabında hamsi kelimesinin birkaç dilde (Farsçada, Arapçada ve Türkçede) nasıl türetildiğini uzun uzun açıklar.
Hamsi avında “gırgır teknesi” adı verilen dev tekneler kullanılır. Aslında gırgır teknenin değil avda kullanılan ağın ismidir. Gel gör ki kimsenin ağzından işitilmez bu isim. Gırgır ağının ismi “av”, ağı taşıyan büyük teknenin adı da “av kayığıdır”. Bu geleneksel bir isimdir. Teknenin üstündeki teknoloji gibi her şey değişmiş, ahşabın yerini demir almıştır ama atalardan yadigar bu isim yaşar uşakların dilinde. Av kayığından başka bir de “yedek” adı verilen daha küçük tekneler vardır. Bunlar ağın çekilmesinin son aşamasında av kayığına yanaşır ve ağdaki balığın yukarı çekilmesine yardım eder. Bir gırgır teknesiyle çekilen balık hiçbir zaman ağın bulunduğu ana tekneye yüklenmez. Balığı yükleyip karaya ulaştırma görevi yedeklerindir.
Hamsi peşine düşen balıkçı tecrübesinden başka martılara ve karabataklara da güvenirdi eskiden. Onları suya konar kalkar, batar çıkar görünce sürünün geçmekte olduğunu anlardı. Bir de palamutlar ve yunuslar saldırırdı hamsiye. Arayan gözler, denizin altından üstünden kovalanan balığı kaçırmazdı böylece. Sürünün geçtiği hattın üzerinde ince bir sis tabakası oluşurdu. Küçük fakat biteviye bir yakamoz belirirdi hamsinin çıkardığı parıltılardan. Hamsi ile avcısı arasındaki aracılar bu kadar duygu yükleyici değil artık. Kansız cansız bir makine: Echo-sounder yani balık bulucu!
Sonarın bulunduğu üst kamara bir balıkçı teknesinden çok bir pilot kabinine benziyor. Her tarafında bir ekran ya da aygıt var: Echo-sounder, sonar, Cb telsiz, VIIC telsiz… Ekranlardan biri bölgenin haritası üzerinde katedilen yolu gösteriyor. Echo-sounder sualtını ses dalgalarıyla dikey tarıyor ve sürünün yerini belli ediyor. Bir diğer ekran, bin 600 ile bin 800 metrelik bir çemberi tarayarak giden sonara ait. Onda, diğer teknelerin nerede olduklarını gördükleri için içleri rahat. Çıkardığı “dit dit” hiç susmuyor. Konuşmaların tükendiği saatlerde küpeşteye vuran dalganın sesi gibi “dit dit”lerle de arkadaş olmayı öğreniyorsun.
En küçük gırgır teknesinin bile en az 20-25 gemicisi var. Sekiz ay boyunca “evleri, ocakları” bu tekne. Kendi memleketlerinde gurbeti yaşıyorlar adeta. Aylarca eve gitmedikleri oluyor. Bu gitmeyiş “gidemeyiş” değil asla. Reisten ahçıya kadar avda emeği olan herkes “pay” hesabıyla çalışıyor. Ne zaman, nerde çıkacağı belli olmayan bir balığın getirişini paylaşıyor deniz emekçileri. En büyük pay avın, yani teknenin. Tüm sezon elde edilen gelirin yarısı teknenin yenilenmesi için ayrılır. Kalan para, her bir emekçinin katkısına ve çalıştığı gün sayısına göre paylaşılır. İşte bu yüzden, aylar sonra gittikleri evlerine biraz daha fazla birikimle dönebilmek için gemicilerin hiçbiri ayrılmak istemez tekneden.
İsmi tutsun ya da tutmasın, her teknenin bir “temel”i muhakkak var. Başka türlü ne zaman, ne de ev hasreti geçmez zaten. Ama iş Lazlık yapmak olunca ortada temel falan aramaya da gerek yok. Koskoca 10 yıllık reis, bu 25 yıllık gemici beni Karadeniz’deki tüm hamsi kasalarının yapıldığı Çarşamba yerine, Perşembe’ye gönderdi. Ben de gittim!
Hamsiname’nin yazarı Hamamzade’nin, oğlunun deyişiyle bir özelliği de “zamanının sayılı nüktedanlarından” biri olmasıydı. Bu nedenle Hamsiname, Türk mizah yazınında da önemli bir yapıt olarak anılır. Abartılarla doludur, güldürür. Anlatılan anekdotlardan birinde üst düzey devlet görevlilerinden bir zata, Trabzon’u ziyareti sırasında hamsilerin ince çıktığından yakınılır. Güya Ruslar, daha iri olan hamsilerin Türk sularına geçmesini engellemek üzere Azak Denizi’ne gayet geniş bir ağ germişlerdir. Bu ağa takılan iri hamsiler Karadeniz’e çıkamadan Rus sularına dönerken, ancak ince hamsiler Trabzon kıyılarına ulaşabilmektedir. Durumu ehemmiyetle dinleyen bu yüksek zat, Ankara’ya dönüşünde, ağın kaldırılması için Dışişleri Bakanlığı’nı Rusya Hükümeti nezdinde teşebbüste bulundurmak üzere defterine özenle not alır.
Hamsi avının yapıldığı ya da en azından yapılmasının umulduğu dönem, kasımın ilk haftalarında başlar ve nisana kadar sürer. Hamamzade hamsi sezonunu şöyle tarif eder: “Trabzon’da kestane karası fırtınası ile palamut ve zargana balıkları çıkmaya başlar. Kasım ayı üzerine, bazen biraz daha sonra hamsi gözükür. Fakat çok defa asıl mahsul ocaktan nisana kadar geçen süre içindedir”. Hamsi av olarak palamut sezonunu takip eden bir balıktır. Hatta palamutun bol çıktığı yıl hamsinin de bol olacağı düşünülür. Hamsi avlamakta kullanılan dev gırgır tekneleri palamut avı bitince, ağ değiştirerek daha sık gözenekleri olan hamsi ağını takar. Bu iş genellikle kasım ayının ilk haftasında olur. Ama balık çıksın çıkmasın nisan ayına kadar gemicileri salmazlar evlerine.
Geceleyin uykusu tutmayan bir reis sizce kaç kişiyi uyandırabilir?
Hamsinin ne zaman çıkacağı hiç belli olmaz ve denize ne zaman çıkılacağını belirlemek sadece reisin kararıdır. Uykusu tutmayan bir reis teknesine gelip kontak çevirebilir. Bu teknedeki gemicilerin uyanması demektir. Limandan bir gırgır teknesinin ayrılması ise kalan tekneler için öldürücü bir şüphedir. Buna kimse dayanamaz. Önemli olan, Sinop’tan Enver reisin dediği gibi “bir koyunun çitten atlaması”dır, “diğerleri onu izler!” Böylece koskoca bir liman uyanır. Bir balıkçı kentinde limanın ayaklanması, kentte başka ışıkların da yanmasına neden olacaktır elbette. Eğer şanslıysa reis balığı bulur, işte o zaman tüm kent ayağa kalkar. Sonra başka kentler kamyonların gürültüsüyle…
İşte bu nedenle reislerin bir kontak çevirmeyle bu kadar insanı uyandırma kudretleri vardır. Bu güçlerinin farkında oldukları için hamsi sezonu boyunca hepsinin, sabaha sınavı olan kritik durumdaki bir öğrenci huzursuzluğunda uyuduğuna eminim.
Bir defasında sadece duba çekmek için limandan ayrılmıştık. Daha limandan çıkar çıkmaz arkamızda bir tekne daha belirdi ve telefon çaldı. Arayan “Zoro” lakaplı reisti:
“Hayrola Cengiz balık mı var? Neden denize çıktınız?”
“Yok abi bir duba sürüklenmiş, onu kıyıya çekeceğiz.”
“Hay Allah, iki ayağımı bir pabuca soktun!”
Reislerin içinde hangi kahramanı ararsanız bulabilirsiniz: Kolombo, Zoro ve hatta uçan kaz Morton.
Bu küçük balığın öyküsünde şüphesiz ki en çarpıcı süreç, avın sarıldığı yani ağ atılıp balığın yedeğe aktarıldığı zaman yaşanır. Teknenin kıç tarafındaki bot, reisin haykırışıyla suya iner. Ok yaydan çıkmıştır. Üç metrelik bot yaklaşık 800 metre olan ağın bir ucunu alır ve bir çember çizerek av teknesine geri döner. Daire tamamlandığında sürünün etrafı, altında ağırlıklar olan ağ ile duvar gibi sarılmıştır. Ağ, dibinde bulunan halkaların (mapa) içinden geçen çelik halatın çekilmesiyle yavaş yavaş büzülmeye başlar; balık içindedir. Tüm teknolojiye rağmen hamsi avcılığı emek yoğun bir iştir. Ağın biraz kımıldayabilmesi için tüm gemicilerin aynı anda ağa asılması gerekir. İnsan gücünü aşan bir yüktür ağın içindeki. Her hamle aynı anda, hep beraber yapılır; naralara, o ana kadar mağrur reisin haykırışları hatta yalvarışları karışır. Suyun içindeki “ekmektir” ve bu yüzden kol gücü her türlü yükün üstesinden gelir. Onların hepsi birer kahramandır. Çekin uşaklar!..
Hamsi çıktığı zaman kenti ayağa kaldırdığı bir gerçek, her ne kadar eski yıllarda bu an daha renkli yaşansa da (eski bayramlar gibi!). Teknelerden kıyıya yanaştıkça, halk salamuralık hamsi almak için yavaş yavaş kıyıya doluşurdu. “Akçe”si yoksa bile bir yük kömür ya da keresteyle değiş tokuş yapardı. Odun, kömür, sebze, meyve köylünün ürettiği ne varsa ucuzlardı kentte. Halk hamsi alabilmek için ucuz pahalı satardı elindekileri…
Hamsi ile ilgilendiğimi duyan bir gazeteci büyüğüm, Amasra’da haziran ayında, hem de limanın içinde hamsi avlandığını söylemişti, ilginçtir, kış mahsulü olarak bilinen hamsi her mevsim mevcut aslında. Ama sürünün bir araya toplanması için suyun sıcaklığının belli bir seviyenin altına düşmesi gerekiyor. Bir araya gelemeyen sürüleri büyük teknelerin tespit edip avlaması mümkün değil. Limana tek tük düşen balıklar ise daha büyük balıklar tarafından kovalananlar. Sinop’un çalışan en yaşlı balıkçısı Habeş, geçen yaz boyunca ufacık bir gümüş ağıyla hamsi yakalamış. “Balık hep var, ama avlayan yok” diyor.
“Hamsi vurdu karaya, okkası beş paraya” dedikleri de işte bu hamsi. Balık tarafından kovalanan hamsi bir dalgayla kıyıya sürükleniyor, ikinci dalganın aldığı gidiyor, alamadığı kalıyor. Dalganın bu hamsiyi suyun dışına, karaya attığı bile oluyor. Karadeniz’de bugün orta yaşın üstünde pek çok insandan çocukken kıyıda diz seviyesinde balık avladığını, daha doğrusu kovayı suya daldırıp hamsi ile doldurduğunu dinledim.
Hamsi sonu gelmez, sınırsız bir kaynak olarak kabul edildi hep. Oysa doğal kaynak yönetiminde temel bir kural var balıklar için. Bir türün devamlılığının sağlanabilmesi için her bireyin en az bir kere üremesi gerekir. Üreme şansı bulamadan tüketilen balık yüzdesi arttıkça türün geleceği tehlikeye girer.
Bizim avladığımız hamsilerin yarısına yakını bir yaşının altında. Yani üreyebilmesi için gereken 11 ile 13 aylık süreyi henüz tamamlamamış, işte hamsi neden azalıyor sorusuna bir yanıt.
Hamsi bulunduğu yerde bol çıkan bir balık. Genelde av veren sürülerin büyüklüğü 100 ile 500 ton. Marmara’da hamsi hiçbir zaman bu yoğunlukta bulunmaz. O yüzden balığı bir araya getirmek için teknelerde büyük ışıklar vardır. Hamsi, fazla miktarda avlanmasından korkulan bir balıktır. Bu nedenle hamsi ağı hiçbir zaman tam doldurulmaz. Eski yöntem balıkçılıkta “manyat” denilen ve şimdikilere kıyasla oldukça ufak olan ağ, çok balık dolunca yırtılırdı. Ama artık öyle bir olasılık da yok. Ağlar devasa ve onları toplayan “ırgat” adı verilen çekiciler (teknenin üstünde ağı salan ve toplayan motorlu mekanizma) çok güçlü. Bu durumda ağın kapasitenin üstünde dolmasının sonucu belli: Teknenin batması! Hamsi, avı zor bir balık. Karadeniz’in hırçın sularında devasa bir ağ ile iki saat suda sabit kalmak gerçekten büyük tecrübe istiyor. Öyle her reis, her avı çekemiyor.
Eskiden hamsi çok çıktığı zaman tütün tarlalarında gübre olarak kullanılırdı. Gübrelemenin bugünkü uzantısı balık unu fabrikaları, ihtiyaç fazlası hamsi “tarlaya gübre olacağına, un olsun” gibi bir mantıkla balık unu sanayi teşvik edildi. Hamsinin fabrikaya düşmesi için fiyatının çok inmesi, beş-altı bin lira gibi olması gerekiyor ve oluyor da. İnanılmaz değil mi? Bu aynı zamanda bir ülkenin insanı için en ulaşılabilir protein kaynağının tüketilmesinin fiyatı.
Hamsinin neden balık olmadığına dair en güzel yanıtı, sınırsız doğa merakına denizi de dahil eden dostum Agop’tan aldım. “Hamsi insana tepeden bakmaz” dedi bir sohbette. Hamsiyi diğer tüm balıklardan ayıran farklılıkları özetleyen hir yanıttı bu. Sokakta dolaşan, ayağımıza kadar gelen tek balıktır hamsi. Mütevazıdır. Tezgâhta süsü kabul etmez. Ne kuyruğu havaya doğru kaldırılır şık görünmesi için, ne de onu albenili gösterecek yeşillikler, limonlar arasındadır. Olduğu gibidir. Tezgâhta bekleme huyu olmadığı için tazedir hep.
Hamsiyle ilgili yemeklerin hepsini yemek kitaplarına ve bugünlerde yemek kitapçığı vermeyi en önemli toplumsal görev edinen günlük gazetelere bırakıyorum. Sadece bir konuda uyarıda bulunmak istiyorum: Hamsi alırken, balığın Karadeniz mi, yoksa Marmara hamsisi mi olduğunu sorun. Ve daha lezzetli olduğundan Karadeniz hamsisi bulunduğu sürece Marmara hamsisinin yenmeyeceğini aklınıza not edin.
Karadeniz’de hamsi ile ilintili birçok inanıştan bahsedilir. İri hamsinin kuyruğu çıkartılarak kurutulur ve bundan tarak yapılırdı. Bununla taranan bebeklerin saçlarının gür çıkacağına inanılırdı. Yılan, akrep gibi hayvanları evlerden uzak tutmak için de hamsi başı tütsü edilirdi. Yılın ilk hamsisinden iri bir tanesi para kesesinin içine atılırsa, paranın ve bereketin artacağı umut edilirdi. Türkiye’de hamsi denince akla ilk gelen bilim adamlarımızdan Prof. Dr. Mehmet Salih Çelikkale ile sohbetimizde, bu inanışlar hakkında fikrini sorduğumda cevabı “valla ben bir tek şeye inanırım, o da iyi derecede hamsi yiyen bir insanın hayatını sağlıklı geçireceğidir” oldu.
Hamsi suyun her bölgesinde dolaşan bir balık. Planktonla besleniyor ve tüm balıklar tarafından yendiği için de onların temel besini. Hamsiname’nin sonunda, hamsiler, kitabın yazarını ziyarette buluyor. Denizin altında ve üstünde bütün canlıların peşlerinde olmasından, nerede rastlanırlarsa rastlansınlar başlarından, kuyruklarından tutulup mideye indirildiklerinden şikayet ediyorlar. Balıkların medet umduğu Hamamzade onları dikkatle dinliyor. “Bu kadar tehlike altındayken sizlerin o insafsız denize dönmenize razı olamam” diyor ve hamsileri yiyor… Hamsiler benden medet ummuş muydu bilemiyorum ama ben de orada her fırsatta Hamamzade’yi örnek aldım…
GÖKHAN TAN*
*Bu yazı daha önce Atlas dergisinde yayınlanmıştır.
Bitmez tükenmez bir kaynak gibi görülen hamsinin azalmasının en büyük nedeni, balıkçıların ‘ince hamsi’ tabir ettiği avlamaları… Hamsi ancak bir yaşından sonra üreyecek olgunluğa erişebiliyor. türün devamı için de her bireyin en az iki kere üremesi gerekiyor. Üreyecek büyüklüğe erişmeden yakalanan ince hamsilerin oğu gıda olarak tüketilmiyor, doğru balık unu fabrikalarına gönderiliyor; yani doğal kaynak hiç pahasına yok ediliyor…













