-->

PALAMUT MEVSİMİ; Bu sene palamut yok ve yine her yerde sıkıntı…

0 comments

Radyonun görüntülüsü olacağı rivayet ve hayaliyle sınırlı da olsa kendisinden haberdardık. Ama henüz adını bilmiyorduk. Hayretle evlerimizin baÅŸköşesine yerleÅŸen ve bu ölçüde tarih olan rivayet ekranı sayesinde, hasat sonrası mütegallibenin ÅŸehir sefalarının ayrılmaz parçası olan dansözler ve icraatları, halkın bir gecelik de olsa çerezi oluvermiÅŸti de, ÅŸaşıracak zaman bulamamıştık… Yılbaşı akÅŸamları Nesrin Topkapı’nın TRT ekranında gözükmesi,  bizden büyüklerin bütün yıl gerçekleÅŸmesini bekledikleri en sosyal olayların en baÅŸta geleniydi.

Zeki Müren, her nasılsa bütün zamanlar için resmi ideolojinin içinde bir yerlerde ve televizyon ekranında kalmış, sünnetlik çocuk misali hep ortalık yerlerde dolaÅŸmıştı. Türklerin ne kadar erkek olduÄŸunu ve öyle kalması gerektiÄŸini kanıtlamak için olsa gerek, Eylül karanlığının generalleri bu gerekçeye binaen, veliahtı Bülent Ersoy’a yasak koyduklarında bile Zeki Müren’e hiçbir sınırlama getirmeyi düşünmediler ve sanırım sosyolojimiz gereÄŸi böyle bir ÅŸey düşünemezlerdi de… Hatırlayanlar bilir, o günlerde paÅŸalara en sıkı muhalefet görevlerinden birisini Bülent Ersoy üstlenmiÅŸti. PaÅŸa’ların daha çok, erkek mi, kadın mı olduÄŸu hakkında kesin karara varmakta güçlük çekmedikleri Ayten Gökçer tipi hanım devlet sanatçılarına meyletmeleri, Bülent Ersoy’un muhalefetini ne kadar belirlemiÅŸtir, iÅŸte bunu bilemeyiz! Kesin olarak bildiÄŸimiz, TRT’nin, bir tek arabeske ve en çok da arabeskin babası Orhan Gencebay’a tahammülü olmadığıydı. Gerçi bizim de resmi olarak pek tahammülümüz yoktu ya!

gumen-copy‘Uzay 1999’ dizisini izler ve hep beraber ÅŸaşırıp kalırdık. Kasabanın benim bildiÄŸim uzay’la ilgili tek baÄŸlantısı, Ahmet (Kasap) amcanın büyük oÄŸlu Kadir aÄŸabeyin uçak mühendisi olarak bilinmesiydi. Biz uçağı çok yukarılardan geçerken daha çok sesinden tanıyorduk. Bize o kadar uzak bir ÅŸeyin mühendisine saygımız sonsuzdu. Mühendisi olduÄŸu uçaklar gibi kendisini de kasabada görmek pek mümkün deÄŸildi hoÅŸ… Bir de o zamanlar, Kadir aÄŸabeyin Türkiye’de iÅŸ bulamadığı söylenirdi.  Nasıl olmuÅŸta bizim küçük kasabadan bir uçak mühendisi çıkmış olduÄŸuna ÅŸaşırdığımız gibi, iÅŸsiz olmasına da ÅŸaÅŸardık. O zamanlar çokça iÅŸimiz yoktu tabi… İş bulmak için ise, ÅŸimdi General Motor’un Türkiye distirübütörü olan general Åžahinkaya’nın Netekim’le beraber darbe yapması ve F-16 fabrikasının kuruluÅŸunu bekleyecekti Kadir abi.  Kasabada olmayan Kadir aÄŸabeyin kredisi çoktu. Bir de Foto Sülo’nun amcasının pilot olduÄŸu ve her nasılsa bizim kasabanın üstüne geldiÄŸinde Åžener Åžen misali davrandığı bizden öncekiler tarafından çokça dillendirilmiÅŸtir. Bu Åžener Åžen yakıştırması sonradan icat edilmiÅŸtir çünkü bizim pilot amca bu iÅŸleri yaptığında daha Åžener Åžen domates güzeli ile adı geçen filmi çevirmemiÅŸti. Senaryo, olsa olsa portakalda vitamin durumunda bir oluÅŸ gösteriyordu herhal!  Biz ÅŸahit olmadık. Söyleyenlerin yalancısıyız! Bülent Ortaçgil, ‘onlar uçuyor, biz hala yaya/ adam sen de’ dese de, bizim, bu iki kiÅŸiden oluÅŸan koç gibi bir uçuÅŸ kadromuz vardı yine de.

Cep telefonlarını bilmek deÄŸil hayal bile edemediÄŸimiz dönemin, en uzun hayal menzilini temsil eden görüntülü telefonlar neredeyse büyük boy kitap boyutlarında tasarlanmıştı ve bu bile bizim için çılgınlıktı. Biz, bu dizide ancak, önüne gelindiÄŸinde kendiliÄŸinden açılan kapıların belki de mümkün olabileceÄŸini düşünmeye çalışıyorduk. Gerçek hayattaki telefonlar çevirmeliydi ve kolu çevirdiÄŸinizde karşınıza santral memuru çıkar, siz de ona hangi numarayı istediÄŸinizi söylerdiniz. KuÅŸkusuz teknoloji geliÅŸtikçe manyetolu telefonlar iÅŸkence odalarının daha bir vazgeçilmez aksesuarları olacaktı. Kasabanın gençleri bu odalarda ve cezaevlerinde ömür tüketirken, yaÅŸlıların, ‘eltimi baÄŸlayıver oÄŸlum’ mesailerinde bulunduklarını, sonradan emekli olan Halil amcadan duyup öğrenecektik. Bütün kasabanın en iyi bildiÄŸi kiÅŸiydi santral memuru…

Yaz aylarının sonuna doÄŸru, okul sezonu baÅŸlamadan, kalan tütün paralarından bir bölümü kasabanın randevu alınması hayli güç ve önemli kiÅŸilerinden olan terzi amca’ya sipariÅŸ edilecek takım elbise  için ayrılır ve büyük bir özenle dikilen bu takım elbiseyle en az üç beÅŸ yıl okula devam zorunluluÄŸu bulunurdu. Sadece okula mı? Düğün dernek ve önemli meselelerde de bu takım elbise ile boy gösterilirdi. Benim lise yıllarımın terzisi, Cemal Amca’ydı…

Adidas, Levis ve envai çeÅŸit markanın gençliÄŸin yaÅŸamına damga vuracağı o berbat zamanlara daha çok vardı. Zaten bizim kuÅŸağın ihtimal hesapları içinde, geleceÄŸin ÅŸimdiki gibi boktan markalarla kuÅŸatılacağı, bir imaj ve markaj çağı olacağına dair en ufak bir öngörü bulunmuyordu! Biz bayaa bi öngörüsüzdük canım… Bu durumda ortada gezinen ve varlığı hissedilmeyen korkunç hesap hatasına raÄŸmen ve onunla birlikte, bize göre her ÅŸey güzel olacaktı ve bu da kesindi. Diyalektik kesinlik.. Hesap hatası iÅŸte… EÅŸit, özgür ve sevgi dolu, üreten ve paylaÅŸan bir gelecekte ne markalar olmalıydı ne de eÅŸitsizlikler… Bu konuda cefa çekmeye, bedel ödemeye hazırdık ve kiÅŸinin kalitesini de kullandığı markalar deÄŸil, bu hazır olma durumu belirliyordu. Bu amaçla hazır olmamız, hazırlığımız öyle kesin bir ÅŸeydi ki, hepimiz ‘tek tip elbise giymeyi’ kabul ediyor, hatta sonradan, Eylül karanlığının cezaevlerinde tek tip’e karşı direniÅŸler örgütleyecek olsa da, o zamanlar aÄŸabeylerimiz, bu yolda birer Çinli olmayı bile düşünebiliyordu. Sakın, zaten hayatınızda çok tip elbise de yokmuÅŸ diye itiraz etmeyin! Belden aÅŸağı vurmuÅŸ olursunuz… KuÅŸkusuz bütünüyle, devrim andları içtiÄŸimiz zamanlar kadar keskin ve köşeli deÄŸildi yaÅŸamımız… İçinde esneklikler, geçiÅŸler, kabul ediÅŸler, hoÅŸgörüler de vardı.

Tütün yollarının güneÅŸ öncesi saatlerinde ağır aksak yürürken, imece merhabalarla baÅŸlardı arkadaÅŸlıklarımız. En uykulu yüzlerimize en yamalı ve eski elbiselerimizi giydiÄŸimizde tanıdık birbirimizi. Dönüş yollarında, tütün dolu küfelerin altında iki büklüm olsak da merhabalaÅŸmayı esirgemedik hiç ve utanmadık sırtımızdaki yükten; birbirimizden… Hepimiz aynı emeÄŸin, aynı zifirli karıkların içinden, ıslak, soÄŸuk ve pullu balık aÄŸlarının arasından geçip yaÅŸadık çocukluk ve gençliÄŸimizi. O zamanlar hayatımızda birkaç marka da yok deÄŸildi hani! İngiliz kramponu ‘garantili lastik’, ‘Papaz Karası’… Bunları hep bildik! Tekel Birası ise hepimizin ortak sevdasıydı. En ucuzu oydu çünkü, inanmayacaksınız belki ama kaliteliydi de… Bizden büyüklerin sigara markaları Yenice ve Gelincik, bu da böyle biline… JB ve çeÅŸit çeÅŸit viski yoktu ve yokluÄŸu hayatımızda hiç de bir eksiklik oluÅŸturmuyordu. Büyüyünce, raconu kavun ve beyaz peynirle kesilen Rakı’nın dışında içki içmeyeceÄŸimiz öylesine kesindi ki… baÅŸka bir imaja ne gerek duyabilirdik? Büyüklerimizin rakı masalarına, sohbetlerine ve duruÅŸlarına öyle gıpta ederdik ki… Hayatta hep öyle durmak, duruÅŸunu savunmak sevdası… Olunması gereken oydu…

Timur Selçuk’un alnı secdeye varmamıştı ve hala ODTÜ konserlerini ‘Tek Yol Devrim’ sloganlarıyla noktalıyordu. Ve biz de, tamirci çırağının, ‘parka ve bot’unu uzun topuklu burjuva hatunlara yeÄŸ tuttuÄŸu sınıf bilinçli zamanlarımızı yaşıyorduk. Farkında olmadan ve belki de hiç bilmeden, kavÅŸaklar ve ara sokakların akıl çelici karmaşıklığına sürüklenerek ilerlesek de, bilerek ve isteyerek iliÅŸkilerimizi üstüne inÅŸa ettiÄŸimiz ve ne yazık ki Eylül’ün ara sokaklarında yok olacak deÄŸerlerimizi hala sahipleniyor, taşımaya çalışıyorduk. Yine de ortada bir karambol vardı ve bu karambolde Zülfü Livaneli, devrim soslarına  buladığı o bet sesini sol piyasaya kabul ettirmiÅŸti. Kasetleri, peynir ekmek gibi satıyordu Zülfünün…

Orhan Gencebay, ‘batsın bu dünya’ diyor ve demeye devam edeceÄŸine dair güçlü emarelerle, sağı solu oynamadan, sola saÄŸa kıvırmadan bildiÄŸini yapıyordu. Timur’u modernizmin, Zülfü’yü de devrimciliÄŸin kıblesi bellemiÅŸ sol ekabir tayfa bir türlü bu dosdoÄŸru duran Baba’yı kabul etmiyordu. HoÅŸ, Baba’nın, sol ekabir tayfaya böyle bir baÅŸvurusu olduÄŸuna dair kayıtlara rastlanmış da deÄŸildir. Ama dönemin raconunu bu sol ekabir tayfa kesiyordu ve ekabirin bu takıntısından Baba’nın haberi olmaması, kendisi hakkında gürültülü tartışmaların yapılmasını engellemiyordu … Elitin, sanki Baba’nın ilgili kurumlara baÅŸvurusu olmuşçasına davranmasında rivayet, Baba’nın, filmin birinde gecekonduyu yıkmaya gelen kepçenin önünde diz çöküp, ‘batsın bu dünya’ demesi, peÅŸi sıra ‘kula kulluk edene yazıklar olsun’ ÅŸeklinde isyanını mühürlemesinden kaynaklanır. Bu tavır, elit tarafından, böylesi bir pullu baÅŸvuru dilekçesi olarak iÅŸleme tabi tutulmuÅŸtur; bundan da Baba’nın haberi yoktur. Yine de burada müzik tarihçilerinin dikkatini, Baba’nın isyanını diz üstü çökerek gerçekleÅŸtirmeye çalışmasına yöneltmekte yarar var! Bu duruma biz, ÅŸimdi dikkat çeksek de, o zamanlar bizim düşünüşümüzü belirleyen de sol ekabirin yönergeleri ve bunları gerekçelendirdiÄŸi kültür anlayışı olmuÅŸtur. Biz Orhan Gencebay’ı da biraz gizli dinlerdik. Oysa O, solun bir türlü uzun soluklu seslenemediÄŸi doÄŸal tabanına, soldan önce ve çok daha derinden ve uzun soluklu seslenmeyi baÅŸarmıştı.

TRT’nin klasik müzik konserleri, TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik’i, kimin uydurduÄŸunu bilmediÄŸimiz ama ortalıkta alaycı bir ÅŸekilde dolanan Öztürkçeci sözcük anlama ve sevme çabamız, giderek kültüre dair birikimlerimizi ve önyargılarımızı belirler olmuÅŸtu. Yine de her ÅŸeyden memnun olduÄŸumuz söylenemezdi…

Ne Bilim Teknik’lerden çok bir şey anlıyor, ne klasik müziği Orhan Baba’dan aldığımız zevkle dinleyebiliyorduk. Üstelik, sadece Cumhuriyet gazetesi okumak, solcu damgası yemek için fazlasıyla yeterliydi.

Sonra, palamut zamanı geldi. Bu sefer herkes hazırlıksız yakalanmıştı.

Palamut, gelip geçer… Ve belki de bir zaman kalır, belli olmaz… Yalnız bütün balıkçılar kalsın ister, gitmesin.. palamut zamanı hızlı akar. O yıllarda zaman, yavaÅŸ ve ağır akardı. Hem yavaÅŸ hem ağır…  Böylece, bir çok yükü ve iliÅŸkiyi uzun soluklu kılardı.

PALAMUT MEVSİMİ

Yakakent’te, baharın geliÅŸinin kutlanmasının bir parçası olarak, on küsur ot, bulgur ve tuzlu palamut balığından yapılan Bilegi yemeÄŸi, anaerkil dönem kadın kültürünün kalıtlarından birisi olarak çeyrek yüzyıl öncesine kadar varlığını sürdürmüştür. İçine, öyle çok ve büyük parçalar halinde koyulurdu ki palamutlar… Belki de yeni çıkacak palamut balıkları öncesinde, elde kalan önceki, tuzlanmış balıkların tüketilmesi için en uygun yollardan birini oluÅŸturmuÅŸtur  bu arkaik yemek. Eskiden, telli dolaplar, yemeklerin koyulabileceÄŸi tek serinlik bölgeyi oluÅŸtururdu. Evlerin bahçelerindeki kuyular ve pınarlar dışında soÄŸutucu olmadığı için tuzlanarak saklanırdı balıklar. Ben tadını iyi bilirim Bilegi’nin, biraz ecza kokar… Bilgelikle akrabalığı, bilmeye, doÄŸayı bilmeye yakınlığı öyle kesindir ki … Baharın baÅŸlarında bir zamanda, bütün kadınlar toplaşırlar ve kendilerini kırlara, daÄŸlara vurup uygun otları toplarlar, mahallenin ortasına kurdukları bakır kazanlarda piÅŸirirler Bilegi’yi. Ve sonra hep beraber, çocuk ve erkekler de çaÄŸrılıp yenirdi. Ortalıkta ÅŸenlikli bir tören havası olurdu.

11 Eylül 1980 akÅŸamı tekneler, umut dolu çıktıkları uzatma avından, silme palamut yüklü geri döndüler. KuÅŸkusuz, hiçbir teknenin ve hiçbir balıkçının radyo ve televizyon haberlerinden, 5 generalin yönetime el koyduÄŸundan, askeri darbeden haberi yoktu. Karıncalar deniz kenarından su içiyor ve balıkçılar, hani bir karıncanın fazladan deniz kenarına ayak basmasının yaratacağı küçücük ama yine de fazladan bir dalganın, silme palamut yüklü kayıklarını dibe gömeceÄŸinden korkuyorlardı; öylesine bir sevinçle ve öylesine anlamsız bir korkuyla yüklüydüler ki… palamutla! Kayıklarına vuracak asıl dalga kıyıda bekliyordu onları. Palamut, aÄŸa takılınca çırpınmaz ve öylesine hareketsiz bekler. Kaderine razıdır. Hemen ölür.

Bütün memleket palamut kesmişti ve ölümüne sessiz, bekliyordu. Ve tekneler, anlamsız bir sükunetin hüküm sürdüğü, bol kedi ve martının hiç insanın olduğu kıyıya doğru yaklaştıkça, küçük bir karıncanın değil ama sonradan adları rüşvet, talan ve işkencelerle anılacak olan beş generalin şok dalgasıyla karşılaştılar.

Ahmet Kaya tarih sahnesine daha çıkmamıştı. Yılgınlık ve korkunun giderek yalnızlık, parçalanmışlık ve hüzne doluşması için zaman, ağır bir işkence gibi ilerliyordu. Birazdan ağır bir hüzün her yanı kaplayacak ve giderek hüzün, yolunu bilmeyen bir sese, Ahmet Kaya’ya yol verecekti; yine de daha Ahmet Kaya zamanlarına vakit vardı.

Tuzlamakla baÅŸ edilemeyecek binlerce palamut balığı, gerisin geriye denize atıldı. Ne Ankara ne İstanbul… yollar kesilmiÅŸti. Belki de o tarihten bu güne, Bilegi yemeÄŸi de unutuldu. Bir annem bir de bizim sülalenin kadınları…

Baharın son bilegisini yapmış, yazı devirmiÅŸ kadınların bir bölümü, toplaÅŸmaya ve aÄŸlaÅŸmaya devam ettiler. Bu sefer, baharın cıvıltısı ve neÅŸesi yerine görüş günlerinin kanlı çamaşırları üzerinde aÄŸlaÅŸtılar. Hepsi Allah’la olan iliÅŸkilerini, biraz kızgınlıkla da olsa yeniden gözden geçirip, sonra unutmayı tercih edecekleri isyanları ile biraz günaha girdiler. Bir de bu yüzden o tarihten sonra Bilegi yemeÄŸi yapmadı kadınlar. Hem günahlarına sahiplenmediler, hem de unuttular bilegi yemeÄŸini…

Türkülerimizin ve marşlarımızın açıktan söylenemediği, uzun sürecek karanlık bir dönemin geç gelecek isyanının ürkek sesi ise en çok hüzün kılığında muhalefet yapabilecekti. Bu işi ise en iyi ve en uzun soluklu Ahmet Kaya başarabilecekti. Anımsamak isteyenlere en fazlasından bol hüzün ve sis vaat ediyor; balıkçı barınakları ve meyhanelerin dumanlı basık havasına kapıdan içeri sızarak karışan ışığa, uyuşuk gözlerle bakma cesareti veriyordu. Bu kadar çok yankı bulmasında ise, uzun süren sessiz bir dönemin içinde duyulan ilk ses olmasının payı büyüktü.

Sonra, palamut hiçbir zaman para etmedi ve komisyoncuları saymazsak balıkçının yüzünü hiçbir zaman güldürmedi… süründürdü. Ama balıkçılar, darbeciler yerine deniz kenarına en son ayak basan fazlalık karıncada aradılar günahlarını ve düşüncelerinde bile elleÅŸmediler darbecilere. Hafızalarının balıklaÅŸmasının tek ilacı olan Bilegi yemeÄŸini de o tarihten bu güne yemek ÅŸansları olmadı. Ortalıkta bir balık hafızası, bir alıklık.

KADİR ALİ BİRER / İstanbul Ekim 2004

bilegi

MALZEME

  • Efelek, kazayağı, turp pancarı, gelincik (gelin otu), kedi tırnağı, yaÄŸlı pancar, ıspanak, ısırgan, pazı yaprağı, pırasa, kokmuÅŸ (arapsaçı) soÄŸan, bulgur, tuzlu palamut balığı, tuz, karabiber, pulbiber, bir su bardağı zeytinyağı.
  • Balığın suya koyularak tuzunun alınması gerekli.

HAZIRLANIÅžI

  • Bütün sebzeler temizlenip, yemeklik olarak doÄŸranır. SoÄŸan ve pırasa yemeklik olarak doÄŸrandıktan sonra zeytinyağında kavrulur, biraz tuz, karabiber, pul biber ilave edilir.
  • Kavrulduktan sonra sebzeler ilave edilir. sebzeler kavrulmaya bırakılır. sebzeler suyunu çekdikten sonra,bulgur üzerine serpilip karıştırılır.
  • Bulgur biraz ÅŸiÅŸmeye baÅŸladığında, ince dilimlenmiÅŸ tuzlu palamut balığı sebzelerin arasına yerleÅŸtirilip, piÅŸmeye bırakılır. Suyunu çektiÄŸinde üzerine kokmuÅŸ otu (arapsaçı) serpilip, dinlenmeye bırakılır.

Serpil Birer’den alınmıştır…


Yorum yaz