ara
soğuk ve karlı bir kış günüydü
KADİR ALİ BİRER / İSTANBUL 26 EYLÜL 2005
Kadın, biri kız öteki daha küçük bir oğlan çocuğu ile koltuğun birine sığmaya çalışıyor. Yan koltukta bir başka kadın oturuyor. Otobüsün hareket etmeden önceki son kontrolünde bu yüzden sorun çıkıyor. Yolcular huzursuz, kadınla görevli arasındaki tartışmaya neredeyse katılmayan kalmıyor… Kadın tek bilet almış, görevli her nasılsa bu bayram öncesinde açıkta kalmış bir tek bileti O’na satmak istiyor ama kadın parası olmadığını söylüyor. Son anda gelen biri, zaten tek olan boş koltuğu da dolduyor ve böylece tartışma bitiyor. İki koltuk, iki kadın ve iki çocuk… Üç insanla bir koltuğu paylaşacak sarışın genç kadının dışında, neredeyse bütün otobüs tartışmaya katılmış, gereksiz bir dolu söz etmiş durumda…
Samsun otobüsüne binip Ankara’dan yola çıktığımda soğuk ve buzlu bir kış günüydü. Ankara’ya birkaç gün önce İstanbul’dan gelmiştim.
Biraz yukarıda kalan geniş yoldan geçerken üstten bakıldığında, Çubuk barajının donmuş gölünde sert beyazlıklarla belirginleşen kalın kısımları, gökyüzüne çalan mavisiyle farklılaşan ince buzlu bölgelerinden ayırmak mümkündü. Bu havada kurban kesmek hiç de sorun olmaz, ortalıkta ne sinek ne de sıcak var.. Ramazan aylarının yaz sıcaklarına denk geldiği çocuk çağlarımda, kimsecikler görmeden koparıp yediğim elmalar, elma ağaçlarının altında aradığım serinlik… Bir de şimdi geçip gittiğimiz donmuş göl, her yer bembeyaz kar…
Koltuğuma döndüm… Başlangıçtaki tantanaya rağmen Samsun’a yola çıkmıştık işte!
“Bu ne ki? Sibirya’da otobüslerin gideceği yerleri önceden aletle ölçüyorlar ve yirmi metrenin altına düşmüş kalınlıklardan otobüs geçirmiyorlar”.
Yanımda oturan ve adının Ahmet olduğunu öğrendiğim Trabzonlu genç işçi, Çubuk barajının donmuş gölüne bakarak böyle söylüyor bana.
“Allahtan ki, yanlış ölçüm sonucu okyanusun dibine batan otobüslerin hiçbirinde daha Türklerden ölen kimse olmadı ”
Sonra, benim ne zaman ve nasıl yanıt vereceğimi merak ederek ve belki de hiç yanıt vermeyeceğimden çekinip ürkerek beklemeye başlıyor.
Merakla ve belli etmemeye çalıştığım sinirli bir tavırla bakıyorum ve bu halimi gizleyemediğimi Ahmet’in tedirgin olmasından anlıyorum. “İşim var bu çocukla; Sibirya’da çalışan Trabzonlu Ahmet! Milliyetçi ve de Türk! Trabzon’da Tayad’lıları linç girişiminden epey sonra gazetelerde yayınlanan bir haber geliyor aklıma şimdi! Kimin yaydığı belli değil ama, “Yunan konsolosluğu, Trabzon nüfusuna kayıtlı Türklere daha kolay vize veriyormuş.” Haber yayılınca, neredeyse Trabzon’un yarısı Yunan konsolosluğuna hücum etmiş. Sonradan haberin uydurma olduğu anlaşılınca Trabzonlular konsolosluğu mahkemeye vermişler. Kıbrıs’a yerleştirilen Türklerin hemen hemen hepsinin, bugünlerde Rum pasoportu almak için başvuruda bulunduğunu da düşünürsek… Alahım sen bugünlerde aklıma mukayyet ol! Biz bunların en milliyetçisini, vatana millete en hayırlılarını, mukavemeti en güçlü olanlarını göndermemiş miydik Ada’ya?
Yolun uzun olduğunu, sabırlı olmam gerektiğini telkin ediyorum kendime. Önümde, Ahmetle yanyana geçireceğim en azından sekiz saat var. Otobüs hafif bir kavis yaparken, biraz da Ahmet’in, öylesine söylenmiş bir cümlecikten ibaret saymasını umarak, şöyle diyorum:
“Yaşlanıyoruz, eskiden yazın sonuna, Ağustos sıcaklarına denk gelirdi bayramlar.”
Ama elma ağaçlarından ya da elmalardan bahsetmiyorum Ahmet’e. Koltuğa oturduğumdan bu yana, kafamda evirip çevirdiğim düşüncelerin bir özetini sunuvermiş olduğumu farketmiyorum. O da anlamıyor zaten! Belki de bu şekilde, Ahmet’le konuşarak, kendime düşüncelerimin bir özetini çıkarmışımdır, ne değişir? Ha Ali Mehmet ha Mehmet Ali!
Oysa ki karşımdaki Ahmet’ti, ne Mehmet ne de Ali.. Bu sözlerimin üstüne, yanındaki yolcunun hiç konuşmayacak olmasından oldukça rahatsız olacağını ve konuşmasına karşılık verdiğim için de bir o kadar sevindiğini belli eden bir acelecilikle atlayıverdi. Sibirya suskunluğunu, aylardır doğru düzgün kimselerle konuşamamanın acısını, yolculuk boyunca sürecek konuşmasıyla kusacağını, daha o ilk anda anladım. Burada okuyucu merak etmesin; ben çektim, aynı eziyeti okuyucunun çekmesini istemem. Ahmet’in konuşma menziline bir kez girmiştim, geri dönüş yakışmaz dedim kendime… Bırak konuşsun çocuk! Sibirya suskunluğunu kussun üstüme… Ne de olsa hemşehri sayılırız…
Doğrusu, şimdiye kadar Sibirya’ya en yakın olduğum yer, Rusların Antalyası sayılacak kadar bize yakın olan Karadeniz’in kuzey kıyıları olduğu için, susup, Sibirya hakkındaki cahilliğimi giderme fırsatını değerlendirmeyi; ayağıma kadar gelmiş bu fırsatı tepmemem gerektiğini de düşünmüş olabilirim.
Zaman açısından yolu biraz uzatmayı göze alıp Ankara’da birkaç gün geçirmiş, eski arkadaşlarımı görmüştüm. Bu arada, Olgunlar sokaktaki eski kitapçılardan bir kaçına uğrayacak ve bazı kitapları arayacaktım. Özellikle, çok eskiden okuduğum Sevgi Soysal’ın kitaplarını tekrar bulmak istiyordum. Sonra da Şolohov’un kitaplarını.. Kitapların hacmi söz konusu olunca işin kolayına kaçtığımı düşünmeyin.
Şafak’ la Tante Rosa’yı eski bir kitapçıda buldum. Sahaf merakla bana baktı ve şöyle bir süzdü. Adamın kendisi de eskiceydi, kitaplar gibi. Yaşlı ve eski bir kitapçı… Belli ki yıllardır o sokaktaydı .. Yaşamının geri kalanının, o sokakla ilgili bir yerlerden akıp gideceği öylesine belliydi ki.
“Sevgi Soysal’ın ilk kocası tanınmış bir edebiyatçıdır” bilir misin?
Kısık bir sesle soru soran adamı aradım. Oysa konuşan karşımdaki kitapçıdan başkası değildi. Silik ve belirsiz duruyordu. Aslında görülmemek farkedilmemek için kendini silmiş bile olabilirdi. Galiba eski kitaplara benzemişti. Bunu istemiş olmalı… O bir sahaftı işte…
Bilmiyordum. Ben onun, iyi ve yeterince meşhur bir yazar olmasına rağmen, ikinci kocası olan anayasa profösörü Mümtaz Soysal’ın soyadı ile ünlenmesini de anlayamamıştım ki zaten?
Ahmet, Sibirya’daki yalnızlığını anlatmaya devam ediyor. Şimdi neden bilinmez, yan koltukta oturan umursuz kadının, nasıl olur da bu kadar sevimli ve ağır duygulu olduğunu anlayamadığım küçük kızını, Sevgi Soysal’ın çocukluğuna benzetmeye başlıyorum. Oysa ki Sevgi Soysal’ın çocukluğuna ait bir fotoğraf bile görmemiştim. Annesi, bir otobüs bileti ve öteki küçük kadreşi ile koltuğun üstünde yolculuk yaparken O, koltuğun dibinde büzülmüş, öyle oturuyor. Başını hiç kaldırmadan.. Yan koltukta oturan diğer kadın yeterince rahatsızdı ama şimdiye kadar bir kez bile şikayet etmemişti durumdan. Belli ki annenin iki bilet almak istememesinden kaynaklanmıştı her şey. Kız çocuğu annesinin bacaklarının dibinde, koltuğun altında, başını belki bir belki iki kez kaldırarak bitirecekti yolculuğu. Oğlan daha küçük olduğundan ve ablasının utancını paylaşmadığından bütün bir yolculuk boyunca haylazlık yaptı. Kızın mahcubiyeti, ağırlığı, biraz olsun annesinde olsaydı ya! Belki o zaman bir bilet daha alırdı da çocuğu bu zor duruma düşürmezdi.
Eski bilgilerin, şimdiki zamana yabancılığına karşın, hala süren bir hakimiyetleri vardır. Yeni, köksüz duruşuyla ilk sert rüzgarda yıkıldığında, hep geride kalan köklerden filizlenir durur. Sahaf, haykırmak ister gibi sessiz, silik ve acımasız konuştu.
“İlk kocasından özürlü bir çocuğu var ve Bolluca bakım evinde yaşıyor”
Eski kitapçı konuşmasına, bildiği bütün eski bilgileri yavaşça dökerek devam etti. Bohçasını gönüllü açmıştı işte. Bu bilgiler, soğuk bir havada demli bir bardak çayı ellerinizin arasına sıkıştırmak isteği gibi, ama biraz da yakarak çalınıyordu kulağıma. Ellerimi yaktığını sonradan farkedeceğim türden… Bu davetsiz bilgiler hafızamın dibine döküldükçe, kimbilir ne türden karışıklıklar yaratıyordu?
Benim bir yerlerde içim kanadı ama neden bilemedim. Sadece hissettim.
Mümtaz’ın soyadını kullanmadan önce Sevgi’nin soyadı Sabuncu’ydu. Mümtaz’ın eski asistanının, yani Yavuz’un soyadı da Sabuncu… Şimdi bile doğrulamak gereği duymadığım ve doğru olup olmadığını bilmediğim bir acelecilikle, Yavuz Sabuncu’nun Sevgi’nin kardeşi olabileceği fikrine ulaşmıştım işte! Ulaşmak değil de inanmak desem daha doğru olur. Yavuz Sabuncu.. Şimdi anayasa profesörü.. İnsan düşünmeye başlayınca, eski bir kitapçının edebiyat muhaberatının nasıl da siyasete tahville komplo teorilerine zemin oluşturabileceğini hayretle görebiliyor. İnanmam için ne kadar çok kanıt yaratıyordu beynim… Talat’la Serdar, Rauf Denktaş’a karşı AB’ci ve İngiliz eksenli bir politikayı canhıraş savunuyorlardı ya! İnanmak için yetmez mi? Rauf’la Mümtaz ise yıllardır aynı davaya baş koymuşlardı ve şimdi çözümsüzlüğün politikacıları olarak adlandırılıyorlardı … Al sana bir başka kanıt daha! Denktaşlar’ın durumu taşra politikacılarına benzetilemez de değildi hani! Bir kanadı CHP’de diğer kanadı Demokrat Parti’de olan… Sevgi’nin akrabası olması muhtemel Yavuz asistan, “ablasının” peşi sıra Mümtaz’ı terk etmiş sayılırdı. Sevgi Soysal eceliyle ölmüştü ama, ecel dediğin şey de dünyevi olaylar zincirinin son halkası değil midir? Eğer öyleyse neden olmasın? Farklı bir yoldan, farklı gerekçelerle de olsa olanlar, böyle de yorumlanabilirdi. Yavuz Sabuncu, Talat ile Serdar’a danışmanlığa başlamış, yeni bir anayasa taslağı hazırlamış, eski hocası Mümtaz ise Rauf’la birlikte omuz omuza mukavemetlerini sürdürüyorlardı. Ne aile ama, biri 27 Mayıs 1961’in Anayasası’nı hazırlıyor, diğeri de artık bilmem kaçıncı Türk devleti olup, kendini feshetmek yoluyla muassır medeniyete erişmenin anayasasını..
Bu saçmalıkları kovmalıyım kafamdan! Bunlar, sayfaları hızla çeviren eski bir kitapçının havaya yaydığı toz bulutlarından başka bir şey olamaz.. Sağlıksız düşünceler… Peki Bolluca çocuk evindeki çocuk? O ne kadar büyümüştür? Boşver onu.. boşver… uyumaya çalış.
Ahmet, Sibirya’da donmuş mevsimler başlamadan önceki birkaç ay içinde bütün temellerin bitirilmesi ve duvarların örülmesi gerektiğini söylüyor. Hayran olmuş Ruslara! Yunanlı hayranı Trabzonlular, Rum meraklısı Kıbrıslı Türkler’den sonra, bir de ve şimdilik sadece bir kişi olmakla birlikte Rus hayranı bir Ahmet’imiz olmuş işte.. İnsan galiba gerçekten doyduğu yere vatanım diyor! Yine hiç araştırmadan iddia ediyorum, bu deyişin sadece Türkler’e ait olması mümkün değil. Araştırılsa, bütün dillerde benzer bir deyiş vardır. Buna da inanıyorum…
Kız çocuğu başını kaldırıp, garip bir endişe ile bakıyor bana. O mu bana acıyor ben mi ona, şüpheye düşüyorum. Garip bir büyüklük ve olgunukla karmaşık düşüncelerimi sezinlediğini düşünüyorum. Mümkün değil ama düşünüyorum işte!
Hayret ki hayret, ne düşündüğümü nasıl bilebilir? Eğer öyleyse, kafası bir hayli karışmış olmalı… Koltuğun dibindeki hali, ‘Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu çağrıştırıyor bana.
Ben, küçük kız çocuğunu Sibirya telaşı geçmemiş Ahmet’le benim arama alıp biraz daha rahat bir yolculuk geçirmesini sağlayabilir miyim diye düşünüyorum. Annesinin kabul edeceği kesin, ama kız? Ön koltukta oturan orta yaş üstü iki kadın, yolculuğun başından beri, hemen herkesin duyacağı kadar yüksek sesle kızın annesini çekiştirmeye devam ediyorlar. Kızcağız, biraz da bu yüzden kafasını kaldırmıyor. Sonra mola için durduğumuzda anne, bir dolu harcama yapıyor ve oğlanla kendisi epeyce iştahlı yemek yiyorlar. Kız çocuğu hiçbir şey yemeden yanlarında duruyor. Önlerinden geçerken kara gözlerini kaldırmış bana bakıyor. Bir şey söylemek istiyor ama ben, “Sevgi Soysal’ın gözleri ne renkti acaba” diye düşündüğümden, bu bakışların ne demek istediğini anlayamıyorum.
Öndeki orta yaş üstü şirret kadınları dinlerken, Osmanlı padişahlarından birinin şişman kadınlara olan düşkünlüğüyle ilgili bir hikaye geliyor aklıma. Padişah, “Memalik-i Osmanlı’nın en şişman kadınını getirin bana” diye emir buyurur. Kadını bulurlar ve padişah, kadınla uzun yıllar öyle mutlu yaşar ki, sonunda emekli ettiği kadına Kıbrıs adasını bağışlar. Fakat benim bu öndeki kadınlara daha fazla keyif bağışlamaya niyetim olmadığından, biraz da kibar olmayan bir şekilde seslerini kesmelerini “rica ediyorum”. Kızın annesinin zaten onların söylediği hiçbir sözü duymaya niyeti yok! Ama her söz, kıza öyle bir dokunuyordu ki.. Kafasını kaldırmamasının belki de en önemli nedeni, bu şirret kadınlar.
Kız, bir kez daha bakıyor bana. Ben utanıyorum, gözlerimi kaçırıyorum.. Ahmet bu arada Moskova metrosunu anlatıyor. Sibirya’dan ne zaman aşağılara indiğini kaçırmışım, metroya kadar gelmiş! Dinlemeye başlıyorum Ahmet’i.. Kızdan utandığım için mi, Moskova metrosunun ihtişamı ve hikayesi beni çektiği için mi, yine tam olarak bilemiyorum. Öndeki kadınlar her hallerinden belli ki beni kaba buldular ve sinirliler. Ahmet gerçekten onu dinlediğim için mutlu ve daha bir istekli anlatıyor. Kız çocuğu koltuğa gömüldükçe ben Moskova metrosunda koybolmak istiyorum.
Ahmet beni uyandırdığında Moskova metrosunda tablolorı seyre dalmıştım. Otobüs çoktan durmuş. Yolcuların yarısı Samsun terminaline inmiş, valizlerini, yüklerini bulmaya çalışıyorlar. Oysa ki, Moskova metrosunda Lenin resimlerinin yanına Sevgi Soysal’ın resmini çizmişlerdi. İkisi yanyana öyle güzel duruyordu ki… Sanki biraz daha uyuyabilsem, siyah iri gözlü kız çocuğunun ne demek istediğini anlayabileceğim. Bu yüzden isteksizce uyanıyorum.
Ahmet buradan öteye Trabzon’a devam edecek. İnip sırt çantamı almak için bagaja yaklaşıyorum. Çantamı almak için eğildiğimde, siyah gözlü kız paltomu çekiştiriyor. Dönüp bakıyorum. O da bana.. Öyle kalıyoruz. Annesi bakıyor. Şirret kadınlar da. Ahmet camda en az Sibirya’daki gibi şaşkın … Bir tek yanlarında oturan sarışın genç kadın, kız çocuğu ve ben anlıyoruz ne olduğunu. Ben yine de şaşkınım. Kara gözlü kız çocuğu sıcak bir öpücük konduruyor yanağıma.
Gidip Moskova metrosuna bu kızın resmini yapmak geliyor içimden.
Yola çıktığımda soğuk ve karlı bir kış günüydü.
Çantamda bir elma olmasını öyle istiyorum ki şimdi!
Bir de Bolluca çocuk evinde, artık büyüdüğü kesin olan o çocuk düşüyor aklıma …
Elma seviyor mudur ki…














harika olmuş
Ne demeli bilmemki!..
Şair demiş en güzelini…
Belki bu güzel anlatının da üstüne gider:
‘… Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım…’
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU