ara
‘Dondurma sapı’ ve ‘statü’
– ANDAÇ ÇELİK -

Göğe doğru genişlemeye başlayan şehirlerin, sahte kalabalıkları arasında kaldırımlara sıkışmış çocuklara rastlamak pek de zor görünmüyor. Ne seslerden kaçabiliyorlar ne de her sokakta sıklıkla oynanan -salonlardan alıştığımız üzre- seyircisiz ve mütemadiyen herkesin bir role sahip olduğu tiyatro oyunlarından. Bütün bunların arasında sıkışmış ve olabildiğince kısıtlayarak hareket kabiliyetlerini, tiyatro oyunlarından bağımsız yaratıyorlar çocukça oyunlarını. Bir komşuyu rahatsız etmek, bir arabanın altında bırakmak kaygısıyla bedenlerini ve hiç farkında olmadıkları yakın gelecekte çıkar gözetmeksizin hiç bir oyun oynayamayacakları düşüncesinden uzak devam ediyorlar oyunlarına, ben yazımı yazarken…
Bizim de ‘dombiliç’ lerimiz, ‘toplu saklambaç’ larımız, ‘zaldır zumba’ larımız -biraz da şiddet içeren- , ‘gondik’ lerimiz ve daha nicesini bildiklerimiz vardı diye devam etmeyeceğim. Evet, her yerde olduğu gibi burada da oynuyor çocuklar umarsız…
Bütün bunları anlatmamı istercesine karşıma çıktı ‘dondurma sapı’. Öyle bildiğimiz kara kuru çubuklardan da değil; renkli, şekilli, biraz da cicili bicili. Ama ne bir ‘enek’ kadar devingen ne de tuğla parçacıkları kadar doğanın bir parçası. Çocukların kaldırımın kenarına dizilip ellerindeki nesneyi duvara en yakın atmaya çalıştıkları bir oyunda karşılaştım ‘dondurma sapı’yla ve bu oyundaki o ‘nesne’ ydi tam da. Attıktan sonra ‘çıt’ diye yere düşüp hareketsiz kalabilen bir oyuncaktı bu. Buradaki çocukların oynamak zorunda kaldıkları cinsten, doğallıktan uzak ‘vahşi’ yaşama elverişli. Sessiz, bir o kadar hareketsiz…
Yapmayacağım desem de yaptım. Çocukluğumla karşılaştırdım. Bomboş inşaatların bizim olduğunu orda yaşayacak insanları aklımıza bile getirmeden onları nasıl hoyratça kullandığımızı hatırladım. Sali(h) dayının arsasını, çamlıktaki ‘birdirbir’ leri hatırladım. Ardından bize dar gelen alanları sorguladım…
Yanılmıyorsam minyatür kale futbolun kurallarını ve bu kuralların tarihsel gelişimini anlatan bir kitap yayınlanmıştı. Hepimizin bildiği belki de bazılarımızın mucidi olduğu kuralları anlatan bir kitap. Köşedeki su birikintileri yüzünden ‘üç korner bi penaltı’ lar, elektrik direklerinin yardımıyla sahanın kenarına yapışan kaleler ve nicesi… Gözümün önünde ise bu kuralların bile yardımcı olamadığı, onlara minyatür kale oynatamadığı çocuklar…
Daha kötüsünü de gördüm. Bu çocuklardan birinin ‘dondurma sapı’ için ağladığını gördüm. Bu kez tüketim kültürünün bir parçası olarak karşıma çıktı ‘dondurma sapı’. Evet, bu değişmemişti. Onlar da ‘mızıkçılık’ yapıyor onlar da kavga ediyorlardı. Ama gecikmedi bir komşu teyze uyarısının gelmesi bağırışlarına. “Ağlama” dedi annesi çocuğa ve bahsettiğim o kara kuru çubuklardan getirdi. “Hayır” dedi çocuk “Bunlarla oynanmıyor ki!”. Teselliye başladı anne: “Utanmıyor musun? Bi sap için ağlanır mı? Yazık değil mi gözyaşlarına!”
Ah annesi bilmiyorsun ki o sadece bir sapa ağlamıyor. Bilmiyorsun ki o bir ‘nesne’ değil bir ‘değer’. Bilmiyorsun ki yarın bir dondurma sapına daha fazla sahip olarak oyuna girmek daha kolay olacak. Bilmiyorsun ki o kendine oyun alanı, yaşam alanı yaratmaya çalışıyor. Bilmiyorsun ki o ‘sap’ lar bir araya gelince bir ‘statü’ oluşturuyor. Ve yine bilmiyorsun ki artık ‘statü’ denince akla ‘kaybedilmek istenmeyen şey’ geliyor. O da kaybetmek istemiyor…
Yıllarca ‘o’nu kaybetme korkusuyla büyümüştür belki. Belki de ‘o’nun uğruna her şeyden vazgeçildiğini ama ‘o’ndan vazgeçilmediğini hissetmiştir çocuk başına. Hatta Fransız İhtilali’nden bu yana toplumsal çelişkilerin bile bu kaygıyla açıklandığı, varoluşlarını ‘o’nu korumakla anlamlandıran insanların yaşadığı bir dünyada haklıdır belki de…
Ne dersin annesi; bu çocukların oyunlarını da mı biz kirlettik?
“Bilmem. Belki de…”
HAZİRAN – 2007














Hoş bir anlatım çok beğendim.yazılarınıza nerden ulaşabilirim?
çok güzel