ara
“Alaçam’da tarihi bir gezinti”
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!

ZÜHTÜ SOMÇAĞ
22 Haziran 1925 yılında Alaçam’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra 1937 yılında Samsun’a geldim. Görüldüğü üzere yaşlı bir Alaçam’lıyım. Değerli hemşehrilerim, bunu dikkate alarak büyük bir özveri ile çıkarmakta oldukları yerel dergileri için benden anılarımı yazmamı istediler. Ne varki yıllardan beri bir mektup yazmamışımdır, ne denli başarılı olacağım beni endişelendirmektedir. Şimdiden hata ve yanlışlarımdan dolayı bağışlanmamı rica ederim.
Alaçam dışındaki yaşamımın altmış yılı İstanbul’da devam etmektedir. Ancak kasabamın özlemini her zaman yüreğimde taşımışımdır. Okul tatillerinde biraraya geldiğim arkadaşlarımdan Ruhi Sönmez, Burhan Yiğit, Kudret İçel, Orhan Kitaplı ve diğerleri ile geçirdiğim coşkulu günlerin yerini ise hüzün almaktadır. Çoğu Rahmeti Rahmana kavuşmuş, ruhları şadolsun.
Alaçam 1 Eylül 1940’da ilçe olmuştur. Bu yıla kadar Bafra ilçesine bağlı bir nahiye konumunda idi. Bu ne demekti? Seçimle gelen bir Belediye Reisi ile devleti temsil eden bir Nahiye Müdürü, bir de uzatmalı çavuş komutasında jandarma karakolu dışında her şeyiyle kasabamız Bafra’ya bağlı idi. Bana göre, ilçe olmak suretiyle adeta kamusal özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu uğurda yılmadan büyük bir azimle çalışan değerli hemşehrilerimizi minnet ve rahmetle anmayı bir borç bilirim.
Alaçam, ilçe olana kadar Alaçam’da üç Nahiye Müdürü’nü hatırlıyorum. Atıf, Mehmet Ali, Ahmet Akdağ beyler. Mehmet Ali Bey’in baldızı ünlü Zeliha Hanım öğretmen ise birçok hemşehrimde emeği olan kişidir. Kasabada söylemeyi unuttuğum bir de P.T.T. Müdürlüğü vardı. Eski meydandaki Hükümet binasının yanındaydı. Bundan başka kasabanın en büyük gelir kaynağı olan tütün alım satımını sonuçlandıran REJİ İDARESİ vardı. Bu kuruluş aslında yabancılarındı, şöyle ki; Osmanlı Devleti yabancı ülkelerden aldığı borç paralarını ödeyemez hale gelince devletin tüm gelirlerine el koymak suretiyle bu ülkeler DÜYUN-U UMUMİYE adı ile kurdukları teşkilat aracılığı ile alacaklarını tahsil eder olmuşlardı. T.C. Devleti bütün bu kapütülasyon kuruluşlarını millileştirmişti. Ekonomik bağımsızlığına kavuşan devletimiz, tam bağımsızlığını elde etmiş oldu. Reji idaresi son bulmuş ve İNHİSARLAR, bilahere de TEKEL adını almıştır.
Alaçam, Pontus Rumlarının sayıca hakim olduğu bir kasabadır. 1924 Lozan Antlaşması ile Rumlar Yunanistan’daki soydaşlarımızla mubadeleye tabi tutulmuştur. Çeşme, Çömlekçi, Karşıyaka, Pergelli mahallelerine yerleşmişlerdir. Benim doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Çeşme mahallesindeki arkadaşlarımı ve o saygılı sevecen komşularımı unutmam mümkün değildir. Nitekim kasabaya her geldiğimde bu komşularımı ziyaret ederek onları sevindirmeyi görev addetmişimdir. Onlarda birer birer dünyamızdan göçüp gitmişlerdir, Ruhları şad olsun. Ama artık mahallemi dolaşmayı bırakmak zorunda kaldım. Terkedilmiş binaları görmek beni ziyadesiyle hüzünlendirmektedir. Merhum babamı 1936 yılında kaybettiğimizde bu vefalı komşularımızın ebedi istirahatgâhına tevdiine ve ondan sonraki günlerdeki soylu hizmetlerini daima takdirimle yad etmek benim için bir borç olmuştur.
Alaçam’da Rumların zamanında birkaç doktor ve eczane varmış. 1930’lu yıllarda benim hatırladığım ise Dr. Fevzi Bey’di, bu zat çok kiloluydu. Bize komşu oturduğu evin önünden geçerken horultusunu duyardık. Çok zarif bir eşi vardı. Bu horultuya nasıl dayanırdı varın siz düşünün. Bir de İhsan adında oğulları vardı.
Yıllar sonra doktorsuz kasabamıza hükümet tabibi olarak Dr. Esat Minkari geldi. Eczanesi olmayan kasabada bir de ecza dolabı açtı. Çok nazik ve de çok bonkör bir insandı. Çoğu zaman para almadığı yoksul hastalarına parasız ilaç da verirdi. O yıllarda Alaçam’dan İstanbul’a gelen hastalar, profesörlere Alaçam’dan geldiklerini söyleyince “Dr. Esat seni görmedi mi” diye sorup, “gördü” cevabını alınca “niye buralara geldin” diye çıkışırlardı. Teşhislerinde hiç yanılmazdı diyebilirim. Haydarpaşa Hastanesi’nin röntgen şefi olarak aramızdan ayrıldı, rahmeti bol olsun.
1949 Kasım sonunda askerlikten terhis olunca Alaçam’a geldiğimde Samsun memleket hastanesinden ayrılıp Alaçam’da eczane açan Kenan Sucuoğlu ile karşılaştım, artık bizim de eczanemiz vardı. Şimdiki nesil bunları okuyunca nereden nereye geldiğimizi düşünseler yeridir.
Kasabanın refah düzeyi, bütün ülkede olduğu gibi düşüktü. Ne varki insanlar daha huzurlu ve de dayanışma içindeydiler. Zenginle dar gelirli arasında büyük servet farkı olmadığı gibi yaşam farklılığı da pek yoktu.
Hacı Salih’in, Fıstıkçının Abbas’ın bir de köprü başına giderken Kadir’in kahvelerine ilaveten Kurunun Ahmet’in kahvesi vardı. Bu kahvenin mülkü, üstündeki oteliyle Hacı Dursun Efendi’nindi. Hacı Salih’in kahvesinin üstü de az yataklı bir oteldi. İşletmecisi Mustafa Kıyıcı idi. Geyikkoşan’da merhum Mustafa Aykaç tarafından yaptırılan belediye oteli bir ölçüde bu boşluğu doldurmaktadır. Zenginiyle yoksuluyla bu kahvehanelerde yaşamlarını sürdürürlerdi. Tabii her küçük yerleşim yerinde olduğu gibi Alaçam’da da dedikodular yapılırdı.
Bana göre, Karadeniz bölgesi insanları diğer bölgelerden farklılık arzeder. Sevecen, sıcakkanlı ve de medeniyete açıktır. Çünkü kıtalar arası ulaşım deniz yoluyla yapıldığından medeniyet sahillerde önceliklidir.
Alaçam, merhum pederimin Belediye Reisliği zamanında toprak yolları arnavut kaldırımına dönüşmüştür. Bildiğim kadarıyla kasabanın en eski ve yaygın ailesi Karalardır -ki bugün Anakök soyadıyla anılmaktadırlar. Hemen aklıma gelenler; Kitaplı, Baripoğlu, İbrahim Baykan, Fazıl Efendi (İçel), Abdullah Efendi (Somçağ), Akan, Şahin Ali (Birer), Aratlar, Turnaoğlu, Şükrü Tolun. Kasaba halkı ile dışardan gelenler bütünleşmişlerdir.
Şükrü Tolun ikinci meşruti ilanı sırasında İstanbul İdadisi (Lise) öğrencisidir. Yaşayan tarihti ve sohbetlerine doyum olmazdı. Şükrü amca, varlıklı Tahir Ağa’nın oğlu olmasına rağmen 1929-1930 bütün dünya ile ülkemizi de etkisi altına alan ekonomik buhran sonucu kayıplara uğramıştır. Nitekim Şükrü Tolun, Hacimet Atacan, Şahin Ali Birer, Atlı Gümrük Sahil Muhafızlığına girmişlerdir. Sanırım Gerze-Alaçam sahili görev alanlarıydı. Bu zevat, bilahere kasabaya dönmüşlerdir. Şeyh Hocanın oğlu Tahsin Tan gümrükte kalarak oradan emekli olmuştur. Bence bu kişiler kasabanın ilk kamu görevlileridir. Bunlara ilave Öğretmen Hüseyin Duralı, Fevzi ve Nail Geveci kardeşleri sayabiliriz. Askeri Okullarda öğretmenlik yapan Hadi Anakök, Hafız Tayyar Anakök’ ü ekleyebiliriz.. Yanılmış olabilirim, bağışlanmamı dilerim.
Daha sonra, kasabamızda bir ortaokulun açılmasıyla hemşehrilerim okuyarak ülkenin dört bir yanına dağılmışlardır, bunu görmenin mutluluğu içindeyim.
Babamın memur olması ve de memurların genellikle Çeşme mahallesinde oturmaları nedeniyle kendileriyle çok yakın komşuluk içinde olurduk. Kiraya evlerini verenler Yusuf Civelek, Salih Pehlivan, Mustafa Sönmez, Hasan Arat v.s.
SOSYAL YAŞAM
Erkeklerin kahvehanelerde sürdürdükleri yaşama karşılık hanımlar gündüz ve gecelerde kendi aralarındaki komşuluk ziyaretleriyle yaşamlarını sürdürürlerdi. Her şeyde tasarrufa uymak zorunluluğu vardı. Elektrik yoktu, aydınlanma gaz lambaları ile yapılırdı. Lambalar tombul fitilli, ismi üstünde idare lambasıyla başlayarak beş, yedi ve ondört numaralı lambalar yerini alırdı. İdare lambasından sonra en çok beş numaralı lamba kullanılırdı ki, bu beş mum ışığına tekabül ederdi. İşte gece oturmalarında hanımlar beş numara lamba ışığı altında dantel işlerini yaparlardı, böylesine yetersiz ışık altında tatlı sohbetlerini de sürdürürlerdi. Bu sohbetlerin en aranan kişisi, masallarıyla ünlü Güzel Teyze idi. Bilahare buna arabacı Rıfat Efendi’nin eşi Pembe Hanım dahil olmuştur. Rıfat Efendinin atlı arabası tenteli olup içine atılan rahat minderlerle rahat bir yolculuğu temin ederlerdi. Gece oturmalarında kahve içilirdi, çay pek yer almazdı. Tabii bu arada yüzük oyunu da oynanırdı. Uzun kış gecelerinde tel tel helva çekilirdi. Maliyeti düşürmek için dut pekmezi de kullanılırdı.
Dedik ya herşeyde ekonomik olmak kaygısı önde gelirdi. Ama yoksulluktan, açlık sınırından bahsedilmezdi. Güvenli ve de huzurluydu.
Erkeklerin gezintisi köprübaşına veya geyikkoşan istikametine idi. Genellikle Geyikkoşan’a denize gidilirdi. Hanımlarsa genellikle Perşembe günleri Geyikkoşan’a inerlerdi. Ağaçların altına minderler hasırlar serilir, etler, börekler, zeytinyağlı dolmalar büyük bir iştah ve hazla yenirdi. Anlayacağınız sosyal yaşamın vazgeçilmez renkli, coşkulu bir parçasıydı. Az olmakla beraber denize girmek isteyen hanımlar yabancı gözlerden uzak olmak kaygusu ile pek rahat olamazlardı. Bugün bunların hepsi mazide kalmıştır.
Halkın toplu eğlencesi, düğünlerdi. Gelin, damat evine gelince duvak günü yapılırdı. Getirdiği çeyiz oda duvarlarını süsler, yeni gelin ayakta sessizce dururdu. Gelenlerin ellerini öperdi. Öğretmen Hüseyin Duralı çok yakın komşumuzdu. Halide abla ile evlenince bu merasimi yakinen görmüş ve yaşamışımdır. Artık bunlar geride kalmıştır.
Bir de okul müsamereleri yapılırdı, okula bile başlamamıştım. Hafızamda kalan, sahnede merhum Mehmet Canbaz ağabeyimin “Atlılar, atlılar, kızıl atlılar, atları kızıl kanatlılar” diye okuduğu bir şiirdi. Yıllar sonra bu dizelerin ünlü ozanımız Nazım Hikmet’e ait olduğunu öğrenecektim. İleri yıllarda Halk evleri’yle tiyatro oyunlarının sergilenmesi başlı başına büyük önem kazanmıştı. Her türlü görsel sanattan mahrum kasabamızda gerek okul müsamereleri, gerek Halkevi müsamere kolunun sergilediği oyunlar büyük ilgi ve coşkuya vesile olurdu. Ama ne var ki kadınlar ve erkek için ayrı günlerde sergilenirdi. Merkez ilkokulunda oynayacağımız oyunun açılışında yaptığım bir konuşma ile bu durum son bulmuştur. Önceleri kadınlar salonun bir bölümünde erkeklerle aynı hizada yer aldılar. Çok kısa zamanda bu da son bulmuştur. Halkevleri toplumumuzda çağdaş yaşamın alemdarı olmuştur. İleride inşallah daha detaylı bilgiler vereceğim. Halkevinin temsilleri Yakakent’te olduğu gibi Bafra’da da sergilenirdi. Nitekim Halkevleri’ nin kuruluş günü olan 21 Şubat günü merhum Ahmet ağabeyim ve merhum Reşat İçel ağabeylerimizin başkanlığında Bafra’da Kızılırmak İlkokulunun salonunda bir dram ve bir de komedi oynadık, çok alkışlandık. Bu değerli ağabeylerimizin biri Halkevi, biri de Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanı idiler. Gece Alaçam’a şoför Şaban’ın kaptıkaçtısı ile dönmekte iken Sarılık köprüsünde aracın fren balatasının yanması sonucu, kar ve soğuğa rağmen yürüyerek evlerimize ulaşabildik. Serde gençlik vardı, yolu şarkı ve türkülerle bitirdik. Aslında kasabamız yeniliğe açıktı. Ortaokulun açılışı kasabamızı dünyaya açmıştır. Ben dahil ilkokulu müteakip öğrenimine devam edebilenlerin sayısı elin parmaklarını geçmezdi. Ülkenin dört bir yanına dağılan her meslekten hemşehrilerimi görmenin bahtiyarlığı ve de gururu içindeyim.
Geyikkoşan müstesna bir mesire yeri olması yanında hıdırelleze de hizmet verirdi. O gün köylerden bilhassa komşu ilçemiz Gerze’den motorlarla gelenleri unutamam. Eh bu arada delikanlıların ve de genç kızların birbirlerine bakışları izlenmeye değerdi. Biz Halkevi gençleri olarak girişte kişi başına aldığımız beşer kuruşun heyecanını yaşardık. Güreş yapılırdı, yumurtalar vuruşturulurdu, ufak tefek şeyler de satılırdı.
Halkevi ve Cumhuriyet Halk Partisi bugünkü Belediye binasının yerinde taş mektep diye de anılan binada idi, altı da karakoldu. Hükümet Konağının yanmasından sonra da faaliyetini sürdürüyordu. Ben ilkokula bu binada başladım. Şimdiki parkın karşısında kız mektebi diye anılan mektepte dördüncü sınıfı okuyarak, şimdiki Merkez İlkokulunda da beşinci sınıfı okuyarak bu okulun ilk mezunlarından oldum. Büyük sevince vesile olan bu yeni okulun yerinde Kilise vardı, bizim oyun yerimizdi. Sivritepe’nin sol eteğinde yıkıntı halini hatırladığım bir kilise vardı. Bu semtler Rumların meskun olduğu semtlerdi. İlkokulu bitirişimiz vesilesiyle ‘Aynoroz Kadısı’ adlı bir komedi oyununu sahneledik, ben Kadı rolündeydim. İlkokulu bitirmiş olmanın yanında başarılı oyunculuğum da eklenince merhum ağabeylerimiz Nadir Akan olmak üzere coşkuyla kutlanmak suretiyle büyükler sınıfına dahil olmuştum.
HALKEVİ GÜNLERİ
Türk halkının sosyal ve kültür yaşamında, eğitiminde Halkevi ve ocaklarının payı çok büyüktür. Ne yazık ki bu aydınlanma yuvaları kapatılmak suretiyle karartılmıştır. O güzelim kütüphanesi yok olmuştur. 1949 yılı Kasım ayı başında askerlikten terhisimi takiben Alaçam’a geldiğimde tüm zamanımı burada geçiriyordum. Öğrenme ateşiyle yanan hemşehrilerim beni kuşatmıştı. Bunların başında gelen Fuat Anakök, dışardan sınavlarını vererek Liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni parlak bir başarıyla bitirerek ünlü bir ceza avukatı olmuştu, maalesef genç yaşta yitirdik.
Yargıtay’daki bir arkadaşımı Ankara’da ziyarete gittiğimde hemşehrim “Fuat Anakök’le ne kadar övünsen yeridir” demesi hala kulaklarımdadır. Keza İlkokul öğretmeni olan Ahmet Fazıl Aksoy’un İstanbul Hukuku bitirmesini de takdirle anmak isterim. O şimdilerde doğuştan yeteneği olan resim merakını geliştirerek ressamlığını sürdürmektedir. Sergilerini heyecan ve takdir duygularımla izlemekteyim.
Fuat Anakök Hukuk’a kayıt olmak üzere bana geldiğinde “beni sen yönlendirdin Halkevi birlikteliğimizde” diyerek boynuma sarılarak gözlerimi yaşarttı. Bu konuya başlarken söylediklerimin canlı misalidir bunlar. Radyomuz, gazetelerimiz, dergilerimiz adeta soğuk kış gecelerimizi ısıtırdı. Çünkü genç arkadaşlarım beni Halkevi başkanı yapmışlardı. Partide dolayısıyla Halkevinde bizlere hizmet veren Etem Çavuş’un oğlu Şevki ile Şahin Kaba’yı şükranla anmak isterim. Kasabada Halkevi ve kahvehanelerden başka, sohbet yerlerinin başında Sabri Akan amcanın dükkanının önünde toplanmamız, diğer taraftan terzi Şükrü Selçuk, Mehmet Özel’in terzi dükkanları başta gelirdi. Sırası gelmişken kasabada bildiğim en eski terzi Terzi Eşref, Terzi Salih, Terzi Mümiz Öz Efendilerdi. Hepside saygı duyduğumuz ağabeylerimizdi. Hem komşumuz hem babamın yakın dostu Helvacı Hafız Abdurrahman Amcanın helvacı dükkanı. Bu mesleği, efendiliği ile sevilen Reşit ağabeyimiz devam ettirmiştir.
Yukarıda sıraladığım işyerlerine İbiş Okumuş’u, Murat Civelek’i, Haşim Demir’i vs. ilave etmek isterim.
ŞOFÖRLER
Bildiğim ve tanıdığım ilk şoförler; Kemal, Cin Mehmet, Hikmet Koç, Şaban, Oruç, Lütfü Kurtul, Lütfü Kaba, Eşref Tarhan v.s.
Bu kişiler saygın insanlardı. Sonraları kasabada Avcılar Kulübü ve şehir kulübüde açılmıştır. Elektriğe kavuşan kasabamızda 1950 yıllarının başında Sönmez ailesince ilk sinema açılmış, bu sosyal yaşama renk, coşku getirmiştir. Türk toplumunda radyo, sinema, şimdilerde televizyonla uyanışta bir doping olmuştur, aydınlanmanın araçları artık devrededir. 1992 yazında Geyikkoşan’daki otelin bahçesinde Merhum Şeref Aykaç’ ın torunları için yaptığı sünnet düğünü beni öylesine duygulandırmıştı ki gözlerim sevinçten buğulanmıştı. Şeref ağabeyimin dikkatini çekmiş, sebebini sormuştu. Orkestranın eşliğinde kasabanın genç kız ve delikanlıları en modern danslarıyla, renkli giysileriyle bahçeyi süslemişlerdi. Sanki rüya alemindeydim. Müsamerelerin kadın-erkek matineleri ayrımcılığından gelerek kasabam çağı yakalamıştı.
PORTRELER
Palavrası bol Omuzdaş Mustafa, Berber Mehmet, bir hıdırellez günü tüm kasaba halkı Geyikkoşan’a akarken bu iki kafadar boşalan kasabayı korumak için Geyikkoşan’a gitmezler. Şimdi kimseye zararı dokunmayan bu fedakarlığın sahiplerini nasıl rahmetle anmazsınız. Kasabanın tek tekel bayii Rizeli burma bıyıklı Ağa Mustafa. İyi yüzen, tek ayağıyla tarzan adlı atına binerek yaptığı gösterisiyle Nami Akan’ı nasıl unuturuz. Bir de okula öğretmen olarak gelen genç Cihan öğretmene duyduğu hayranlığını “CİHAN YANDI” sözleriyle dile getirirdi.
Maharetiyle kırık-çıkıkları onaran Eskici karısı. Çarşı camiinin hocası Hacı Mahmut Efendi, daha sonra gelen Hacı Fettah Hoca. Bir de saat tamirciliği yapan mütedeyyin Serezli Ömer Efendi. Küfür etmesi için tahrik edilen fırıncı, mert, özü sözü bir Deli Mehmet (Birben). Bunlara saka kuşu tutan ve besleyen Madara Ahmet, Berber Hamdi, Naci Akan, Emin Somçağ vs. ekleyebiliriz.
DERİN İZLER
Alaçam çayının yatağında tütün kurutma salaçları, harman yerleri vardı. Ayrıca burada voleybol da oynardı. Fakat sanırım 1934 veya 1935 Eylül’ünde görmeye alışmadığımız sağanak yağışla çay ani bir baskınla yatağını aşarak büyük bir sele dönüştü. Salaçtaki tütünleri salaçlığa çekmeye çalışan Helvacı Abdurrahman Efendinin eşi ve kızı boğularak can verdiler, acısı unutulur gibi değildir.
Tekel binasının ve Hükümet Konağının yanmaları derin izler bırakmıştır.
TERZİLER
Benim çocukluğumda hatırladığım en eski terziler, Salih ve Eşref ustalardır. Sanırım diğer ustaların da ustaları onlar olsa gerek. Kırklı yılların başlarında bu gruba Abacı Ailesi iltihak etmiştir.
KUNDURACILAR
Mehmet ve Necmi kardeşleri söyleyebilirim. Remzi, ustalarıdır. Çarıkçı Hasan Efendiyi de unutmamak lazım.
LOKANTALAR
Şişik Salim, İstanbul Lokantası, Gerzeli Şevki Usta, önce Ahmet Aykaç, sonradan Hakkı Hafızın Ahmet tarafından işletilen lokantaları hatırlatabilirim.














SAYGILI VE SEVGILI ZUHTU AMCAM YAZINI OKUDUM COK MUTLU OLDUM BU YAZILARI DIGER KUSAKLARA AKTARDIGIN ICIN SENI KUTLARIM ELLERINDEN OPERIM ALACAMLILAR DERNEGI KURUCUSU VE GENEL SEKRETERI
Değerli Zühtü Bey ,
Ben Hasan Efendi’nin Haydar Anakök’ün oğluyum.Yazınızı okudum,Çok beğendim.
Yazınızın başındaki yazmak için duyduğunuz endişenin kendinize yaptığınız bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Bu güne kadar Alaçamla ilgili okuduğum en derli toplu yazı diyebilirim.Sizi haddim olmayarak kutlarım.
Yazınızda önem arzeden müsamere nedeniyle yaptığınız konuşma ile toplumda kadın erkek birlikte gösteri izleme davranış değişikliği önemli bir noktadır. Bu değişikliği bu gün geri döndürme çabaları
sürmektedir.
Alaçam’da kültürel gelişim süreklidir. Gelenekseldir diyebiliriz. Bu gün gelişmiş ülkeler uzayın derinliklerine ulaşmak için çalışma yaparken, biz saç-baş açık mı değil mi üzerinde tartışmaktayız.Çok tersine bir gelişme olduğunu düşünüyorum.
Kubilay abi’yi resimde gördüğümde, kale arkasında top topladığımız günler aklıma geldi.
Hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.