-->

Belki bir duyan
olur diye…

2 comments

Yoğurdun, sütün, peynirin, tavuğun ve hatta hamurun ‘hazır’ı mı olur canımmm… diye geçiriyorduk aklımızdan… ‘Kapitalizm’ diye bildiğimiz o ‘vahşi’ şey henüz ilçemize uğramamıştı… ürettiklerimiz ‘meta’, çarşı hayatımız bir ‘pazar’a dönüşmemişti… bir tür “al tavuğu ver deterjanı” ya da “helva ekmeği ye yumurtayla öde” dönemi yaşıyorduk… Halkevinde bilinçlenmiş ağabeyler buna ‘feodal toplum’ diyorlardı… benim aklım o kadarına yetmiyordu… derken ilçede bir market açıldı… hikayemizde  işte böyle başladı…

- ÖZGÜR BAŞAR V. -

Sıcak bir gündü… bugün Şerafettin amcanın ve Fahmi amcanın sırt sırta vermiş kasap dükkanlarının olduğu bina yoktu… orada gazeteci Salim’in camekanlı küçük dükkanı hemen yanında adını hatırlamakta zorlandığım oğlu Hüseyin ağabeyi hayal meyal hatırlayabildiğim bir bakkal amca  vardı… belediyenin yanında Uyarlar’ın yaptığı bina da yoktu… belediyeye emanet yaslanmış bir barakacık görünümündeydi Ziraat Odası… camiyle Ziraat Odası’nın arasında mavi demirli bir park… Ziraat Bankası’nın yanındaki cami ile Aykaçlar’ın benzinliği arasında tek katlı tek sıralı dükkanlar vardı… Mustafa Arlının tuhafiye dükkanı… Uncu Oruç amca… ilk aklıma gelenler..

16-eskibelediyeBunları niye anlatıyorum… şu yüzden … uzun zaman sonra şu memleket mektuplarının şahsım üzerinde yarattığı ruh halinden de yararlanıp Alaçam’a gittim… amacım ilçemizdeki eski Rum evlerini fotoğraşamak, belgelemek ve eğer mümkün olursa ‘dünya kültür mirasının korunması’ ile ilgili uluslararası fonlardan kaynak bulabilmek için bir girişimde bulunan değerli hemşerilerime  yardımcı olabilmekti… ne kadar çok insan el atarsa o kadar kolaylaşır her şey diye düşündüm… Hem böylece işsizliğin ve yoksulluğun belini büktüğü  insanlarımız için belki de  küçük bir umut ışığı yakılmış olacaktı… o heyecanla sivri tepenin eteğindeki evimizin balkonuna çıktım önce çıplak gözle ve hatta göremeyince dürbünle, Çakaltepesi’nden başlayıp Goymat, Çeşme mahallesi ve Çömlek mahalleyi şöyle bir gözden geçirdim… ve gördüklerime inanamadım… bizim eski Rum evleri, köşkler, konaklar gitmiş, yerlerine betondan şekilsiz yeni binalar yapılmıştı… ilçemizi bir ‘kent dokusu’yla niteleyebilecek miras çoktan yok olmuş, tek tük kalan Rum evleri beton yığını içinde seçilemez olmuştu… içim acıdı… Alaçam’a gittiğimde insanların yüzlerinden bakışlarından edindiğim çaresizlik hissi ağır bir külçe gibi oturdu yerleşti içime… yalan yok, bayağı bi sinirlendim… bir iki küfür ettim sağa sola… Sonra; ‘benim sağlığımda yiyin olumm’ diyen amcamın sözleri geldi aklıma…  neden bütün iyilik  halimiz yemek ve içmek üzerine kurulu ki bizim… yani yemeye içmeye karşı bir insan değilim elbette ve hatta severim de bu işleri ama… neden her şeyimiz bunun üzerine kurulu olsun ki… neden Alaçam’a geldiğimiz ilk andan itibaren sabahın onbiri, öğlenin sıcağı ya da akşamın bilmem kaçı demeden hemen içki masasına davet ediliyoruz ki… çok mu matah bişey bu… birbirimize sunabileceğimiz tek ‘güzellik’ bu mu kaldı… ne zaman bu ‘yiyicilik’ten kurtulup üretmeye, var etmeye, daha iyisini yaratmaya, hadi onu da geçtim en azından varolanı korumaya döneceğiz yüzümüzü… bunu becerebilsek, içtiğimiz bir kadeh rakı daha bir tatlı olmaz mı?..
koruyamıyoruz işte… evlerimizi… mahallemizi… gözlerimizin önünde aşınan, eriyip giden insanlarımızı… çoktan kabullenilmiş bir yok oluş gibi… mahcup ve sessizce seyrederek… bu yok oluşun acısını hafifletmek için her gün her gece içerek… bedenimizi, beynimizi uyuşturup yattığımız bu ölüm uykusu… kendimizi bile koruyamıyoruz işte…

Sevdiğine kavuşamayınca susan insanlardan bahseder söylenceler… bir ömür konuşmayan insanlardan… ‘lal’ olur insanın dili… kör olur gözü… bir daha asla görmez, konuşmaz… kendini değil diğerlerini cezalandırır susan… taş olsan çatlarsın ‘lal’ olanın inadından… ama saygı da duyarsın… senin bildiğinden daha başka… senin algılayabildiğinden daha derin… senin hissettiğinden daha güçlü bir aşk vardır, görürsün… ‘vazgeç bu inadından artık’ da desen; her şeyi daha anlamlı kılanın, bu inadı sahiplenmek olduğunu da bilirsin…
Onu size anlatamam… aktaramam… kendi inadıyla yaşamış bir yakınım; ‘yaaa sen niye böylesin, niye diğer insanlar gibi yaşamıyosun?’ diye sorduğumda… ‘Kimse anlamasa da olur… yaşadıklarım ve inandıklarım  benim için kutsaldır ve de hep öyle kalacak’ demişti… Yaşam onları ‘inandıklarının’ uzağına taşırken üstelik…  bir köşede ‘her şeye rağmen’ yaşamaya çalışırken…  ‘biz’e dair en ufak bir umut yeşermezken toprakta… herkes kendi suyunda ıslanırken… son umutta kururken benciliğin ince uzun dallarında… ‘ben’ olmaya  dönüşemeyenlerin  hazin öyküsünü anlatır rüzgar… sevdasından ağzı dili lal olmuş inatçı bir ihtiyar yokuşu çıkar sarhoş adımlarla… gecenin sessizliğine sarılır yatar… bir yok oluşun acısını hafifletmek için… ve bilhassa  kimseler duymasın diye…
Sonra gün yine yeniden doğar…

Evet… sıcak bir gündü… Ziraat Odası’ndan Ahmet amca ve Mustafa amca bir market açmışlardı… hamurun hazırını… tavuğun, yoğurdun ambalajlısını ilk orada görmüştük… sosisle, hazır sucukla ilk orada tanışmıştık… alışverişi yapar yazdırırdık… babam maaşı alınca öderdi… kredi kartı falan yoktu… bakkalla aramıza banka girmemişti henüz… güven vardı… idare vardı… ‘babam ödeyecek Ahmet amca’ vardı… ‘canın  sağ olsun yeğenim’ vardı… ben bu marketi Alaçam’ın gelişmesi için önemli bir adım görmüştüm o zamanlar… “memleket büyüyor” diye geçirmiştim aklımdan… çocukluk işte…

16-eskievler

Reji meydanı; Tütün kokusunun kentti terketmediği zamanlarda, bu meydanda tütüncüler balya balya tütün indirirlerdi mübayaa zamanı Tekel deposunun önüne... Şimdilerde Kızlan Garajı, Avcılar kulübünün önü... Belki çocukluğumuzda top sahası...

Ama şimdi Ahmet amcanın  aramızdan ayrıldığını öğrenince, marketin raşarı arasında gezinen çocukluğuma döndüm aniden … çakır gözlerine taktığı yakın gözlükleriyle kasanın başında bişeyler yazarken gördüm sanki onu… açık sözlü dobra bir Çerkez… sözünü esirgemez… içten… dolayımsız… bizim insanımız…

Ahh şu bizim bir gözlük kadar insana yakın olamayışımız… bir cam kadar canlarımızı kollayamamamız… ne de çoktuk oysa… ne kadar da çocuktuk… üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü bu adaletsiz dünyada…  üç doğru olup, yan yana durup bir yanlışın belini kıramadık… dağıldık kristal bir vazo gibi asfalta düşünce… ‘bizim’ olan sokaklar, mahalleler birer birer kayboldu… birer birer kayboldu insanlarımız… kendinin uzağına taşındı… aramız açıldı… sonra biz kendi sokağımızda bile kaybolur olduk… oysa ne kadar da çoktuk… ne kadar da çocuktuk… bir bisikletin direksiyonunda sallanan market poşetleri gibi dolu dolu… iç içe ve kardeşçe…

koruyamıyoruz işte… evlerimizi… mahallemizi… kendimizi bile koruyamıyoruz işte…

‘zaman insanı tanınmaz hallere sokar’ diyordu düşünür… ne kadar da haklıymış… ben bile büyüdüğüm kasabayı, insanlarımızı tanımakta zorlanıyorum… çıplak gözle bakıyorum olmuyor… dürbünle bakıyorum… ne çare… geçmişte yaşamak, geçmişi yaşatmaya yetmiyor ne yazık ki… beton binaların arasında sıkışmış birkaç çürük konak gibi sıkışıyor  kalbim…  yalan yok içim acıyor… bir iki küfür savuruyorum rasgele…

sonra susuyorum…

ne bileyim belki bir duyan olur diye…

AĞUSTOS – 2007 / istanbul


  1. GÜLŞAH diyor ki:

    merhabalar.. öncelikle tebrik ederim çok güzel bir yazı yazmışsınız…. Keşke Alaçam’ımıza sahip çıkabilecek birileri çıksa…

  2. ibrahim diyor ki:

    slm çok duygulandım çok güzel yazılar yazmışsınız

Yorum yaz