ara
Gümenezde
GEÇİM TARİHİ -2-
tütün – palamut – pansiyon
- KADİR ALİ BİRER -
“İnsan yaşadığı yere benzer” diyen şair, insanın yaşadığı yer tarafından mutlak olarak belirlendiğini söylemek istemez! Daha çok, yaşadığı yerin izlerini taşıdığını söyler; yaşadığı yerin ve tarihin… Yakakent ve Alaçam’ın “Geçim Tarihi”ni yazmak, ciddi bir tarih çalışması gerektirir. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazının böyle bir iddiası yoktur. Sadece “geçim tarihi” üzerine düşünmek için tarih bilincine sahip olmak gerektiğini vurgular. Daha ötesi Ercan arkadaşa kalmaktadır! Konuyla yani bizim “geçim tarihimizle” doğrudan bir bağlantısı kurulamasa da bizim oraların tam karşısında, ne kadar büyük olursa olsun yine de bir iç deniz sayılan Karadeniz’in karşısında yaşayan Ruslardan biraz söz etmek yararlı olabilir. Eskiler söylerlerdi. Kömüş (yani camış), “kuyruğuma balıklar takılmasa, karşıya geçerim” dermiş. Aslında o kadar yakın ve o kadar uzakmış karşısı. Sonu kötü biten bir masal gibi…

Yaşlı Gümenezliler Florya gemisini bilirlerdi! Bu gemiden sırtında indirdiği tuz çuvallarının yangısını hatırlayan birisi kalmış mıdır? Büyüklerimizden dinlediğimiz masallarda sisler içinde kaybolan tuz gemisi Florya’nın Yakakent kıyalarında duruşu ve insanlar...
İnsanın üretim faaliyeti, onun geçimini; hayatta kalmasını, ilişkilerini ve bütün kültürünü belirler. Çevresini, doğal ortamı, doğanın kaynaklarını kullanan insan, emeğiyle üreterek, emeğini kattığı maddeyi ürün haline getirerek, çevresiyle (tabiatla) uyum haline girer. İnsanın üretim faaliyetinin sonucu üründür. Ürünün niteliği ise, insan ilişkilerinin niteliğini belirler. Nasıl ürettiği (özel mülkiyet mi, toplumsal mülkiyet mi? den, para eder mi etmez mi? ye uzanan bir soru yelpazesini kapsayan) ürünün niteliğini, ürünün niteliği ise toplumsal yapıyı belirler. Sınışı ve tahakkümcü bir toplum mu, yoksa eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplum mu? Doğayla ve toplumsal ilişkilerle uyum mu, yoksa tahakküm ilişkisi mi?
İnsanın doğayla uyum halinin yok olması, diğer yönüyle doğaya hâkim olma sürecidir. Doğayı tanıma ya da saygı duymayı içermeyen bu hâkimiyet, onun üzerinde tahakküm ilişkisi olarak şekillenmiştir. Doğayla uyumdan, onun üzerinde tahakküm kurmaya yöneliş, insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri ile koşut gelişmiş, bunun sonucundaysa sınışı toplumlar oluşmuştur. Kısacası, insan toplumlarının kültürünü belirleyen, yani tarihsel insanı belirleyen de, insanların yaşadığı yerlerde (ve yerlerle) giriştiği üretim faaliyeti içinde, birbirleriyle kurdukları ilişkiler olmuştur. Geçmişte kalmış bu dönemden sonrası, insanlık tarihi için parçalanma, yabancılaşma tarihidir. Eşitlikçi ve paylaşımcı, bu yönüyle de özgür bir toplum kurana kadar da yabancılaşmanın, insanlıktan çıkma halinin egemenliği aşılamayacaktır.
İnsanlık hep, geçmişte bir kez kaybettiği ülküsü, eşitlik ve özgürlüğün peşinde koşmuştur. İnsan, bu ülküsünü hayal etmekten gerçekleştirmeye yönelirken, bunun maddi imkânlarına kavuşurken, dünya kaotik bir hal almış, var olmakla yok olmak arasında sıkışıp kalmıştır. Kutuplardaki buzulların beş on yıllık ömrü kaldığı haberleri bile bizleri irkiltmemektedir.
Toplumsal ürünün meta halini aldığı sınışı toplumlar tarihi, tahakküm ve eşitsizlik ilişkilerinin tarihidir. Kapitalizmin biriktirdiği vahşet, felâket, savaş ve yıkım yanında, insanlığın ülküsünü karartan, gölgeleyen başka türden, bizim taraftan girişimleri de saymak gerekir. Eşitlik ve özgürlük adına yaşanan sosyalizm deneylerinin zaaşarını aşmak, kapitalizmi aşmanın öncesinde (ve önünde) yeni bir engel, fazladan bir çaba olarak durmaktadır. Küba’ya küçük bir ada deneyimi olarak bile tahammül edemeyenler, Sovyetlerin yıkılmasına zil takıp oynayanlar, Çin’in bu haliyle kapitalizme rakip, eşitsizlikçi yeni bir güç olması karşısında eli ayağı dolaşanlar, dünyanın geleceğini karartmaktan başka neyi temsil edebilirler? Bu arsız dünya ancak, büyük tsunami felâketinde yok olan küçük adalardaki kabile yaşamlarına üzülmüş gibi yapabilmiştir! O da, antropolojik bir hazinenin yok olması adına… Oysa ki, bu (antropolojik) eşitlikçi kalıntıların bütün dünyaya yayılması olanağı bulunmadığına göre, bütün dünyada eşitlikçiliğin maddi temellerini oluşturan bugünkü kapitalizmin aşılarak, onun maddi mirasının aşılması üstüne oluşturulacak eşitlikçi, özgürlükçü toplumsal yapı kurulmadıkça, dünyanın nefesi daralmaya devam edecektir. Bu yolda yapılan girişimlerdeki yanlışlar da bizim değil midir?
Karşı kıyımızda yaşanan bu deneyimlerle ilgilenmemiz bu yüzden biraz zorunluluk arz etmektedir! Bir zamanlar “küçük Moskova” diye anılan bazı küçük yerleşim yerlerinden biri olan Gümenez’in karşısında gerçekleşen bu olayların, bizim Geçim Tarihimizle ilişkisi kuşkusuz ki karmaşık bir gerçekliğe sahiptir.
Karşıda karşı devrimi yapan kitleler kuşkusuz, kaderleri ile baş başa kaldılar. Her türlü güvenceden yoksun kalmış, hiç alışık olmadıkları kapitalizm deryasına dalmışlardı bir kez. Derya dediğimiz de Karadeniz’dir. Bu dalgadan Karadeniz’in karşısında yaşayan bizim payımıza düşen, Karadeniz sahilinde pıtrak gibi biten ‘Rus Pazarları’ndan başka bir şey değildi. Bu pazarlar, karşı devrimin kalıntılarıyla birlikte kendi hayatlarını satılığa çıkaranların akınına uğruyordu. Devrimi yapan insanların torunları haraç mezat satılığa çıkarmışlardı kendilerini. Kullanılmış diş fırçalarını, eski aile fotoğraşarını… Her şeylerini… Küba’dan kaçanları bekleyen şatafatlı hayatların zerresini bulamayacaklardı. Ama istedikleri “özgür lük”tü; onu buldular! Ellerindekileri, sosyalizm kalıntısı ürünlerini metalaştırabilecekleri, satabilecekleri i nsanları aradılar hızla… Bu taraftaki yoksullardan başka muhatapları yoktu ne yazık ki! Parasal olarak daha hacimli ticari ilişkiler, bir zamanlar “komünistler Moskova’ya” diye ünleyen ülkücüler tarafından kurulacaktı. Zaten, Türkî Cumhuriyetler üzerindeki Turan ülküsü nasıl gerçekleşecekti ki? Enver Paşa’nın kemikleri sızlamıştı!
1989 Bahar eylemleri ile işçi sınıfı 12 Eylül’ün yaralarını sarmaya başlıyordu. Bu mücadele, burjuva partilerin seçim vaatlerinin köylülüğe uzanması ile kırsalda alım gücünü yükseltmişti. Köylülerin durumları henüz, Nataşa’lara akıtacakları dolarları hesap edecek kadar kötü değildi. Denizcilerin de öyle! Yıllar sonra, bir gecelik ilişkinin hangi yılda kaç lira olduğunu hesap ederek ekonomik gelişmelerin seyrini analiz etmeye çalışan balıkçılar, Rusların tümüne olmasa da “Nataşa”lara ne kadar çok güvendiklerini ele vermiş olmuyorlar mıydı? Her türlü değerin en sağlam ölçüsü olarak, bir hayat kadınının fiyatını ölçü alacak kadar insancıldı bu sistem! Böylece, en olumsuz koşullarda bile olsa başka bir medeniyetle “ilişkiye geçmiş”ti bu yakadaki insanlarımız.
Yakakent ve Alaçam, ne okyanustaki bu küçük adaların kendi kendine yetebilme olanak ve şansına sahip oldu, ne de onları yutan dev bir dalganın altında yok olma şanssızlığıyla karşılaştı! Üstelik bir zamanlar, yani seksen öncesi, ‘küçük Moskova’ olarak anılmaya başlayan Yakakent’in olduğu gibi, rivayet odur ki, Tütün Mitingleri dolayısıyla “Halk Hareketi Alaçam’dan başladı” diye Moskova Radyosu’na haber olan(!) Alaçam’ın da sosyalizmle gerçek bir ilişkisi olmamıştı hiç. Kendi halinde yaşayan insanların, zaman içinde devinip, daha doğrusu yuvarlanıp gittiği küçük bir balıkçı kasabasıyla, orta halli bir tütün ilçesi olan Alaçam’da zaman, uzun yıllar yavaş aktı. Daha 90’lı yıllar başlamadan demokrasinin galip geldiği vaazına kanıp Sovyetlerin yıkılmasına ve belki de en çok Nataşa’lara sevinenler arasında azımsanmayacak bir Gümenez ve Alaçamlı kitlesi vardır.
TÜTÜN ZAMANI
Eskiler anlatırlardı. Yakakent Meydanı yapılırken, ya da planlanırken bir tartışma yaşanır. Bekir Efendi (Arat) müdahale eder. Geniş ve büyük olsun, çünkü ilerde Ruslarla ticaret başlarsa, böyle geniş bir meydana ihtiyacımız olacak der. Yakakent’in şimdiki meydanı, bu tartışmanın sonucudur. Fakat İstanbul’dan gelen tuz gemilerinin dışında bu meydana uzun yıllar denizden nakliyat yapılmaz. Hele Rusya’dan hiç, hem de duvarın yıkılmasından sonra bile. Oysa Karadeniz”de hiç duvar olmamıştır?
Kalkan avı için kaçak sulara, karşı kıyıya vurdukları dönemlerdir. Kimileri yakalanma ihtimaline karşı Marks’ın, Engels’in kitaplarını yanlarında götürürler. Yakalandıklarında, bu sayede, depolarını bedava mazot ve ambarlarını bol balıkla doldurup geri dönmeyi başaran uyanık balıkçılar olduğu rivayeti çok yaygındır. Balığın rotası Ankara’ya doğru uzadıkça, küçük balıkçı da ticari ürün döngüsüne girer. Kimi uzatma ağlarından çıkan palamutlar, artık umut olmaya başlamıştır. Ama karşı kıyılarda kaçak hem çaresizliğin, hem köşeyi dönme umudunun kesiştiği koordinatın adıdır; ortak toplumsal bir umut olamaz!
Tek parti yönetiminden çok partiye, Demokrat Parti’li yıllara geçildiğinde, tütün köylüsünün “efendiliği” zamanın biraz hızlanmasına neden olacaktır. Uzun yıllar boyunca “Demokrat Parti” ve “Adalet Partisi”nin oy deposudur köylü. Bunu sağlayan ise, bakkal, eksper, imam ve ağa döngüsüne giren köylünün, CHP tarafından ilân edilen “efendiliğinin” köylüler tarafından bir türlü hissedilememesi, kâğıt üstünde kalması, bu sayede de bilinçsizliğin kırılamaması olgusudur. Durum çaresizdir! 27 Mayıs darbesi sonrasında Ecevit’in, Vatan Cephesi”nin taşradaki sınıfsal temelinde gerçek bir yarık açması ise, ucuz kredi ve teşviklerle nispeten yoksul köylüyü traktör sahibi yapmasına denk gelecektir. Kıbrıs Fatihi unvanının bile onu ayakta tutmaya yetmeyeceğini en çok da dönemin köylü hareketleri içinde yer almış olanlar bilir. Karahüseyinli köyünden rahmetli Seyfettin Kırbaş’ın demesiyle, “köylünün Allahı üç dönüm toprağı”dır.
Yetmişli yıllar öncesi, ticari ürün tütün’dür. Seksenlerin ortasına kadar tütün Alaçam ve Yakakent’in esas girdisini oluşturacaktır. Tütün satılacak ve helvadan mobilyaya, okul harçlıklarından, düğünlere bütün ihtiyaçlar tütün parası ile karşılanacaktır. Ödemeler tütün takvimine göredir. Tütün takvimi ise 12 aydan oluşan bir yıl değil, iç içe geçmiş iki üretim dönemi, yani bir buçuk yıllık bir dönemdir. Dönem, köylünün ihtiyacını veresiye gördüğü ve bakkalın insafına kaldığı, her bir buçuk yılda bir borç kapatmaya giden köylülerin üzerinden sermaye yapan bakkallar ile tütün eksperlerinin saltanat sürdüğü dönemdir.
Gümenez hep bir balıkçı kasabasıdır. Ama yine de, balığın ticari bir ürün olması için 70’li yılları bekleyecektir. Balıkçının, dönemin “örgütlü toplum” havasından etkilenerek kurduğu balıkçı kooperatifinin birikimleri ile ‘Balık Unu ve Yağı’ fabrikası kurulur. Balıkçıların değil ama birkaç yöneticinin buradan iyi paralar yediği rivayet edilir, uzun yıllar sonra fabrika harabeye döner. Balıkçılık kooperatifi deneyiminden bugünlere, pek hayırlı dersler kalmaz. Ama bu deneyim, bazı girişimcilere de örnek olmuştur. Balıkçılıktan birçok küçük balıkçının karnı doyduğu doğrudur. Ama Gümenezli olup da büyüyen balıkçı olduğu da şüphelidir.
Tütün dönemi boyunca Yakakent’ten hiç sporcu, yazar, çizer, çıkmaz. Ya da tersinden herkes yazar, herkes çizer ve sporcudur. Daha çok Fenerbahçe şampiyon olmaktadır. Birkaç doktor ve mühendis örneği dışında, geleceğe yönelik yatırım anlayışı, tütün tarlasından elde edilenlere bağlıdır. Eğitimde standart Alaçam Lisesi ile İmam Hatip mezunu olmak ölçüsü ile belirlenir. Din dersleri seçmelidir. Fizik dersleri boş geçer, matematiğe vekâleten bakılır. Yine de çocuklar zekidir. Haytalık yapmak isteyenlerle okumak isteyenler kendilerini belli ederler. Samsun’a gazinolara gidilir. Paralar harcanır. Köylü, Çarşamba günleri Alaçam’a, Cuma günleri de Yakakent pazarına iner. Bursa’da Vatan Mahallesi ile İstanbul’da İçmeler, Tuzla bölgeleri Alaçam’lılarla Yakakent’lilerin yeni yeni göç etmeye başladıkları yerlerdir. Zaman hızlanmaktadır. Yakakent ve Alaçam’da yaşam, amatör bir ruhla sürmektedir.
TURİZM ZAMANI
Yakakent’e yazlığa gelen on onbeş civarında Bafralı aile, yetmişli yılların başından bu yana hep olmuştur. Sanıldığının aksine seksenli yılların ortasında başlamış bir şey değildir turizm. Ama bunların varlığı çok fark edilmez, bilinmez. Sanki dışarıdan gelen Gümenezliler gibi muamele görürler. İlk deniz mayoları, bunlardan görülerek ya da bu ailelerin hediyesi olarak verilmiş Yakakentli kızlar tarafından giyilecektir. Bafra o zamanlar Yakakent’i modernleştirmektedir!

Bayram şölenleri olur du eskiden. Bu şölenlerde çocukların sevinçleri ön plandaydı. Yakakent hala küçük bir kasabaydı... İlçe olduktan sonra, kaçınılmaz olarak meydanda yerlerini alan gri devlet kurumları, geçmişte yaşadığımız bayram şölenlerini, devlet törenleri haline getirmiş olmasın sakın; içinde biraz çocuklara da yer verilen... Her bayram çocukların işgal ettiği meydandaki şölenlerden birinin resmidir. Ama tarihi bilmiyoruz...
Özal dönemi boyunca, yalı gıyısındaki balıkçı barınakları limana taşınır. Limanda Zeki Bey’in yeri alanında tek iken, zamanla birçok balıkçı lokantası açılır. Yalı gıyısında boşalan barınaklar ya çay bahçesi ya da apartman dairesi olacaktır. Yakakent boş ve ölü ev mezarlığına dönüşmek için yola çıkmıştır. İlçe olduktan sonra artan daire fiyatları, inşaat sektörünü canlandırmış, Özal dönemi köşe dönmecilerin talep ettiği yazlık evlerle birlikte Bafralıların akınına uğrayan Gümenez, doğal yapısını bozmuştur. Tütün dikimine kısıtlar getirilmekte, başfiyat hiçbir zaman istenilen seviyeye çıkartılmamaktadır. Bunun dışında buğday ya da çeltiğe yapılan masraşar, getiri tarafından karşılanamayacak hale gelmektedir. Büyük ölçekli tarım dışında bir seçenek, yaşam şansı kalmamakta, yoksulluk artmaktadır. Küçük balıkçı da, küçük köylü de göç yollarına düşmüştür. Kozköy neredeyse 150 haneye inmiştir. Bursa ve İstanbul’daki nüfusumuz artmaktadır…
Dünya Bankası’nın köylüye zikrettiği afyon olan dönüm parası, dinci hükümetlerin devlet kasasından yaptığı kömür ve istihkâk yardımları ile elele vermiş, sadaka kültürünü topluma yerleştirmektedir. Yakakent’te pansiyonculuk, yazın tatile gelecek yerlilerin bırakacağı para ve festival gibi birkaç günlük canlanmaları beklemek dışında bir umut gözükmez. Artık yerli olmuş memurların harcamaları esas girdiyi oluşturmaya başlamıştır. Yakakent üretmemektedir, üretememektedir; ama tüketmeye alışmıştır!
Bir ilçe düşünün ki, bütün çalışkan geçmişi, üreten insanları ile, memurların maaşını paylaşmaya, dışarıdan gelecek turisti ağırlamaya, hizmet etmeye mahkûm olsun! Bu nasıl olur? Kuşkusuz ana hatları ile anımsamaya çalıştığımız “GeçimTarihimiz”in bir yerlerinde yaptığımız hataları anlama kapasitesinden çok uzağız. O yüzden karşı kıyı dağılınca zil takıp oynadık. Oralarda ne olduğunu merak bile etmedik. Küfredip yürüdük…
Bütün bunları, bir televizyon programında konuşan Yakakent Belediye Başkanı’nın ağzından çıkan şu cümleler anımsattı bana: “Yakakent’in bir şansı var o da turizm. Geleceğimiz turizmde” mealinden cümlelerdi bunlar. Bir zamanlar çok sayıda öğretmen çıkaran, emekçi ve amatör Yakakent halkı, dişinden tırnağından artırdığı ile çocuklarını okuturdu. Sonra milliyetçiliğini parayla sınav hileleri yapmakla sınayan bir öğretim üyesinin torpilleri ile spor öğretmeni olan bir kuşak dışında patlama yapmadı. Gemisini yürüten kaptan felsefesinin ürettiği kuşaktandı bunlar da. En son olarak ise sermayenin bekçiliğini yapmak için emek-gücünü satmak dışında bir şansa sahip olamayan “güvenlikçi” gençlerimizin zamanı geldi! Bu da bir yere kadardı. Bundan sonrası için gençlerimizin komi ya da garson olması isteniyordu artık. Hizmet etmemiz, parası olana hizmet edip yaşayıp gitmemiz isteniyordu. Ne yazık ki seksenli yılların ortasından doksanlı yılların ortasına kadar süren orta sınıf hareketliliği son buldukça, zenginlerin tercih etmesi için hiçbir neden bulunmayan Yakakent’te gençlerin önüne, gurbette komilik ve garsonluk ya da güvenlikçilik dışında bir seçenek koyulamamaktadır.
Küfredip dururken bir yerlerde işin kolayına kaçmıştık, ama nerde?
HAZİRAN- 2008
Yazının birinci bölümü için;
http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gumenez%E2%80%99de-gecim-tarihi-1/














Bence yakakent güzel bir yer.tarihi ve turistlik yerleri göz alıcıdır.eskiye göre yakakent daha güzel:)
Tebrik ederim…
Böylesine ağır, sıkıntılı, ekonomik bir konuyu, anlatı uzmanlığın sayesinde sonuna kadar bana okuttun… Emeğine ve tarzına sağlık…