ara
ÇEŞME MAHALLESİ…
Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…
Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…
Nihat OKUMUŞ
3. Çeşme Sokağın İnat Kafir’i
Yıl 1955 ve ben 5 yaşındaydım. Kamyon evin önüne gelmiş eşyalar yükleniyordu.
Dayımlar Ankara’ya taşınıyorlardı.
Kamyon gittikten sonra evdeki yalnızlığı fark ettim. Koca ev sanki bomboş kalmıştı. Salih, Mehmet, Mustafa, Dayım, yengem artık yoklardı. Artık evde arkadaşımda kalmamıştı…
Çocukluğumdan hatırladığım ilk olay bu idi. Sanki daha önceki 5 yılı hiç yaşamamışım gibi. Sanki bomboş bir 5 yıl. Doğumum sanki bu olaydan sonra başlamıştı. Artık evin dışına çıkıyordum… Mahalledeki çocuklarla arkadaşlık ve muhabbet dönemi başlıyordu. Tabii Okul… Merkez İlkokulu… Mücella Hanımın sınıfında 1. sınıfı okudum. 2. sınıftaki Hocam Adil ÇANKAYA idi. 3. sınıfta Gönül hanım, 4. sınıfta ise bir dönem Ahmet PEKCAN, 2. dönem Sabahattin MANDİL sınıf hocalarımızdı. Diplomamı Kamran Hoca’mdan aldım.
Mahallemizde günlerim çok çok keyifli ve eğlenceli geçiyordu. Hemen hemen hergün oyunlar oynuyorduk. Bıkmadan… Usanmadan… Ta ki “ Abiiiii… Yemek yicezzzz” diye bağıran kızkardeşim Behran’ın sesini duyuncaya kadar…
Birkaç dakika daha ter atıp, koşa koşa akşam yemeğine yetişirdik. Rahmetli Babam, Çubuk şarabından bir bardak doldurmuş, yemeğine eşlik ediyordu… Rahmetli annem sobanın üzerindeki Tarhanayı karıştırırken, Ablam (Raziye) da yer sofrasını kuruyordu…
Dayımların Ankara’ya taşınmasından sonra, daha doğrusu benim için hayatın başlamasından sonra bana verilen ilk görev, Babamın akşam şarabını almaktı. Bir gün önce boşalan Çubuk Şarabının şişesini Zenbile* koyar, uçarcasına Muzaffer Amcanın şarapçı dükkanına gider, dolu şişeyi alır, yine aynı hızla eve gelirdim. Bu artık benim hergün yapmam gereken asli görevimdi. Seve seve yapıyordum. Taki 5 Haziran 1960 gününe kadar.
Babam rahatsızlanmış, tedavi için hastaneye götürülmüş, ancak Bafra Hastanesinden ölüsü gelmişti… Hükümetin Köy Katibi Mehmet OKUMUŞ ( İbiş’in Memet) artık yoktu… Beni FB’li yapan Necati Abim bir köşede kendini tutamadan ağlamaktaydı…Muharrem abi aynı şekilde…
Meğerse ben onu getirdiğim şaraplarla zehirlemişim de haberim yok…Kurban Bayramının ilk günü defnetmiştik. Çeşme mahallesinin 3. Çeşme sokağında büyük bir hüzün vardı. Sokak buruk bir Bayram yaşıyordu… Kapı üstündeki tabelasında 23/A yazan bizim evde ise feryat-figan…
Çok geçmedi. Alışmıştık Babasızlığa… Çeşme mahallemiz, Komşularımız, insanlarımız her acının en iyi ilacıydı…Tek tesellim arkadaşlarım ve Mahalleli idi. Kimler yoktu ki mahallede…
Bitişik komşumuz Ali (Deli Ali) Eniştemler, teyzemler, Bahriye ablam, Naim abim, Saim…. Karşı komşularımız Fırıncı Ahmet ve Şöför Bayram ağabeyler…
Bayram ağabeyin kamyonu vardı. Mahallenin bütün çocuklarını atardı arkaya. Dolaştırırdı bizi. Biz çocuklar sevinçle bağırırdık…
“ Şöför abi yavaş, Alaçam’ı dolaş..” Her şey için teşekkürler Bayram Abi…
Ünzüle yengenin kadayıfları ile Safiye teyzemin börekleri nasıl unutulur?
Evimizin çaprazında Selim ağabeyler…
“ Selim, Şükriye, Vural,
Kemal, Şenol, Huriye,
Songül, Güllü, Saliha,
Alakız, Kırık, Paytak.”
Selim Kartal ailesini bu dörtlüğe işlemiştik.
Fırıncı Faruk ağabeyler… Hemen üstlerinde Selahattin (İspirli) ağabeyler otururdu. Sengül abla, Sevim Abla… Yan binada Hafız Dayımlar. Daha yukarıda Hüseyin (Yiğit) ağabeyler ve Şakir (Çolak Şakir) ağabeyler.
Molotoflar nasıl unutulur? Gülsüm Abla… Şahin… Fırında az mı hamur mayaladık? Az mı pide ve ekmek yaptık? Selahattin ağabeyler ( Sümüklü Selahattin)… Kole Mehmet, Koreli Şükrü…
Naile yenge’ler (Terzi Mümin’in hanımı)… En çok sevdiğim şey, armutlar olduğunda, rüzgarın çıkmasını beklemek ve Naile yenge’den habersiz düşenleri alıp kaçmak… İsmail (Kocaman) abi… Seni unutmak mümkün mü? Az mı pantolon ütüledik senle… Paçalarına teğel atmadığımız pantolon var mı Alaçam’da?
Sonra, Tenekeciler…
Yahya ağabeyler… Ahmet ağabeyler… Tevfik ağabeyler…
Hikmet, İsmet, Niymet, Kıymet… Mehmet (Kaçamak)… Mahallemizin en güzel kızlarından Leyla…
Dudu’lar (Duygu)… Niyazi ağabeyimiz, Habbe (Habibe) ablamız… İbrahim amcalar…İsmailler, Kemaller…
En yukarıda Aziz Çavuşlar… Yusuf Kemal’ler… Çeşmenin solunda Şerif ağabeyler ( kurtlu Şerif)… Guru’nun Hasanlar… Çağlar abi, Mustafa ( folluk), Hüseyin, Feridun… Aytül Ablamız…
Tanker Dursun nasıl unutulur? Çeşme mahallesinin gururu Alaçam’ın herkülü…
Herkes ama herkes bize Babasızlığımızı unutturan mükemmel insanlardı… Artık onlarda ailemizin parçalarıydı…
Mahalle de en çok oynadığımız oyun, Enek (Bilye-misket)… Enek’ine veya Hayvanatına ** oynardık.Tabii bunu en iyi oynayanları başında Vural ve Zeki gelirdi… Zeki solak olmasına rağmen çoğu zaman 12 den vururdu. Ben de fena sayılmazdım. Evin içinde biraderle (Murat) habire enek oynardık. Ve de habire tokatlardım garibanı… Enek oynayıp, o yılları hatırlayıp da;
Pasko
Pıtını gıstır
Eligızı
İğne iplik benden
Garış 1 vuruş 2
cümlelerini hatırlamayan olamaz…
Karton kutu sigaraların borsası sanırım Türkiye’de ilk kez Çeşme mahallesinde kurulmuştu. İsimli üst kapakları için ne oyunlar oynardık. Değerleri ise;
Kulüp 20
Gelincik 100
Yenice 200
Yeni Harman 500
Bahar 1000
Yaka 5000
Boğaziçi 10000
Çocuk aklımızla, en çok bulunan ile en az bulunan arasındaki farkı yakalamışız…
Çember çevirirdik, bozanak ( topaç) çevirirdik… Bozanak çevirmek için en ideal yer Kahveci Kadir ağabeyin dükkanının önüydü. Oradaki ince asfalt, en iyi çevirme yerimizdi. Bozanağı çoğu zaman çam kozalaklarından yapardık. En iyisini ise tahtadan Ahmet (Köy) ağabeyimiz
Oğlu Mehmet’e (Kaçamak) yapardı.
Selahattin ağabeyimiz (İspirli), değil mahallenin, belki de Alaçam’ın en iyi çelik-çomak oynayanı idi. Saymaya başladığı zaman kimse yetişemezdi… 12-24-36-48-60-72… giderdi.
Hasan abim (Yiğit) mahallenin rüzgarıydı sanki. Namı Fırtıl , kendisi fırtına idi…
Bahar gelip, Uluçay sellendiğinde, çayiçinde çimeceğimiz günlerin yaklaştığını hissederdik. Havalar ısınıp ta ne zaman çayda çimsem; akşamı rahmetli annemden dayağı yerdim. Niye çimdin?” diye… Her seferinde anlardı rahmetli. Meğerse atleti ters giyermişim.
En son 2004 yılında Çeşme mahallemin sokaklarında geçerken, ayaklarımın titrediğini hissettim. Etrafıma baktığımda ne enek oynayan çocuklar, ne çember çevirenler, ne de teksas, tommiks okuyanlar vardı. Çocuklar oynamıyorlardı ki!
Sanırım onların da oyunlarını bizler çalarak 7-8 yıl yaşadığım çocukluğumu sanki 70 yıl çocukmuşum gibi yaşadım. Ne mutlu bana…
Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…
Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…
Zenbil : Hasırdan yapılmış bir çeşit çanta.















Nihat Ağbi ne güzel anlatmışsın yüreğine sağlık bende çok duygulandım sanki günleri tekrar yaşadım beni tanımış sındır herhalde benimde aklıma sizin evde Behran Ve Murat la ders çalıştığımız günler geldi beni çok uzaklara götürdün teşekkür ederim NESRİN DUYGU(UĞURELLİ )
Güzel Kardeşim Nesrin… Duyguların için teşekkür ederim. Gerçekten O günleri unutmak çok çok zor… Çocukluğumun 10 yılını sonrasında yaşadığım 50 yıla değişmem. Alaçam’a en son geldiğimde içimi acıtan oynayan çocuk görememekti. Onu da yazdım zaten. Yazıda ben sokağın yukarısında takılıp kalmışım… İnşallah aşağıya da (sizin evin oralara) ineceğim…
yazılarınızı okudum cok etkilendim ben mustafa oralın oğluyum
Sevgili Ertuğrul,
Senin bir cümlelik yorumun da beni çok etkiledi. Baban çocukluğumuzda yaptığımız bir kavgada benim dişimi (hafiften sallanıyordu) kırmıştı. Tabii ki hepsi yarım saatlik kırgınlık. Rahmetli Hüseyin amcan. Onsuz top aynamazdık. Takım arkadaşımdı. Halan (Aytül) benim ablamdır. Küçük amcan (Feridun), yengen ve kuzenin ECE ile halen görüşmekteyiz. Bu güzellikleri paylaşmaktayız.
Ben bu öyküyü bu güzellikleri sürekli yaşadığım için, güzelliklerin devam etmesi gerektiğini hissettiğim için yazdım. Babana sonsuz sevgilerimi ilet. Yazmana çok çok sevindim. Yanaklarından öptüm…
Anıları ve eski günleri anarak paylaşmak ve unutulmuş eş dost bulmak ne güzeli lakin şu satırlar birbiri ile çok çelişkili, ölmüş kişiler rahmetle anılmalıdır, işledikleri günahlarla değil..
“Rahmetli Babam, Çubuk şarabından bir bardak doldurmuş, yemeğine eşlik ediyordu…”
…cümlelerinize istinaden bir kardeş olarak hatırlatma gereği duydum efendim. Selam ve saygılarımla.
Metin Kardeşim,
Öncelikle yorumun için teşekkür ederim.
Dediğin gibi ölüler “Rahmetle” anılmalı. Zaten bende herzamanki gibi Rahmetle andım.
“Günahlar ve sevaplar” uhrevi kavramlardır. Her kul dünyada işlediği günahların ve yaptığı sevapların hesabını öbür tarafta verecek. İnanıyorsak bu böyle. Her kul gibi Rahmetlinin de hataları olmuştur. Bu O’nu “günahlarıyla anmak” anlamına gelmemeli. Yaşanan neyse yazdığım da o.
Ben yazımda “Kızılcık şerbeti içerdi” desem Rab’bimi ve cümle alemi kandırmış olurdum. Maalesef “Şarap” içerdi Rahmetli. Yaptığımın onu günahlarıyla anmak olduğunu sanmıyorum.
Saptaman için teşekkür ederim. Sanırım yaşça benden küçüksündür.
Yanaklarından öpüyorum.
Kal sağlıcakla,
Sayın Nihat abi, bende saygılarımı iletir yanaklarından öperim.
55 doğumluyum 1958 yılında Samsuna geldik, oradanda 1967 yılında Almanyaya..Samsuna zaman zaman gittim ve eski mahallemizi (saitbey)
Rahmetli Dedemin çaycılık yaptığı Bedesten,Rahmetli babamın tamirci dükkanını (kilisenin solundaki sokak) gezdim ve fotoğraflar cektim. Kazım orbay ilk okulunda sıralarda oturdum..güzel günlerdi, sahi oraları biliyormusunuz abi?
selam ve sevgiler
Sevgili Metin,
Samsunda 3 yıl okudum ama fazla bilmem. Okuldan eve, evden okula geçti zaman.
Almanya’larda kendine iyi bak. Memleketini özlemek istemiyorsan sık sık gel.
Yanaklarından öptüm… Kal sağlıcakla