-->

Kum torbasına sitemimdir…

1 comment

- ÖZGÜR BAŞAR V. -


‘…….
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Sabah erkenden çaldı alarm… günün yarı aydınlık vaktinde uyandı Emrah. Yoksul gecekondu semtinde birbiri ardına  yanan ışıklar yeni bir işgününe uyandırdı işçileri… Tasarruf ampulünün ışığında hızlıca bir şeyler atıştırdı kahvaltı niyetine…Tersanede mesaiye yetişecekti. Formendi, boya işçilerinin başında duracak, işlerin doğru yapılmasına yardımcı olacaktı…
‘Dikkatli ol oğlum’ diyebildi annesi kapıdan aceleyle çıkan oğlunun arkasından… Birbiri ardına duyduğu iş kazası haberlerinden tedirgindi ama yaşamak için çalışmak gerekliydi..
Emrah yirmi iki yaşında, pırıl pırıl bir çocuktu… ailesinin en zor zamanlarında çalışarak eve yardımcı olmuş, hatta kendine banka kredisiyle bir de araba almıştı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… ailesine, arkadaşlarına, işine sadıktı.. küçük yaşta yaşadıkları ona sorumluluk duygusu kazandırmıştı… yaşıtlarından olgundu…
Mahallede çocukluğunu bilirim… bir bacağı diğerinden biraz daha kısa olduğu için çocukluğunun bir bölümünde  demir aparatlar kullandı… Mahallede diğer çocuklardan geri kalmaz, koşup oynardı… Hiç hayıflandığını görmedim Emrah’ın… Ağlayıp zırladığını… olur olmadık çevresindekileri üzdüğünü… kendi içine gömüldüğünü… hem kendine hem çevresine yetecek neşesi ve enerjisi vardı…yüzü hep gülerdi…
Uzun yıllar görmedim onu… İstanbul’un insanı kendinden bile uzak tutan yoğunluğunda bir fırsatını bulup ziyaretlerine gidemedim… oysa amca çocuklarıydık… kapı bir komşuyduk… Nuriye yengem ‘hadi bire kızancıklar’ dedi mi sofraya otururduk… Hani kardeş sofrası derler yaa.. öyle…bir dilim ekmeği kardeşçe paylaşarak doyardık… sonra yine sokaklara akardık ….
Emrah daha yirmi iki yaşındaydı… Çalıştığı tersanelerde yüzün üzerinde insan ölmüştü oysa… basit tedbirlerle kurtulabilecek insanlar… ama patronlar işçiler ölmesin diye tedbir almaktansa, hesabı sorulamasın diye taşeron kullanmayı daha ‘karlı’ görüyorlardı… Hem bundan önceki ölümlü kazalarda ne olmuştu ki… kim ne ceza almıştı… ölenlerin ailelerine üç beş kuruş kan parası… ‘bu son olsun ‘ açıklamaları…
İnsan yaşamının iki kum torbası kadar para etmediği bir dünyada yaşadığımızı anlayamadı Emrah…
Adı, gülümseyen vesikalık fotoğrafının altına yazıldı yalan yanlış gazetelerde…taksitleri ödenememiş  bir araba anahtarı kaldı ailesinin elinde… patron, üzerindeki kıyafetleri teslim etme nezaketi bile göstermedi… ‘bu denemeyi yapmasaydık, üç kişi değil on dokuz kişi ölürdü’ dedi pişkince… GİSBİR toplantısında efelenen ‘bir işçi daha ölürse canınızı yakarım ona göre!’ diyen Kasımpaşa delikanlısından da ses seda çıkmadı…Yetkililer, yetkilerinin hizmet ettikleri sınıfa iyi davranmak olduğu bilinciyle ‘üzüldük’ gibisinden şeylerle olayı geçiştirdiler…
Nice Emrah öldü … saymak istemiyorum … insan hayatının basit sayılarla ifade edilmesi, gazete sayfalarında numaratör gibi her gün yeni rakamların eklenmesi… her birinin,  bir can olduğunu bu ülke öğrenene kadar en azından…her manasız ölümün bizimde renklerimizi soldurduğunu anlayana kadar insanlar… nice Emrah, nice Ahmet, nice Şirwan… Samsun’dan, Ordu’dan, Diyarbakır’dan Anadolu’nun en yoksul yerlerinden gelip ; çalışacak bir iş namuslu bir lokma için ölüm tersanelerinde çalışan bunca insan….Birkaç tersane patronu üç kuruş fazla kazansın diye harcanan bu hayatlar … iki puro parasına söndürülen ocaklar… değer mi?..
Ne olur o son model arabalarınıza binmeseniz… en lüks villalarda yaÅŸamasanız… en pahalı restoranlarda yemeseniz… neyiniz eksilir… bir insan  hayatına deÄŸer mi… arabanızın modeli kadar deÄŸer verseniz bir insan yaÅŸamına … çocuÄŸunuzun okul taksiti kadar ilgilenseniz bir baÅŸka anne babanın çocuÄŸuyla da … bu nasıl bir ahlaktır… bu ne sefil insanlıktır… Sorsanız sizden dindardırlar…ha bire hacca giderler… millete sevgileri yere göğe sığmaz… vatan onların sayesinde kalkınır… onların çocukları bir garibanı ezerse itfaiye hemen fren izlerini siler… daÄŸ başında çatışan savaÅŸan onların kıymetli bebeleri deÄŸildir…onlar her ÅŸeyin en iyisini hak eder, torpillidirler… özel okullarda okumak, özel hastanelerde ameliyat olmak, partilerde ilçe baÅŸkanı, meclislerde mebus olmak onların hakkıdır… bize düşense kum torbaları yerine filikalara doldurulup kobay olmaktır…
Bizden çok vardır… evet bizden çok  vardır onlar bunu iyi bilir de , biz farkına varamayız nedense… Biz bu kadar çokken bu gemileri bu evleri inÅŸa eden, var eden bizlerken; neden bu hayatta emanet durur cismimiz düşünmeyiz… yarı aç yarı tok uyanmak, kenar mahallelerde çamurlu yollarda minibüs beklemek, patron iÅŸten kovar mı diye korka korka en yüksek iskelelerin üstünde güvenliksiz raspa yapmak… yerin bin metre altından kömür çıkarmak… grizu patlayınca bir daha gün ışığına çıkamamak… Alnımıza ‘kader’ diye yazılmıştır…
Ölürüz timsah gözyaşı bile dökmezler… sesimizi çıkarsak isyan etsek provakatör derler… ‘Bu işe girerken sununun böyle olacağını biliyordunuz’ derler… ‘güzel öldüler’ derler… boynumuzu eğer ‘kaderimize’ razı oluruz…sonra zaten unutulur…
Dini imanı para olmuş bir düzenin olağan sonucudur… Emrah gibi nice genç insan umutla uyanır işçi tulumunu giyer ve kenar mahallelerin çamurlu yollarında sonu belli bir yolculuğa çıkar… Televizyonlarda görüp binmeyi hayal ettikleri arabaların çamuru sıçrar üzerlerine… Kim hangi barda kiminle eğlenmiş cinsinden magazin programları izledikleri için gözleri uykuludur… yaka ceplerine sıkıştırdıkları sayısal loto kuponuyla yürekleri umutludur…evet hepsi dini imanı para olmuş bir düzenin doğal bir sonucudur…
Bilmem ki bu ‘kader’ değişir mi… bilmem ki bu nasırlı eller birleşir mi… kömür karası gözler, deniz mavisi gözler kendilerini bu kadere mahkum edenleri görebilirler mi… bir lokma ekmek için çalışırken ‘yemekteyiz’ programlarından başlarını kaldırıp, ‘artık yeter!’ diyebilirler mi…
Emrah ömrünün baharında , gencecik… yüreği ateş gözleri alev… Karadeniz gibi coşkulu… dereler gibi pırıl pırıl, temiz… dağlar gibi yüce, sevdalı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… hain bir ‘iş kazası’ onu aramızdan aldı…ve elimizde sadece suçlu iki kum torbası kaldı…
Mayıs 2010 İstanbul

  1. hasan kurtluk diyor ki:

    Tesekkurler ozgur…

Yorum yaz