KIRMIZI ÇİZGİLER

0 yorum
KIRMIZI ÇİZGİLER

Kadir Ali BİRER-  4 Mart 2005-İSTANBUL

Kırkına geldiğinde dünyalık işlerden çekilip yazar olmaya karar vermiş ve kısa sürede birkaç roman yazmış Hakan K. adlı kişiyi, medyamızın trajı yüksek gazetelerinden birinin pazar ekinde okuyunca fark ettim. Kitaplarını okumadım ve bundan sonra da Mehmet E. başta olmak üzere birkaç sıra dışı yazardan sıra gelir de okur muyum, bilmiyorum? Doğrusunu isterseniz, bir yazarın sistemin önemli gazetelerinden birinin pazar ekinde reklam edilmesi, benim bu yazar hakkında olumlu düşünmemi engeller. Üstelik bir de filanca ünlü şarkıcının sevgilisi diye ayrıntılara giriyorsa… Bir çeşit psikolojik engel; bizden ya da öteki taraftan türü (içsel) bir algı diyebiliriz… Bu engelin ilerlemiş haline dogmatizm hastalığı diyenler, epey kaba bulanlar da oluyor. Ne yapalım?

“Aslında pek öyle ayrıcalıklı bir kişi değildim; Ak Sigorta, Ak Yatırım vb kurumların oluşturulmasında ve yöneticiliklerinde bulundum; ama bir gün, parası çok olup görgü kültür ve zekâ namına hiç olan insanlara hizmet ettiğimi anladım. O yüzden bastım istifayı” diyor yazarımız Hakan K. “Benim bir avantajım yabancı dil bilmemdi ve o sıralar bu bir ayrıcalıktı’ diye devam ediyor konuşmasına. Kendi kuşağının mensupları için yabancı dil bilmenin bir ayrıcalık oluşturduğunu, “yabancı dil bilmem dışında benim öyle ahım şahım özelliklerim yoktu” sözleriyle ve dürüstçe belirtiyor. Sanırım, kendi konumunda olabilecek hemen hemen hiç kimse, işgal ettiği konumu böyle zayıf bir ipe bağlamayı göze alamazdı.

Ben de bütün bu satırları, bilindik gazetemizin yaptığı gibi yazarı tanıtmak için aktarmadım. Aktardım çünkü bir dönem için sokaklarda her köşe başında yaşanabildiği için sıradan olup dönüp bakmadığımız türden, ama buna rağmen hiç de normal olmayan Yusuf’un hayat hikâyesini anımsattı bana. Bu yazarımızın hikâyesi, hemen hemen aynı dönemden ve aynı kaynaktan çıkıyor olmasına karşın kimsenin tanımadığı ve gazetelere de konu olmamış Yusuf’un hikâyesiyle öyle ters yönlerde ilerliyor ki! Bu hikâye, yabancı dil bilip, bunu nasıl kullanacağı konusundaki tercihlerinde belki de kuşak farkı nedeniyle ayrılan kişilerden biri olan Yusuf için, “bastım istifayı ve başladım yeni bir hayata” diyemeyeği bir yere evriliyor. Herkesin her şeyden vazgeçebildiği dünyamızda, anımsamaya başlamak ve unutmamak bence hala önemli. Bu nedenle bana yansıyan ve aktarılan kadarıyla işte Yusuf’un hikâyesi…

Sivas’ın bir ilçesinde yaşayan Yusuf, 1977 yılında, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır. Keskin bir zekâyla birlikte çalışmayı seven bir kişiliğe sahiptir. Üniversite okumak için geldiği Ankara’da, Tuzluçayır semtine yerleşir. Kuşkusuz ki parası ve şartları daha iyi koşullarda ev kiralamaya uygun değildir. Zaten, maddi durumu Kızılay ya da Çankaya’da oturmaya uygun olsa da, Yusuf bir devrimcidir; dönemin koşulları açısından buralara yerleşmek bir devrimcinin aklına gelebilecek, düşünülebileceği bir seçim değildir. Kazayla, es kaza, bir devrimci Kızılay ya da Çankaya’da oturuyor olsun… Kesin olan şey, Mamak, Tuzluçayır dururken yapılmış olan bu konformist tercihin, genellikle saklanması gereken ve uygun koşullara kavuştuğunda “halk düşmanlığına” varabilecek olan bir zafiyetin dışa vurumu olarak değerlendirileceğidir.

Ankara zor bir coğrafyadır. Tuzluçayır da bu zor coğrafyanın en keskin sırtlarından biri… O zamanlar Tuzluçayır yüzde doksan gecekondu bölgesidir. Yusuf kısa sürede halkla kaynaşır… Bu hızlı kaynaşmada diğer insanlarla beraber yakın zamanlarda Ankara’ya göç edip bölgeyi mesken tutmuş hemşerilerinin bu semtin gecekondularında yaşaması etkili olmuştur. Siyasi çatışmaların, öğrenci kavgalarının, gecekondu işgallerinin, grevlerin ve ne yazık ki sol içi kavganın tam ortasında, Tuzluçayır’dadır artık. Her yere yetişir, her işe koşar. Bu koşturmanın içinde öğrenci olduğunu unutmaz ve öğrenciliğini de ciddiye alır. Savunduğu, inandığı siyasi çizgisi, giderek onu bazı görevlerle daha fazla yükümlendirir, bu oranda da donatır. Mahallede, dernekte, eğitim çalışmalarında görev alır. Yusuf bir devrimcidir!

Bütün bunların yanında Rusça’yı öğrenmeli hem de iyi öğrenmelidir. Anadolu’dan büyük kentlere, okumaya gönderilmiş gençlerin ailelerine olan vefa borcunu da devrimci görevlerinin yanında taşımaktadır Yusuf. Devrimciliği,  vefa borcunun toplumsal boyutlarına hükmettiği ölçüde Yusuf’un iç huzuru giderek artmakta, çelişkilerinden arınıp mutlu olmaktadır.

 

Ne yazık ki daha Sovyetler Birliği yıkılmamıştır ve yavrukurtların Rusya ile ticari ilişkilerini geliştirmeleri için duvarın yıkılmasını epeyce daha beklemeleri gerekecektir. Ülkenin bu koşullarında Rusça’ya duyulan ihtiyaç olsa olsa ideolojik temelden (vatan hainliği!) kaynaklanabileceğinden, Rusça edebiyat ürünleri ve özellikle sözlük bulmak mümkün olamamaktadır. Kısacası Rusça kârlı bir meşguliyet, meziyet değildir. Kim niye talep etsin ki? Rusya’nın ticari kapasitesi hakkındaki bütün tevatür, Almancılarımızın doğu blokundan geçerken üretip sözlü edebiyatımızın bir parçası yaptıkları sakız ve çikolata hikâyelerinden benzeştirilerek üretilmektedir. Bu da Rusça’nın gelişip benimsenmesi için yeterli bir zemin sunmaz. O dönemler için, “neden Rusça öğreniyorsun” sorusunun, ancak birkaç karşılığı bulunabilmektedir. Kısacası, Yusuf’un bir yerlerde Rusça sözlük bulup Rus Dili çalışması mümkün olmamaktadır. Rusça öğrenmek için aynı bölüme kayıt yaptıran gizli devlet görevlilerinden sözlük isteyecek değildir ya! Kütüphanedeki birkaç eski sözlük, ne talebe yanıt vermektedir ne de yeterli gelişkinliktedir. Yusuf’un ne yapıp edip sözlük bulma telaşı her geçen gün artmaktadır.

Aklına Sovyetler Birliği büyükelçiliğine gidip sözlük istemek gelir ve gider de. Ama şu işe bakın ki elçiliktekiler, karşı casusluk hastalığına tutulurlar. Elçilik mensupları, muhtemelen, Yusuf’un devlet görevlisi olabileceğinden kuşkulanmış olacaklar ki, kendilerinde sözlük olmadığını söylerler. Son Türk devletinin bu cevval ajanını bertaraf ettiklerini düşünmüş olsalar gerek! Yusuf durumu sezinler; sinirlenir ama çaresiz geri döner. Birkaç gün aradan sonra kendini toparlar. Bir daha gidecek, durumu sakin sakin anlatacak ve elçiliktekileri ikna edecektir, kararlıdır. Tekrar elçiliğe gittiğinde ise Yusuf’un bu kararlılığı hiçbir işe yaramaz; aynı senaryo bir fazlasıyla tekrarlanır. Elçiliği takip etmekte olan polisler, Yusuf’un ikinci kez “komünistlerle” görüşmesinden o dönem için çıkarılması gereken tek sonucu acilen ve büyük bir başarı ile çıkarırlar! Yusuf komünistlerin, Sovyetler Birliği’nin ajanıdır!

Belki ödül belki de terfi almak için aceleyle hazırlanan raporlar, bu vatan haini için fazla delil aramaya gerek duymaz. Polisler, Yusuf’un sahiplendiği siyasi çizginin Sovyetler Birliği’ne eleştirel yaklaştığını, Sovyetler Birliği’nin ise zaten kendini eleştirenlerle işinin olmadığı gibi, böylelerinin yönelttiği eleştirilere hiç de tahammüllü davranmadığını ya bilmezler ya da bilmezden gelirler. Yusuf’un siyasi çizgisinin Sovyetler Birliğine, Çin ya da Arnavutluk kadar uzak durduğunu, daha çok Küba’ya ve Latin Amerika gerilla hareketlerine sempati duyduğunu rapora eklemezler. Zaten bu meseleler de konumuz açısından ayrıntı kaçmaktadır. Bu hususlar olsa olsa raporun ana fikrini bulanıklaştıracak ve Yusuf gibilerinin kendilerini gizleyebilmeleri için işlev görebilecek, bu nedenle de dikkate alınmaması gereken ayrıntılardır! Raporları hazırlayanlar işlerini yapmaktadırlar ve bunun karşılığında alınacak bir terfi Yusuf’un hayatının anlamını hesap edecek değildir. Uzman polislerimizin maaşlarının artması durumunda cepleri, Ulus’un gözde gazinolarında çalışan şarkıcı kadınların göğüslerine birkaç on lira sıkıştıracak kadar bollaşacaktır. Bu da az şey midir? Yusuf’un hayatı Ulus’un ara sokaklarında kaybedilecek bozuk para kadar değerli değildir onlar için.  Polisler, sevinçli bir telaşla raporlarını hazırlar. Raporlar doğrultusunda Yusuf’un takibe alınması da takibin ürününü vermesi de gecikmez! Zaten solcudur ve takip, Tuzluçayır’daki her çalışmada biraz da onun emeğinin olmasını, muhtemelen ‘her taşın altında’ diye kayda geçirir. Yusuf kısa süre sonra kendisini gözaltında bulur. Yıl 1978’dir…

İlk kez gözaltındadır. Tedirgindir. Önce, kendisine siyasi çalışmaları ile ilgili sorular yöneltileceğini düşünür. Tedirginliğinin kaynağında esas olarak siyasi ortaklarına, yoldaşlarına zarar verebileceği duygusu vardır. Fakat sorgu, Sovyet Büyükelçiliğine neden gidip geldiği, kimlerle nasıl ilişkide olduğu, vatanın ne kadarını ve kaça sattığını öğrenmeye doğru evrilince, garip bir şekilde rahatlar. Psikolojik olarak kendisini güvenceye almış, tedirgin olduğu alandan uzaklaşılmıştır. Varsın işkencenin şiddeti artsın, varsın süre uzasın! Gözaltında işkence birkaç ay sürer. Yusuf ısrarla büyükelçiliğe sözlük istemek için gittiğini söyler. Söyleyecek başka bir şeyi yoktur. Polisler için Yusuf’un direnmesi, yine esas olarak onun iyi bir ajan olmasının kanıtından başka bir şey değildir. Belki birkaç polisin kafasında Yusuf’un ajan olmayabileceği ihtimali belirmiştir, bunu bilemeyiz ama onlar için ajanın ve komplonun ortaya çıkarılması her şeyden önce gelmektedir ve Ankara Emniyeti, ortaçağ engizisyonundan farklı olarak, işkencede konuşmayan solculara suçsuz değil, “iflah olmaz” etiketi yapıştırmaktadır.

Yusuf gözaltından perişan halde çıkmasına rağmen arkadaşları tarafından kısa sayılabilecek bir sürede tedavi edilir; çok geçmeden iyileşir ve çalışmalarına geri döner. Ne Sovyet elçiliğinin ne polislerin ne de yoldaşlarının Yusuf hakkındaki görüşleri değişir; görüşler birbirine değmeden kendi çizgilerinde ilerler. 1979 ve 80 yılları boyunca ve her şeye rağmen Yusuf, Rusça’sını İngilizcesinden daha iyi bir noktaya getirir. Üstelik hala bir sözlüğü yoktur. Kütüphanedeki eski tarihli birkaç sözlük en çok Yusuf’un elinde hırpalanmaktadır.

Geçen yıllar boyunca siyasi ortaklarından Adalı ile aynı semtte birçok çalışma yapmış aynı mücadelenin şurası ya da burasında yürürken, hep birbirlerini kollamış, aralarında yoldaşça bir dayanışma ve sevgi oluşmuştur. Adalı 1980 yılı boyunca boynundaki idam ipi ile cezaevinde yatmaktadır. Bundan en çok etkilenenlerden biri de Yusuf’tur. Adalı’nın asılmasını engellemek için kampanyanın yürütüldüğü, siyasi çalışmalar yapıldığı sırada, ülkenin birçok yerinde sıkıyönetim yürürlüktedir. Siyasi çizgi bir darbe teşhisi yapmış, kendini korumak için geri çekilme taktiğini uygulamaya çalışmaktadır. Adalı ise askeri diktatörlüğün ipe çekeceği ilk devrimci olacağından ve bu ihtimal, o zamanlar kuvvetle belirdiğinden, Adalı’nın iradesinin kırılması amacıyla bütün polis ve sıkıyönetim erbabı işbirliği halinde çalışmaktadır. Adalı göz önünde olmayan cezaevlerine gönderilmektetir. Direncinin kırılması ve idama eğik gönderilebilmesi darbeciler için önemli bir ayrıntı olarak düşünülmüş ve yürürlüğe konulmuştur. Herkes üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirir! Polisler de Adalı da…

Askeri diktatörlüğün ilk sabahı her şey birbirine girer. Siyasi çalışmalar askıya alınmıştır. Tabanda süren çalışmalardan bir kaçı ise yine tabanın insiyatifi ile devam eder. Bunlardan biri de Tuzluçayır’da süren “İdama Hayır” kampanyasıdır. Yusuf, bu çalışmalara aktif olarak katılmaktadır. Ekim ayı içinde bölgede gerçekleştirilecek duvar yazılamalardan biri için ekip oluşturulur. Ekip’in koruması olarak görev yapacak olan ise Yusuf’tur. Kuşanır ve belirtilen saatte Dikimevi sırtlarında uygun bir yere yerleşir. Yazıcılar duvara koskoca harflerle sloganlar yazarken, bir tek Adalı isminin güzel yazılıp yazılmadığına bakmak için çevreyi gözetlemeye ara veren Yusuf, bağrışmalarla birlikte bakışlarını sokak başındaki hareketliliğe çevirir. Jandarma timleri ve polis geldiğinde, ki onlar artık her yerdedir, Yusuf arkadaşlarını kaçmaları için uyaracak zamanı ancak bulabilmiştir. Kendisi ise kaçışın güvenliğini sağlamak için oradadır; çatışma başlar. Çatışmada bacağından yara alır. Yarası ağırdır, G3 kurşunu delmiştir bacağını. Jandarma çavuşlarından birisi Yusuf’un başına gelir, kasaturasını yaranın içine sokar ve döndürür. Yusuf bayılmadan önce arkadaşlarının uzaklaşıp uzaklaşamadıklarını, uzaklaşmışlarsa ne kadar uzaklaşabildiklerini düşünmektedir. İkinci kez ve yaralı gözaltına alınan Yusuf hiç kendinde değildir; kendine geldiği anlarda da ilk gözaltına alındığından daha derin bir tedirginlik duymaktadır. Giderek öldürücü bir soğuk vücudunu daha çok halsizleştirmektedir. Uzun süredir birçok ileri yoldaşın ortalıkta gözükmemesini, bu seferki tufanın güç atlatılacağına yormasının ne kadar doğru olduğunu düşünür. Darbe sabahından bu yana çok şeyin değiştiğini ve bu sefer gelen karabasanın uzun süreceğini hissetmiştir hissetmesine ya! Baygın olmadığı anlarda, Adalı’yı artık kurtaramayacakları fikri, ayağına giren kasaturadan daha çok acıtmaktadır Yusuf’u. Bu fikirle birlikte belleği sık sık bulanır… Birkaç saatlik sorgudan sonra kan kaybından nabzı alınamayacak duruma gelir. Sorgucular, ellerinde Yusuf gibi çok tutuklu bulunduğundan olsa gerek, her zamankinden çok daha rahat ve hoyrat davranmaktadırlar; hem aceleleri hem de çok işleri vardır.

Yusuf’un tedirginliği, öldü diye polisler tarafından götürülüp atıldığı morgun soğuk raflarına çekilmiş, gittikçe yok olmakta olan nabız atışlarında yaşamaktadır. Yusuf hiç bilmediği soğuk bir iklime ilerlemekte, yaşamla bağı sona ermektedir.

Arkadaşları Yusuf’un telaşına düşüp araştırmaya başlamışlardır. Tabi dönemin koşullarında polisin, askerin gözaltına aldığı, hem de çatışmada yaralı ele geçirdiği birini aramak ne kadar mümkünse o kadar. Yine de bütün ilişkiler devreye sokulmuştur; hastahanelerdeki personel bağlantıları, karakoldaki bekçiler, diktatörlüğün haşmetinden ürküp geri çekilmemiş ne kadar ilişki varsa hepsine haber salınır. Haber beklenen ve arananlar listesinde Yusuf da vardır artık… Şans bu ya, Yusuf’u tanıyan bir hastahane hizmetlisi, O’na benzetebildiği birinin morga getirilip bırakıldığı haberini ilgili yerlere gönderir. Haber ulaşır ulaşmaz gizlice ve uygun bir şekilde morga girilir. Yusuf’un bedeni soğumuştur ama öldüğüne inanmak istemeyen yoldaşları, arada bir cılızca atan nabzını fark eder etmez, yüklenirler Yusuf’u, doğruca Tuzluçayır’a… Hızlı davranılır,  sağlıkçı ilişkileri tekrar devreye girer, yeni bir gecekondu ayarlanır ve Yusuf’un arada bir atan nabzı yakalanıp, soğumuş bedeni elbirliği ile sağaltılır. Hem Eylül diktatörlüğü hem de Tuzluçayır koşulları düşünülürse, bir insanı ölümün kıyısından döndürmek, herkes için bir insanı sağaltmaktan çok daha fazla bir şeydir.

Aradan üç beş ay daha geçmiştir. Yusuf’un bedeni ısınıp kalp atışları düzeldikçe, bütün bir ülkenin havası soğumaya, ülkede yaşamın egemen olduğuna dair belirtiler bir bir geri çekilmeye, kaybolmaya başlar. Adalı idam edilmiştir. Yusuf bu haberi iyileştikten sonra öğrenecektir ama evden çıkması yoldaşlarınca yasaklanmıştır. En çok bu karara itiraz eder. Arada sırada, çok geç olmayan saatlerde çıkıp bazı evlere ve bazı kahvehanelere uğrar. Bunun dışında karara uyduğu bile söylenebilir.

Sonbahar, Ankara’nın eylül güzelliğinden gittikçe uzaklaşmakta, kışa duracağı günlerin soğukluğunu taşıyıp getirdikçe kendisini bilinmez köşelere gizlemektedir. Tuzluçayır gecekonduları, bu sefer, duvarlarını hiç olmadığı kadar çok üşütecek, tanımadıkları bir soğukla karşı karşıyadır. Bu gecekondulardan birinin içinde ısınmaya çalışan Yusuf, üç gündür evden çıkmamıştır.

Gecekondunun kapısı gürültü ile kırıldığında ayağa kalkar. İçeriye soğukla birlikte giren polisler, karşılarında morgda kaybolduğu rapor edilen cesedi canlanmış bulurlar. Yusuf, morgdaki soğukluğu bütün hücrelerinde hisseder ve belki de bu yüzden soğukkanlılıkla karşı koymaya çalışır. Kafasına insafsızca indirilen cop ve tabanca kabzaları etkisini gösterir. Yusuf bayılır… Polisler Yusuf’u mutfağın içine çekerler. Polislerden birisi, Yusuf’un arkadaşlarından birinin üç gün önce getirdiği tüp gazı kaldırır ve yeterince ağır bulur. Bu onlar için iyi haberdir… Kurşun harcamayacaklardır. Tüp gaz Yusuf’un kafasına birkaç kez hızla kaldırılıp vurulur. Sonrasında aynı tüp gazın vanasını açıp, kapıyı çekip giderler. Kafasından sızan kanın içinde baygın yatan Yusuf, derin derin zehir solumaktadır artık.

Üç gündür Yusuf’tan haber almayan arkadaşları meraktadırlar. Yusuf’u ziyaret edip, nasıl olduğuna bakmak için eve akşam saatlerinde uğrayan bir ortağı, kapının zorlanarak kırılmış olduğunu anladığı an, burnuna gelen tüp gaz kokusunu fark eder. Mutfakta Yusuf’u bulduğunda, nabzının arada sırada ve belli belirsiz atmaya çalıştığını fark eder. Nabzı yok olmak üzeredir. Arkadaşı Yusuf’u dışarıya, temiz ve soğuk havaya çıkarır. Bu Yusuf’u kendine getirmek için yeterli değildir. Yine ilişkiler, sağlıkçılar devreye girer. Yusuf’un nabzı uzun uğraşlardan sonra tekrar yakalandığında ise kendinden geçtiği, kendine gelemediği ve hiçbir şeyi anımsamadığı anlaşılacaktır.

Hafıza kaybı, onun yaşamı boyunca en yakın arkadaşı olmuştur artık! Yusuf, şimdi bunun bile farkında değildir. Zaman zaman hafızasından kopup gelen görüntüler, geçmişin kareleri, O’nun gelip geçici misafirleridir. Belleğinin derinlerinde bir yerlerinde hep onları bekler bir ruh halidir Yusuf’un hafıza kaybı… Yusuf, içinde bulunduğu kendi gerçeğini bu misafirleri nedeniyle anlayabildiği ender anları beklemektedir, beklediğini bilmeden; misafirlerine belki de bu nedenle çok iyi davranmaktadır.

Artık öğrenmiş olduğu Rusça’sını nerede kullanacağını bilmediği, hatta neden öğrendiğini bile anımsayamadığı yaşamının geri kalanında iki şey hayatının yönünü belirlemesinde yardımcı olur. Biri Sivas’taki köyüdür. Sivasta’ki köyünü ve ailesini her şeye rağmen unutmamıştır. Kafasına indirilen darbeler de, ciğerine soluduğu zehir de köyünü ve ailesini unutmasını, onları hafızasından silmeyi başaramamıştır. Her şeyi unuttuğunda bile köyünün yolunu bulur. İkinci sabiti ise yoldaşlarıdır. Köyü ve ailesi kadar olmasa da yoldaşları olduğunu ve onlarla siyasi çalışmalar yaptıklarını belli belirsiz söyleyip durur. Ama onlar kimdir, isimleri nelerdir, hangi evlerde, hangi fabrikalarda bulunurlar, işte bunları çok seyrek anımsar. Hafızasının geri geldiği zamanlarda ise, koşarak gider Ankara’nın Tuzluçayır semtine. “Çalışmalıyım, beni görevlendirin” der hafızasına geri gelen dostlarına. Dostları hafızasından geri gittiğinde ise, muhtemelen birkaç gündür bulunduğu Tuzluçayır semtinde kimlerle görüştüğünü, neler yaptığını unutuverir. Ya soğukça el sıkışıp ayrıldığı birileridir onun için artık dostları bir daha anımsayıncaya kadar ya da olmayacak bir sonraki anımsamanın son misafirleri. Yusuf Sivas otobüsünde sessizce yol almaktadır.

Yıllar bu gel gitlerle geçer. Yusuf uzun yıllar boyunca Ankara’nın yolunu unutur. En son 1996 yılında siyasi çalışmalara katılmak amacıyla Sivas’tan kalkıp yine Tuzluçayır’a gelen Yusuf, sonunda geri dönmemeye kararlıdır! Dostları, belki de bu sefer O’nun hafızasına daha fazla güvenebileceklerini düşünürler. Her şeye rağmen, Yusuf’un kalması için tutulan gecekondu evi ile Yusuf’un gidip geldiği yerlerdeki bütün elektrik direklerine, bütün çöp kutularına kırmızı boya ile kocaman çarpı işaretleri koyulur. Hafızası uçup gittiğinde Sivas otobüsüne binmeden önce, bir zahmetle bu kırmızı çarpıları anımsaması için uzun uzun telkinlerde bulunulur Yusuf’a. Aradan iki hafta geçtiğinde, belki de Yusuf’un hafızasına daha fazla güvenebileceklerini düşünmeye başlamışken, tam da o anda, Yusuf yine kaybolur. Bu sefer artık onun için yabancı birilerinin soğuk el sallamalarını da bırakmıştır geride. Köyüne geri dönmüştür… Kırmızı çarpı işaretleri ve Yusuf’un gecekondusu, sessizlik içinde uzunca bir süre bekler. Kimse ne yapacağını bilememektedir.

Kırmızıçizgilerle yapılmış kocaman çarpı işaretleri her mevsim biraz daha soluklaşır; yıkılan binalar, kaybolan bahçe duvarları, yeni açılan yollarla birlikte kentin sürekli değişen haritasında artık kırmızıçizgiler kimseleri Yusuf’un gecekondusuna götürmez olmuştur.

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük narçiçekleri ürpeririken
Gidersen kim sularü fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca
Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Bir de seni ekliyorum susuşlarıma

 

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam
Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylanı sessizliği olur burada aşklar

 

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu_ şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık
Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan_ olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine
Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde

Ahmet Telli

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>