MEMLEKET HASRETİ…

0 yorum
MEMLEKET HASRETİ…

NİHAT OKUMUŞ – İSTANBUL -

(İnsan memleketini niye sever?)

Vizontele filminin bir sahnesinde, Belediye Başkanı, mikrofonda halka seslenerek  soruyor…
-“Bir insan memleketini niye sever?”
Birkaç saniye bekledikten sonra cevabı yine kendisi veriyor…
-“ Çaresi yoktur da ondan.”


Bu replik, yıllardır içimdeki hasreti her an körüklüyor. Ve ne zaman Alaçam’ımı özlesem aklıma hep bu replik gelir.
Bu replik, ÇARESİZLİĞİ anlatıyor… Bir cümle ile…
İnsan çaresizlikten memleketini sever mi?
Sever sever… Hem de çok sever.
Memleketimden ayrılalı 40 yılı geçmiş… Her üniversite mezunu gibi ben de ekmeğimi Alaçam’ın dışında bulmuş ve oralara yerleşmişim. Ekmeğini yediğim yerler benim ikinci memleketim olmuş. Çocuklarım Alaçam dışında doğmuş ve sadece birkaç kez “misafir” olarak gelmişler “babalarının memleketine”.
Kendi kendime hep sormuşumdur… Üniversiteyi bitirip, mesleğini memleketi Alaçam’da yapan varmı?
Sanırım yoktur. Olamazda. İhtisasıyla ilgili Alaçam’da yapacağı hiçbir şey yok. Sadece ticaret yapabilir, bunun için de üniversite bitirmeye gerek yok.
Olsa olsa yıllar sonra emekliliğini geçirmek ve yılların özlemini biraz olsun dindirmek için memleketine kesin dönüş yapıp, kalan ömrünü orada tamamlamak için tekrar yerleşenler vardır.
Bizler niçin gurbet ellerdeyiz? Neden Ekmeğimizi oralarda aradık? Memleketimde harcayacağım parayı neden oralarda harcadım? Neden benim de memleketime 3-5 kuruş katkım olmasın? Bunu neden yapamadık?
Cevap  hazır…
“ Çaresi yoktu da ondan.”
Öyle anlar oldu ki, yıllarca yaz tatili için bile gelemedik. Ekmek parası… Elin adamı  veriyor, ama alıyor da… Belki de bu nedenle memleketinde hasret giderenlerin en şanssızıyım ben. 40 yılda 5 defa gidemedim Alaçam’ıma… Arkadaşlarım benden Alaçam’ı anlatmamı isterler… Onlara iki cümle ile anlatırım Alaçam’ı.
Birincisi;
“Coğrafyasıyla, doğal güzelliğiyle, insanıyla Kuzeyin CENNETİDİR.”
İkincisi;
“Ekonomik olarak da Kuzeyin HAKKARİSİ’DİR.”


En son 2003 yılında gittim Alaçam’ıma… Ankara’dan arabamızla Dayıoğlu Salih (Zeki Yiğit), Recai (Cengiz) eniştem ve ben…
İstikamet ALAÇAM demiştik…
Sanırım ikindi vakti gibi Alaçam’daydık. Eniştem bizi meydandaki taksi durağında bıraktı ve  “telefonlaşırız” diyerek ayrıldı.
Bir de ne göreyim? Bizim Mümin (Cengiz) orada!… Derin bir oh çektim. Çayımızı içip laflarken, kimi görüyorum? Hasan Uysal…
Sevgili Kardeşimle sarılıp koklaştık. Biraz soluklandıktan sonra kendimizi sevgili Derya’nın köşedeki ofisinde bulduk. Daha konuşmaya başlamadan 1968 yılında Gümenez’de (Yakakent) sahile kurduğumuz çadırı ve o anları belgeleyen fotoğrafları göstermişti. Hayretler içerisinde kalmıştım. 35 senedir o fotoğrafları saklamış ve her an göreceği, göstereceği çekmecesinde saklıyordu…
Kimler yoktu ki o çadırda? Derya, ben, Rahmetli Gencay Kıyıcı, sevgili Kardeşim Fazıl İçel, Hasan Uysal, Rahmetli olduğunu öğrendiğim Erhan Baripoğlu… Gümenez’e ilk çadır kuran kişiler olarak da tarihe geçtik sanırım.
Neyse biz kaldığımız yerden devam edelim…
Derya’nın ofisinde muhabbeti bitirdikten sonra Recai eniştemin evinde dinlenmeye çekildik. Yol yorgunuyduk. Dinlenip, ertesi gün mutlaka görmek istediğim, iki yıl öğretmenlik yaptığım  KIZLAN köyüne gitmek istiyordum. Doya doya iki yıl öğretmenlik yaptığım köyün tek kahvehane sahibi ATIF (Acar) abiyi, hala oradaysa Kaşif Hocayı, ismini hatırlayamadığım ama çok sevdiğim Ormancı ağabeyimi (oğlu Mehmet talebemdi) ve tabiî ki görebilirsem talebelerimi görmek istiyordum.
Ertesi sabah Derya ile konuşarak programımı söyledim… O’ da gerekli malzemeleri (et, 70’lik, meze ve benzerleri) arabasına atarak 2 araba KIZLAN’a yola koyulduk. Sanırım Kızlan’a 4-5 km kala sağda suyu olan mükemmel bir yerde oturmaya karar verildi. Onlar mangal hazırlığı yaparken bende Dayıoğlu Salih’le Kızlan’a gittim. Kahvehanenin önünde durdum. Köylülerim 06 plaka arabayı görünce heyecanlanmış olacaklar ki ayaklanıp  bize doğru geldiler.
Selam, sabah hoşbeşten sonra konuya girerek Atıf abiyi nasıl bulabileceğimi sordum… 40 yaşlarında birisi sordu…
-“Ne yapacaksın Atıf’ı?”
Beklediğim bir soruydu…
-“Ben 1969-1970 yıllarında burada öğretmenlik yaptım.”
Tekrar sordu…
-“Adın ne senin?”
-“Nihat” dedim… Hemen tekrar sordu.
-“Nihat Okumuş’mu?”
Donup kalmıştım. Dayıoğlu Salih’le göz göze geldik. Şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemedim. Çok heyecanlanmıştım. Adam bak yahu… 35 yıl sonra beni SOYADIMLA  söylüyordu.
Çok heyecanlanmıştım. Titreyerek sordum…
-“ Sen kimsin, benim talebemmiydin?”
-“ Hayır Hocam… Ben Atıf’ın yeğeniyim. Ben okulda size yetişemedim… Ben okulu bıraktım siz geldiniz”.
-“ 35 yıl sonra Soyadımı nasıl söyledin? İnanamıyorum!
Cevabı çok netti…
-“ Kaç yıl geçtiğini bilmem de Hoca, biz sizi sık sık anıyoruz.”
Gururlanmıştım… Hiç bu kadar duygulandığımı hatırlamıyordum. Adam 35 yıl sonra benim soyadımla hatırlıyordu. Cumhurbaşkanı kim diye sorsan “soyadıyla” bilemeyebilirdi…
Dayısı Atıf’a götürdü beni. Atıf abim hafızasını kaybetmişti. Beni ve 35 yıl öncesine ait hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Ama 35 yıl önceki gülüşleri hala yüzündeydi. Ayranını içip biraz sohbet ettik. Atıf abinin dışında kimseyi de göremedim… Ormancı ağabeyimiz de Kızlandan ayrılmıştı.
Duygu dolu olarak Kızlan’dan ayrıldık ve Derya’lara katıldık.
Herşey mükemmeldi… Rahmetli olduğunu öğrendiğim Sabahattin abimiz ve diğerleri ile mükemmel bir gün geçirdik. Sohbetin büyük kısmı FENERBAHÇE üzerineydi. Hatta onlara ALAÇAM FENERBAHÇELİLER DERNEĞİ’ni kurun, ben size tüzük örneği de gönderirim demiştim. Başkanımız Aziz Yıldırım başkanımız ve ekibi Samsun’a geldiklerinde Alaçam’ımıza gelerek açılışını da yaparlar dedim ve sevgili Derya’ya kurucu 2. Başkanı olduğum BAŞKENT FENERBAHÇELİLER DERNEĞİ’nin tüzüğünü gönderdim… Ama sanırım olmadı, kuramadılar.
Derya akşam programını da yapmıştı. F.Bahçe-G.Antep maçı için yerimizi de ayırtmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam Geveci’lerin binasının yanında, Lig TV yayını yapan üst kat meyhanede yerimizi ayırtmıştı.
İlk yarı bittiğinde 3-0 yeniktik. Karşı masalardaki rakip taraftarlardan nasibimizi alıyorduk… Devre arasında Dayıoğlu ile dışarıya çıkarak bir diğer meyhaneye takıldık. Orada Ruhi (Atom) ve Mümin Öztürk kardeşleri gördüm. Onlarla da hasret giderdim. Birer bira içiminden sonra tekrar görüşmek üzere maçın ikinci yarısına uzandım…
İkinci yarı muhteşemdi. Derya’nın benim ve diğer Fenerbahçelilerin mutluluğuna diyecek yoktu… 4 attık ve maçı 4-3 kazandık. Eve nasıl gittiğimi bilmiyorum. Belki de hayatımın en anlamlı, en dolu, en heyecanlı günlerinden birini yaşamıştım.
Ertesi gün veda ziyaretleri vardı. Günün Belediye Başkanı Sevgili Fırat Başkanımız ziyaret ettikten sonra, en çok görmek istediğim kişi Fazıl Kardeşimi görmek istedim. Biraz rahatsız olduğu söylendi. Göremedim. En çok görmek istediğim, en çok özlediğim kişi O… Onun yanaklarından öpüyorum. Allah izin verirse, bundan sonraki ilk gelişimde göreceğim ilk kişi olacak.
Başta sevgili Mümin olmak üzere, ilk uğrağımız taksi durağındakilere veda ettikten sonra ileri vitese takarak bir daha görüşebilmek umuduyla Alaçam’ımıza  veda ettik.
Herşey için teşekkürler Derya Kardeşim… Yanaklarından öpüyorum.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>