<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Memleket Mektubu &#187; DEFTER</title>
	<atom:link href="http://www.memleketmektubu.com/category/defter/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.memleketmektubu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2010 07:24:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>16. mektup</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/16-mektup/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=16-mektup</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/16-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:37:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=343</guid>
		<description><![CDATA[
GERİYE NE KALDI!
binalar da insanlar gibi göçüp gidiyor&#8230; yerinde değil hiçbir şey&#8230; bu fotoğrafa bakan 80’li yıllarda doğan biri -ki alaçamlı- buranın alaçam olduğuna inanmaz&#8230; eski belediye binası ve parkı..
ve kentin tarihi fotoğraflarda kalmış sanki&#8230;
O kadar uzak&#8230;
aziz dostum,
yine yeni bir mektup&#8230;
bir seneden fazla bir zamandır, ne sesimiz çıktı ne birbirimizden haberimiz oldu&#8230; elimizden geldiğince aklımızdan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-full wp-image-348 alignright" style="margin: 10px;" title="16-mektupkapak" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-mektupkapak1.jpg" alt="16-mektupkapak" width="357" height="500" /></p>
<h3>GERİYE NE KALDI!</h3>
<blockquote><p>binalar da insanlar gibi göçüp gidiyor&#8230; yerinde değil hiçbir şey&#8230; bu fotoğrafa bakan 80’li yıllarda doğan biri -ki alaçamlı- buranın alaçam olduğuna inanmaz&#8230; eski belediye binası ve parkı..<br />
ve kentin tarihi fotoğraflarda kalmış sanki&#8230;</p>
<p>O kadar uzak&#8230;</p>
<p>aziz dostum,<br />
yine yeni bir mektup&#8230;<br />
bir seneden fazla bir zamandır, ne sesimiz çıktı ne birbirimizden haberimiz oldu&#8230; elimizden geldiğince aklımızdan çıkarmadık memleketi&#8230; biz memlekete ne kadar yakın dursak, memleket bizden uzaklaşıyor&#8230; niye bilmem! elimizden geldiğince memleketi ve memleketdekileri düşünüp duruyoruz&#8230; belki de memlekettekilerden daha çok&#8230; memleketimizi çok seviyoruz bunun nedeni&#8230;<br />
memleketin havasını, suyunu, insanlarını yaşıyoruz gurbette&#8230; iki kişi bir araya gelmiyelim, hemen başlıyoruz bizim oraların sorunlarını konuşmaya&#8230; memleketin dertlerini taşımak&#8230; bizimkisi&#8230;<br />
sorunlarımız yok da ondan mı memleketin sorunlarını dert ediyoruz?<br />
çünkü bizim sorunlarımız memleketin sorunlarından ayrı değil onun için&#8230; geçim derdi memleketin sorunlarından ayrı değil&#8230; çevremizde yaşanan onca olumsuzluk ta&#8230; geçim derdinin çözümü memlekettekilerin dertlerinin çözümüyle mümkün&#8230; herşeyi bırakıp dönmekle çözülmeyecek tabi bunlar, çözüm; bilgiyle, görgüyle olacaktır&#8230;<br />
yıllar önce konuştuklarımızı şimdi birileri yapıyor&#8230; biz yine konuşuyoruz bu mektuplarda, bu sayfalarda, ulaşsın istiyoruz dostlarımıza&#8230;<br />
konuşuyoruz, öneriyoruz&#8230;<br />
Hadi büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden&#8230;</p></blockquote>
<p><strong><em>Her sevda</em></strong></p>
<p><strong><em>Her sevda başlangıçtır bir yenisine<br />
Öteki başkaldırır daha bitmeden biri<br />
Biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece.</em></strong></p>
<p><strong><em>Baksak ki unutmuşuz günün birinde her şeyi<br />
Ne o sevdalar, ne ölümsüz sözler kalmış<br />
Toplasak toplasak hepsini işte<br />
Onca sevda bir sevdayı yaratmış<br />
Döner durur başımızın üstünde<br />
Gözlerden ağızlardan saçlardan<br />
Ellerden omuzlardan yapılmış bir hâle.</em></strong></p>
<p><strong><em>Ve çınlar herbiri bir silahın yankısı gibi<br />
Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe.</em></strong></p>
<p><strong><em>Edip Cansever</em></strong></p>
<blockquote><p>kuzeyde tütün<br />
Memleket Mektubu</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/16-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Dondurma sapı’ ve ‘statü’</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98dondurma-sapi%e2%80%99-ve-%e2%80%98statu%e2%80%99/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%2598dondurma-sapi%25e2%2580%2599-ve-%25e2%2580%2598statu%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98dondurma-sapi%e2%80%99-ve-%e2%80%98statu%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:11:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=323</guid>
		<description><![CDATA[ &#8211; ANDAÇ ÇELİK -

Göğe doğru genişlemeye başlayan şehirlerin, sahte kalabalıkları arasında kaldırımlara sıkışmış çocuklara rastlamak pek de zor görünmüyor. Ne seslerden kaçabiliyorlar ne de her sokakta sıklıkla oynanan -salonlardan alıştığımız üzre- seyircisiz ve mütemadiyen herkesin bir role sahip olduğu tiyatro oyunlarından. Bütün bunların arasında sıkışmış ve olabildiğince kısıtlayarak hareket kabiliyetlerini, tiyatro oyunlarından bağımsız yaratıyorlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h4><strong><em> &#8211; ANDAÇ ÇELİK -</em></strong></h4>
<p><img class="alignright size-full wp-image-324" title="16-andac" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-andac.jpg" alt="16-andac" width="400" height="297" /><br />
Göğe doğru genişlemeye başlayan şehirlerin, sahte kalabalıkları arasında kaldırımlara sıkışmış çocuklara rastlamak pek de zor görünmüyor. Ne seslerden kaçabiliyorlar ne de her sokakta sıklıkla oynanan -salonlardan alıştığımız üzre- seyircisiz ve mütemadiyen herkesin bir role sahip olduğu tiyatro oyunlarından. Bütün bunların arasında sıkışmış ve olabildiğince kısıtlayarak hareket kabiliyetlerini, tiyatro oyunlarından bağımsız yaratıyorlar çocukça oyunlarını. Bir komşuyu rahatsız etmek, bir arabanın altında bırakmak kaygısıyla bedenlerini ve hiç farkında olmadıkları yakın gelecekte çıkar gözetmeksizin hiç bir oyun oynayamayacakları düşüncesinden uzak devam ediyorlar oyunlarına, ben yazımı yazarken&#8230;<br />
Bizim de ‘dombiliç’ lerimiz, ‘toplu saklambaç’ larımız, ‘zaldır zumba’ larımız -biraz da şiddet içeren- , ‘gondik’ lerimiz ve daha nicesini bildiklerimiz vardı diye devam etmeyeceğim. Evet, her yerde olduğu gibi burada da oynuyor çocuklar umarsız&#8230;<br />
Bütün bunları anlatmamı istercesine karşıma çıktı ‘dondurma sapı’. Öyle bildiğimiz kara kuru çubuklardan da değil; renkli, şekilli, biraz da cicili bicili. Ama ne bir ‘enek’ kadar devingen ne de tuğla parçacıkları kadar doğanın bir parçası. Çocukların kaldırımın kenarına dizilip ellerindeki nesneyi duvara en yakın atmaya çalıştıkları bir oyunda karşılaştım ‘dondurma sapı’yla ve bu oyundaki o ‘nesne’ ydi tam da. Attıktan sonra ‘çıt’ diye yere düşüp hareketsiz kalabilen bir oyuncaktı bu. Buradaki çocukların oynamak zorunda kaldıkları cinsten, doğallıktan uzak ‘vahşi’ yaşama elverişli. Sessiz, bir o kadar hareketsiz&#8230;<br />
Yapmayacağım desem de yaptım. Çocukluğumla karşılaştırdım. Bomboş inşaatların bizim olduğunu orda yaşayacak insanları aklımıza bile getirmeden onları nasıl hoyratça kullandığımızı hatırladım. Sali(h) dayının arsasını, çamlıktaki ‘birdirbir’ leri hatırladım. Ardından bize dar gelen alanları sorguladım&#8230;<br />
Yanılmıyorsam minyatür kale futbolun kurallarını ve bu kuralların tarihsel gelişimini anlatan bir kitap yayınlanmıştı. Hepimizin bildiği belki de bazılarımızın mucidi olduğu kuralları anlatan bir kitap. Köşedeki su birikintileri yüzünden ‘üç korner bi penaltı’ lar, elektrik direklerinin yardımıyla sahanın kenarına yapışan kaleler ve nicesi&#8230; Gözümün önünde ise bu kuralların bile yardımcı olamadığı, onlara minyatür kale oynatamadığı çocuklar&#8230;<br />
Daha kötüsünü de gördüm. Bu çocuklardan birinin ‘dondurma sapı’ için ağladığını gördüm. Bu kez tüketim kültürünün bir parçası olarak karşıma çıktı ‘dondurma sapı’. Evet, bu değişmemişti. Onlar da ‘mızıkçılık’ yapıyor onlar da kavga ediyorlardı. Ama gecikmedi bir komşu teyze uyarısının gelmesi bağırışlarına. “Ağlama” dedi annesi çocuğa ve bahsettiğim o kara kuru çubuklardan getirdi. “Hayır” dedi çocuk “Bunlarla oynanmıyor ki!”. Teselliye başladı anne: “Utanmıyor musun? Bi sap için ağlanır mı? Yazık değil mi gözyaşlarına!”<br />
Ah annesi bilmiyorsun ki o sadece bir sapa ağlamıyor. Bilmiyorsun ki o bir ‘nesne’ değil bir ‘değer’. Bilmiyorsun ki yarın bir dondurma sapına daha fazla sahip olarak oyuna girmek daha kolay olacak. Bilmiyorsun ki o kendine oyun alanı, yaşam alanı yaratmaya çalışıyor. Bilmiyorsun ki o ‘sap’ lar bir araya gelince bir ‘statü’ oluşturuyor. Ve yine bilmiyorsun ki artık ‘statü’ denince akla ‘kaybedilmek istenmeyen şey’ geliyor. O da kaybetmek istemiyor&#8230;<br />
Yıllarca ‘o’nu kaybetme korkusuyla büyümüştür belki. Belki de ‘o’nun uğruna her şeyden vazgeçildiğini ama ‘o’ndan vazgeçilmediğini hissetmiştir çocuk başına. Hatta Fransız İhtilali’nden bu yana toplumsal çelişkilerin bile bu kaygıyla açıklandığı, varoluşlarını ‘o’nu korumakla anlamlandıran insanların yaşadığı bir dünyada haklıdır belki de&#8230;<br />
Ne dersin annesi; bu çocukların oyunlarını da mı biz kirlettik?</p>
<p>“Bilmem. Belki de&#8230;”</p>
<p>HAZİRAN &#8211; 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98dondurma-sapi%e2%80%99-ve-%e2%80%98statu%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki kefeli denge</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/iki-kefeli-denge/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=iki-kefeli-denge</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/iki-kefeli-denge/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 15:49:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=310</guid>
		<description><![CDATA[BELLİ Mİ OLUR BELKİ KİYAMET YAKIN!
SÜLEYMAN FELAMUR &#8211; 
Gecenin bir yarısı, Alaçam’dan Gökçeboğaz’a doğru dedemle birlikte yaya yürüyoruz. İkimizin de konuşmaya niyeti olmadığından başımız bazen gökte yıldızlarda bazen de yolun çizgisinde&#8230; ta ki değirmeni geçip köy yollarına gelene dek.
Hava soğuk, aralık ayının sonu ocak ayının başı; yılbaşı&#8230;
Üzerimize çöken üzücü olayın ağırlığını ve hayata ‘lanet olsun’u [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>BELLİ Mİ OLUR BELKİ KİYAMET YAKIN!</h3>
<h4><em>SÜLEYMAN FELAMUR &#8211; </em></h4>
<p>Gecenin bir yarısı, Alaçam’dan Gökçeboğaz’a doğru dedemle birlikte yaya yürüyoruz. İkimizin de konuşmaya niyeti olmadığından başımız bazen gökte yıldızlarda bazen de yolun çizgisinde&#8230; ta ki değirmeni geçip köy yollarına gelene dek.<br />
Hava soğuk, aralık ayının sonu ocak ayının başı; yılbaşı&#8230;<br />
Üzerimize çöken üzücü olayın ağırlığını ve hayata ‘lanet olsun’u bir kenara koyup, dedem birşeyler sormaya başladı. Kafam durmuş gibi dinlemeye başladım fakat sorduklarını da cevaplamaktan ta geri durmadım. Çoroğlu köyünün başına geldiğimizde köy yoluna bakarak şosenin karanlığa doğru giden devamında gökteki yıldızlar daha da parlaklaştı. Yanımızdan tek tük araç geçiyor, kimdir nedir sormadan yolun -asfaltın- alt tarafındaki mıcır taşlarının üstünde dengede durarak bir sonraki adımı düşünüyor gibiydik. Sessizliğin içinde ayakkabılarımızın taşla buluştuğu ve ayrıldığındaki ses var yalnızca&#8230;<br />
Soğuk içimize iyice işlemişki bir ara titremeye başladım. Ceketimin yakalarını kaldırıp, ellerimi ceketin içine soktum, kendime sarılır gibi&#8230;</p>
<div id="attachment_312" class="wp-caption alignright" style="width: 369px"><img class="size-full wp-image-312 " style="margin: 5px;" title="16-avcii" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-avcii.jpg" alt="16-avcii" width="359" height="500" /><p class="wp-caption-text">* Mitolojide, Orion çok tanınmış bir avcıdır ve kendisini öldüremeyeceği başka bir varlık olamayacağını iddia etmeye başlar. Buna çok kızan tanrıça Hera , onu sokması için bir akrep gönderir . Orion akrepi sopasıyla ezer, ama akrep, ölmeden önce Orion&#39;u ısırmayı başarır ve tabiki akrebin öldürücü zehirine fazla uzun süre dayanamaz ve ölür. Bu olaya çok üzülen yedi kız kardeşler ağlamaya başlarlar. Bu haykırışlara fazla dayanamayan büyük tanrı Zeus Orionu ve Akrebi gökyüzüne yerleştirir. Fakat Orion akrebin iğnesinin tadını unutamamış olacak ki gökyüzünde sürekli ondan kaçar: Birisi doğarken diğeri batmaktadır. Orion&#39;un diğer önemli özelliği ise bize kış takımyıldızlarının yerlerini ve sınırlarını bulmamıza yardımcı olmasıdır. Orion&#39;u birbütün olarak düşünürsek kuşağı oluşturan bir çizgi, bizi gökyüzünün en parlak yıldızı olan Sirius&#39;sa ulaştırır. Kuzey batıya yapacağımız uzatma, bizi Boğa takım yıldızının en parlak yıldızı Aldebaran&#39;na götürür. omuzundaki iki yıldızın doğrultusunda doğuya uzandığımızda ise Küçük köpek takım yıldızının en parlak yıldızı Prokyon&#39;a erişiriz.</p></div>
<p>Dedem, gökteki yıldızlardan bir grubu gösterdi; “Şunları görüyor musun?” Gösterdiği yıldızlara baktım. Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar daha bir yaklaştı. Üç yıldız bir düzlemde ya da bir sıra inci gibiydi. “Bak şu üç tane alt alta olan yıldızlara&#8230;” baktım. “Şimdi onların sağında ve solunda olanlara bak&#8230;” onlara da baktım. Alt alta olan üç yıldızın sağında ve solunda eşit uzaklıkta iki yıldız vardı. “İşte bu terazi” Gerçekten teraziye benziyordu. “Hayatta böyle birşey oğlum, terazi bozulunca herşey bozuluyor”&#8230;<br />
Dedemin doğaya ve çevreye olan sevgi ve saygısını–ki bilgisini- bildiğimden onun dediklerine inandım. Onunla çalıştığımız her zaman birşeyler öğrendim. Şimdi hatırlamakta güçlük çektiğim rüzgarları, ‘Çoban takvimi’ni, toprağın tavını birçok şeyi&#8230; Bil de yapma denilen şeyleri&#8230;<br />
Fakat dedemin gösterdiği yıldız takımının terazi değil de Orion takımyıldızı olduğunu öğrendiğimde, o gece öğrenmem gerekenin başka bir şey olduğunu farkettim: denge&#8230;<br />
Bugünlerde bizim oralarda hamsi çıkmıyor&#8230; Çıkarsa da çok pahalı&#8230; Bazıları hamsinin ‘küstüğünü’ bazı aşırı avlanma diyor neden olarak&#8230;</p>
<p>Peki nedeni bu mu!<br />
Doğrusunu baştan söylemek gerekirse, sadece bunlar değil. Artık mevsimler değişmeye başladı. Artık herkes –ki bilenler- küresel ısınmayı konuşuyor. Çoğu bilimadamı felaket uyarısı yapıyor. Tehlikeli bir safhaya gelen iklim değişikliklerine dikkat çekiyor. Türkiye’de ısının değişmesi bazı bölgelerin kuraklıkla karşı karşıya geleceğini gösteriyor.</p>
<p>Peki bu küresel ısınma ne demek?<br />
Küresel ısınma, atmosferdeki sera gazlarının normalin çok üstünde bir seviyeye çıkmasıyla dünyanın sıcaklığında meydana gelen artış. Bu artışa bağlı olarak alışılagelmiş iklim yapıları değişiyor. Bu değişim doğal bir sürecin sonucu değil, tamamen insan etkisine bağlı, nedeni endüstriyel sistem ve sanayileşme. Şu an karbondioksit ve sera gazlarındaki artış yüz binlerce yıldır olmadığı bir seviyede.</p>
<p>Bu sera gazı nedilen ‘şey’i insanoğlu nasıl üretiyor?  Sera gazlarının oluşmasının en büyük nedeni, enerji üretimi. Bu enerji politikasının nedeni mevcut endüstriyel sistem, ihtiyaçları ve onun üretimi olan tüketim toplumu. Kapitalizmin gelmiş olduğu son aşamadaki aşırı üretim ve aşırı tüketimi güdümleyen yaşam biçimi olmasaydı enerji politikaları tek suçlu olmazdı. Burada asıl sorun bugünkü kadar çok enerji üretip, tüketmek ya da bunları alternatif enerjilerden sağlamak değil de, öncelikle enerji bağımlılığını azaltmak gerekiyor. Enerji politikalarını gözden geçirmek gerekiyor. Buna bağlı olarak deniz ısısındaki değişim deniz canlılarının yerlerini değiştirmelerine neden oluyor. Malum hamsi de yer değiştiriyor. Belli ki bu aylarda zevkle ızgara yaptığımız hamsi, kuzeye doğru daha soğuk sulara doğru gidiyor, herhalde&#8230;<br />
Zaten yıllarca endüstriyel atıkların mekanı olan Karadeniz, artık insanoğlunun yaptığı her yanlışa kendince cevap veriyor; hamsi küsüyor.<br />
Doğanın dengesi, insan eliyle bozuldukça kıyamet alametleriyle hep karşılaşacağız gibi&#8230; Fakat bu bir çevre sorunu değil, politik bir sorun. Gelişmiş ülkeler hegomonik duruşlarıyla, küresel iklim değişikliğini perde arkasında bir silah olarak kullanıyor. Özellikle ABD’nin enerji kaynakları üzerindeki hegemonyası hem gökyüzünde hem yeryüzünde felakete davetiye çıkarıyor.<br />
Bu noktada ısınan kürenin sorumlusu, göç eden hamsinin sorumlusu belli gibi görünüyor&#8230;</p>
<p><em><strong>ocak &#8211; 2008</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/iki-kefeli-denge/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kum Zambağı</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kum-zambagi-pancratium-maritimum/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kum-zambagi-pancratium-maritimum</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kum-zambagi-pancratium-maritimum/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 15:36:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=300</guid>
		<description><![CDATA[
Kum Zambağı (Pancratium maritimum), Amaryllidaceae(Nergisgiller) familyasına ait, kıyı kumullarında yetişen soğanlı bir bitkidir. Çok yıllık, soğanlı, genişçe uzun şeritsi yapraklı, yaklaşık 40-45 cm boyunda, beyaz çiçekli, çiçek sayısı 3-15, koronalı, korona tepallerin 2 / 3 ü kadardır. Çiçeklenme zamanı Ağustos ve Ekim ayları arasındadır. Tüm Akdeniz ülkelerinde nesli tehlike altındadır. Batı Karadeniz sahillerinde de görülen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-full wp-image-301 alignright" style="margin: 10px;" title="16-kumzambagi" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-kumzambagi.jpg" alt="16-kumzambagi" width="550" height="440" /></p>
<blockquote><p>Kum Zambağı (Pancratium maritimum), Amaryllidaceae(Nergisgiller) familyasına ait, kıyı kumullarında yetişen soğanlı bir bitkidir. Çok yıllık, soğanlı, genişçe uzun şeritsi yapraklı, yaklaşık 40-45 cm boyunda, beyaz çiçekli, çiçek sayısı 3-15, koronalı, korona tepallerin 2 / 3 ü kadardır. Çiçeklenme zamanı Ağustos ve Ekim ayları arasındadır. Tüm Akdeniz ülkelerinde nesli tehlike altındadır. Batı Karadeniz sahillerinde de görülen kum zambaklarının ülke dışına çıkarılması suçtur. Türe yönelik en önemli tehdit, kıyı bölgelerinde hızla yayılan yazlık konutlar (yapılaşma), bilinçsiz toplama, kirlilik ve küresel ısınmadır.</p>
<p>Yapılan araştırmalar sonucunda, özellikle Karaboğaz Yakakent arasında da görülen Kum Zambağı’nın tıbbi bitki olarak da değerlendirilebileceğini gösteriyor.<br />
Son zamanlarda bu kuşakta (Yakakent Alaçam arasında) düşünülen projeler sonunda endemik bir bitki olan Kum Zambağı’nın bizim oralardan da gideceğini gösteriyor&#8230; Ne yaparız gitsin mi? kalsın mı?<br />
Valla heryerde nadir, nesli tükenen ve önemli bir bitki olduğunu söylüyorlar&#8230;<br />
Bu projelerle karşılaştırdığımızda acaba hangini tercih etsek! Ya da bir gün denize gittiğimizde bi koklasak mı? bu otun(!) burada olup olmamasının anlamı için&#8230;</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kum-zambagi-pancratium-maritimum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çükündür (Çöğündür)</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/cukundur-cogundur/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cukundur-cogundur</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/cukundur-cogundur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 15:29:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=294</guid>
		<description><![CDATA[Çükündür bir Şekerpancarıdır
HİCABİ AY -

Mart ayında tütün fideliklerinin kenarlarına ekilen şeker pancarları tütün fidesinin gelişimi için yapılan sık sulamanın da etkisiyle hızlı büyürler. Üst yapraklarına pazı denir ve çeşitli yemekler yapılır. Örneğin yeni türemiş can eriklerinin de katılmasıyla bir ekşilisi yapılır ki bu ekşiliği insanın dişini ve iliklerini sızlatır. Biz burada yeraltında bulunan köklerinden yapılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>Çükündür bir Şekerpancarıdır</h3>
<h4><strong><em>HİCABİ AY -<br />
</em></strong></h4>
<p><img class="alignright size-full wp-image-295" style="margin: 10px;" title="16-seker" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-seker.jpg" alt="16-seker" width="352" height="485" />Mart ayında tütün fideliklerinin kenarlarına ekilen şeker pancarları tütün fidesinin gelişimi için yapılan sık sulamanın da etkisiyle hızlı büyürler. Üst yapraklarına pazı denir ve çeşitli yemekler yapılır. Örneğin yeni türemiş can eriklerinin de katılmasıyla bir ekşilisi yapılır ki bu ekşiliği insanın dişini ve iliklerini sızlatır. Biz burada yeraltında bulunan köklerinden yapılan iki yiyeceğimizi anlatmaya çalışacağız.</p>
<p>Çükündür KavurmasI<br />
Topraktan taze olarak sökülen çükündürler iyice yıkanır ve saçakları ayıklanır. Sonra büyükçe bir kapla suda haşlanır. Haşlanan çükündürler sudan alınarak dışları soyulur ve rendelenir. Bir tencerede kızdırdığımız yağ ile pişene kadar karıştırılarak kavrulur. Tatlı özelliği olduğundan dolayı tuz veya baharat ilave edilmeden servis yapılır<br />
Çükündür Sİrkelİsİ<br />
Haşlanan çükündürler teker şeklinde ve iki santim kalınlığında doğranarak tuzsuz sirkeli su ile turşu şeklinde kurulur. Ve sirkeli suda bir iki hafta bekletildikten sonra tüketilmeye başlanır. Kışlık olarak da yapılır ve ilginç bir tadı olur bir nevi tadı şalgam suyunu andırır.</p>
<blockquote><p>İsmail Cem İPEKÇİ’ nin Türkiye&#8217;de Geri Kalmışlığın tarihi adlı kitabında Osmanlı&#8217;nın ekonomik düzeninden bahsedilmekte. Devletin nasıl ekilecek alanları belirlediği, satılan malların fiyatlarının devlet tarafından nasıl belirlendiği konularında bilgiler veriyor İsmail Cem (mekanı cennet olsun). Bir yerinde de yiyeceklerin birim fiyatını vermişler. Kalemlerden biri &#8220;yapraklı çöğündür&#8221; olarak geçiyor ve Türkçe açıklaması &#8220;yapraklı pancar&#8221; olarak geçiyor. Bulgaristan&#8217;da bile çükündür olarak bilinen bir şey. Ancak Osmanlı&#8217;dan yadigâr kalmış olabilir gibi geliyor bana. (http://sozluk.sourtimes.org/)</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/cukundur-cogundur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Göktaşı</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/goktasi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=goktasi</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/goktasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 15:23:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=288</guid>
		<description><![CDATA[GÜNLERDEN BİR GÜN YOLUMUZ TONYA’YA DÜŞER
Nazif Bat

Yıllar önceydi, Karadeniz sahil şehirlerine doğru, arkadaşım Hacı ile yola çıktık. O dönem tekstil pazarlaması yapıyordum, Karadeniz’e hem ticaret hem de güzel bir gezi olur diye, düşündüm, Hacı da Karadenizli olduğundan onu da aldım yanıma ve yola düştük.
Samsun’dan Giresun’a kadar bütün il, ilçe, kasaba ne varsa hepsine uğradık, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>GÜNLERDEN BİR GÜN YOLUMUZ TONYA’YA DÜŞER</h3>
<h3><em>Nazif Bat</em></h3>
<p><img class="alignright size-full wp-image-289" title="16-tonya" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-tonya.jpg" alt="16-tonya" width="400" height="272" /><br />
Yıllar önceydi, Karadeniz sahil şehirlerine doğru, arkadaşım Hacı ile yola çıktık. O dönem tekstil pazarlaması yapıyordum, Karadeniz’e hem ticaret hem de güzel bir gezi olur diye, düşündüm, Hacı da Karadenizli olduğundan onu da aldım yanıma ve yola düştük.<br />
Samsun’dan Giresun’a kadar bütün il, ilçe, kasaba ne varsa hepsine uğradık, bu arada bayağı da mal satışı yapmıştık. Yalıköy’de şahane köfte, sonra da Görele’de imansız peynirden yapılmış tereyağlı pideleri de yedik tabi ki.<br />
Gece olmuştu Trabzon&#8217;a doğru yola çıktık, Vakfıkebir’e geldiğimizde, Hacı; “buradan Tonya’ya dönelim, geceyi annemlerde geçiririz sabah Trabzon’a geçeriz” dedi ve Tonya’ya döndük, yarım saat sonra varmıştık Tonya’ya. Küçük bir meydan, etrafında az sayıda iş yerleri  vardı. Açık olan kahveye girdik Hacı’yı herkes tanıyor zaten orada, hemen bize çay ikram ettiler, dev gibi bir soba vardı kahvede kütükleri attılar içine, kemiklerimize kadar ısındık valla. Sonra ben, dışarıya çıktım etrafa bakınmak için, baktım bir berber dükkanı açık, birkaç kişi sobanın etrafında oturmuş sohbet ediyorlar. Sabah vakit kaybetmeden Trabzon’a gideriz akşamdan tıraş olayım diye düşündüm ve berbere girdim.<br />
İçerisi sıcacıktı, sobanın etrafında dört beş kişi oturuyordu, berber genç biriydi, 21-22 yaşlarında falan, sarışın güler yüzlü, samimi biriydi. “Abi hoş geldin” dedi ve hemen tıraşa başladı. Sobanın üstündeki kaynayan ıhlamurdan bana da bir ince belli bardağa ıhlamur doldurdular, çok hoşuma gitmişti. Diğer oturan gençlerden biri de gazete okuyordu, dedi ki, “Ula tuydunuz mi, kökten bir taş kopti geleyi da !” Diğer yaşlı olan amca, hemen sordu: “Ula ne diyesun, ne taşi?” Genç olan cevapladı; “emice gökten bi taş kopti, dünyaya vuracağmiş, onu yazayi gazete da !” Emice, sordu gene, “Ula ne zaman vuracağmiş;  zamani belli midur?” Genç, “emice 39 yıl sonra vuracağmiş” dedi. Emice rahatlamış bir ses tonu ile , “Ula o zaman koy kötüne gitsin da, pen zaten 79 yaşındayum, ben görmem oni da’ dedi. Herkes bir güldü sonra, berber lafa atladı, “Ula emice hep kendini tüşünisun biz ne yapacağuk?” Emice de cevap hazır “Ula o zamana kadar Amerika bir çaresini pulur, oni havada furur korkmayın uşaklar, habu dünyada bir tek  Tonya’lilar mi yaşayi da”. Gazeteyi okuyan genç atladı lafa, “Amerika vuramaymiş emice, çaresi yokmuş turdurmanin, öyle yazayi burada.”<br />
Bir sessizlik oldu birkaç saniye, sonra berber, “Ula onin bir çaresi var ama olur mi olmaz mi pilmem oni”dedi.<br />
Emice sordu hemen, “Ula berber nedur da, kim turduracak oni” dedi. Berber, “valla benim pilduğum, turdursa turdursa Allah turdurur oni, ama o da turdurmaz oni” dedi. Emice dayanamadı gene, “Ula nerden bilisun da, turdurmaz oni diyisun da” dedi.<br />
Berber, hazır cevap, hemen atladı, “Ya emice bu taşi ben mi gönderdim da, Allah gönderdi oni, eee madem turduracağıdi  oni niye  gönderdi oni da?’<br />
…………….<br />
Merakla bekliyorum, bakalım o taş dünyaya çarpacak mı ,yoksa birileri durduracak mı diye.!!!!!</p>
<p>İSTANBUL</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-290" title="16-meteor" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-meteor.jpg" alt="16-meteor" width="400" height="281" /></p>
<blockquote><p>Apophis adlı göktaşı 28 bin kilometre hızla dünyaya doğru yaklaşıyor. Uzmanlara göre, 2029&#8242;de dünyanın çok yakınından geçecek olan 25 milyon tonluk göktaşı 2036&#8242;da dünyaya çarpacak. Göktaşının rotası değiştirilemez ve korkulan olursa çarpmanın etkisiyle 65 bin atom bombasına eşdeğer bir enerji ortaya çıkacak.<br />
Uzmanlar 2036 için önlem alınması gerektiğini belirtirken, NASA, göktaşını durdurmak için yaklaşık 400 milyon dolarlık &#8220;kütleçekimli traktör&#8221; adı verilen bir proje geliştirdi. Göktaşının yanına götürülecek &#8220;Kütleçekimli traktör&#8221;,  yaratacağı kütleçekim etkisiyle cismin rotasını değiştirmesi öngörülüyor.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/goktasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>15.mektup</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98gavur-sigarasi-operasyonu%e2%80%99/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%2598gavur-sigarasi-operasyonu%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98gavur-sigarasi-operasyonu%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 17:06:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=263</guid>
		<description><![CDATA[‘GÂVUR SİGARASI OPERASYONU’
haziran 2007-15

Tekel’in önünde hatıraya durmak için kaç neden vardır?
bilinmez&#8230; fakat memlekette olmayan yabancı sigaranın kaçak olduğu dönemlerde sahillere sigara vururdu&#8230; balık gibi&#8230;
sahile düşerdi sigara paketleri, ıslak ve düzenli..
Su gider ırmak ile, taşlara vurmak ile&#8230;
Her şeye yeniden başlamak gibi&#8230; “Kaldığımız yerden”, demek doğru olmaz, biz yani kuzeyde tütün MEMLEKET MEKTUBU yazarları, sevenleri olarak hep [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>‘GÂVUR SİGARASI OPERASYONU’</p>
<p>haziran 2007-15</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-264" title="15-KUZEYDETUTUNKAPAKyazi" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-KUZEYDETUTUNKAPAKyazi.jpg" alt="15-KUZEYDETUTUNKAPAKyazi" width="582" height="712" /><br />
Tekel’in önünde hatıraya durmak için kaç neden vardır?<br />
bilinmez&#8230; fakat memlekette olmayan yabancı sigaranın kaçak olduğu dönemlerde sahillere sigara vururdu&#8230; balık gibi&#8230;<br />
sahile düşerdi sigara paketleri, ıslak ve düzenli..</p>
<p>Su gider ırmak ile, taşlara vurmak ile&#8230;</p>
<p>Her şeye yeniden başlamak gibi&#8230; “Kaldığımız yerden”, demek doğru olmaz, biz yani kuzeyde tütün MEMLEKET MEKTUBU yazarları, sevenleri olarak hep memleket mektubunun sürekliliğini yaşadık. Her gün web sitesinin ve mektupların devamı için neler yapabileceğimizi, neler yapmamız gerektiğini düşündük&#8230;</p>
<p>Bazen istediğimiz gibi gitmiyor süreç&#8230; Bahane çok, sıralamaya kalksak ağlarsınız. Öncelikle web sitesini yitirdik.  Özveri ve amatörlükle bu işlerin zor işlediğini anlamak oldu, buradan çıkaracağımız ders&#8230; Fakat biz baştan beri özveri, amatör bakışımızı yitirmemiştik, yine yitirmedik&#8230;. Bu işin özünde zaten bu var; özveri, içtenlik ve hiçbir çıkar gözetmemek&#8230; Bunları ilke olarak kabul etmeseydik köşeyi dönerdik ya da yatımız katımız olurdu.</p>
<p>Mektubun başından beri arkadaşlık kurduğumuz insanlara, dostlarımıza, doğru, içten mektup yazmanın gerekliliğini anlatmaya çalıştık, yine anlatıyoruz&#8230; Bunu amatörlükle yaparken, acemilikle hazırlanmış metinlerle değil özenle ve en iyisi olsun dediğimiz çalışmalarla mektuplarımızı zenginleştirmeyi istiyoruz. Nasıl olur ki bu? Şöyle anlatayım; bir kere web sitesi klasik bir görüntü de değil, bize yakışan renk ve içerikte -içerik ki insancıl olsun-, mektubun yazılı halinde ise bir kalite olsun&#8230; Bu zamana kadar elimizdeki kaynaklarla bunun en iyisini yaptık. Hesabımız kitabımız ortada, kaç yıldır yazışıyoruz? Bi dönüp arkaya bakmak lazım. Geldimiz noktada kaç kardeşimiz, arkadaşımız bizim yazdıklarımızdan faydalanmış, keyif almış, görmek lâzım. Bu malzemeden çok iş çıktı, bunları yazmaya kalksak “vay be!” dersiniz&#8230; Ha merak eden olursa, arasın sorsun anlatalım&#8230; Yerimiz belli, yurdumuz belli..</p>
<p>Özetle hikâye şudur, site ayakta; www.kuzeydetutun.net, mektup elinizde okumaktasınız&#8230; Gerisi sizin işiniz, her zamanki gibi bizi mektupsuz bırakmayın, elinize mi yapışır? yazın hikayenizi&#8230; Gönül işi, isterseniz yazarsınız, istemezseniz yazmasınız ne diyelim biz size! Bu işin güzelliği paylaşmakta, kalem elimizde biz yazmaya devam edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%98gavur-sigarasi-operasyonu%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“İmece’li sevda”</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%9cimece%e2%80%99li-sevda%e2%80%9d/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%259cimece%25e2%2580%2599li-sevda%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%9cimece%e2%80%99li-sevda%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 13:12:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[DOĞAN 
Köylerde, köylülerin hep birlikte yaptıkları işlere denir imece. Dayanışmayı, birliği, beraberliği ve tabii ki birlikten doğan gücü açığa çıkartıp sergiler. (işçi sınıfının 1 mayısı gibi oldu, ama böyledir imece!)
İmecenin genel tarifi budur ama benim gördüğüm bizim oralarda ortak iş yapmaktan çok ailelerin karşılıklı birbirine yardımına dönüşmüştü. -Tü diyorum çünkü son 3-5 yıllık durumunu da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><strong><em>DOĞAN </em></strong></h3>
<p>Köylerde, köylülerin hep birlikte yaptıkları işlere denir imece. Dayanışmayı, birliği, beraberliği ve tabii ki birlikten doğan gücü açığa çıkartıp sergiler. (işçi sınıfının 1 mayısı gibi oldu, ama böyledir imece!)<br />
İmecenin genel tarifi budur ama benim gördüğüm bizim oralarda ortak iş yapmaktan çok ailelerin karşılıklı birbirine yardımına dönüşmüştü. -Tü diyorum çünkü son 3-5 yıllık durumunu da pek bilmiyorum, ama imecenin yok olmasa da epey azaldığını tahmin edebiliyorum. Herkesin tütün yaptığı, kotanın falan olmadığı, benim her yaz tatilinde köye geldiğim yıllarda imece bayağı yaygındı. Yine böyle bir yaz tatilinde yine konumuz olan imeceyle başladı her şey!<br />
Yenice sapağında dedemin evinde gurbettekilerin de bir kısmının buluştuğu yaz günlerindeyim. Yine neşeli, yine zevkli, yine maceralı (macerası da günlük işlerin dışında yaptığımız ya da icat ettiğimiz şeyler)bir yaz tatilinin içindeyim.<br />
İçinde olduğum bu günlerden bir tanesinde Yenice sapağında oyalanırken Hacıoğulların Hasan bana seslendi. Sapağa alışverişe gelmişti. Alışverişini bitirdikten sonra Soğuksuya, evlerine beraber gittik. Hasan ve Hacıoğulları ailesi benim çok sevdiğim Çerkez bir ailedir. (Hasan, teyzemin kızıyla evlenerek eniştem de oldu) Evin bahçesindeki salaçlıkta bütün aile tütün diziyordu. Ben de elime bir iğne alıp işe az, daha çok muhabbete ortak oldum. O yıllarda tütün dizilen salaçlıkların tek eğlencesi radyo idi. Onun dışında köyün ve yakın köylerin gündeminde olan olaylar muhabbetin konusu olur ve bıkmadan usanmadan aynı şeyler günlerce konuşulurdu. Ne de olsa şimdiki gibi tüketim toplumu değildik henüz. Ne televizyon, ne magazin ne de cıvık cıvık televoleler vardı. Hatta köylü, yaratıcılığını kullanarak kendi ‘magazin’ gündemini de kendi yaratıyordu. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o yaratıcılığın kurbanlarından birinin de ‘ben’ olduğumu daha iyi görebiliyorum. Neyse, edilen muhabbetin bir yerinde söz, akşam gidecekleri imeceye geldi. Karlı’da daha önce kendilerine imeceye gelenlere iade-i imece yapacaklardı. Hasan bana ‘sen de gel’ dedi. Ben de sevinçle kabul ettim. (Karlı köyüne yine Hasan’la bir iki kere gitmiştim. Değişik, ilginç ve güzel olan bir Çerkez düğününe de katılmıştım.)<br />
Akşam üzeri traktörle Hacıoğulları ailesi ve ben, Karlı köyüne imece yapılacak eve gittik. Traktör sesini duyan ev halkı, bahçe kapısında bizi karşıladı. Hasan’ın biri kız biri erkek iki kardeşi, gündüzden imece evine gelmişlerdi. Onlar da karşılayanlar içindeydi.<br />
Bahçedeki hoşbeşden sonra tütün dizmek için hazırlanmış yere geçtik ve herkes kendine bir yer seçip oturdu. Ben de Hasan’ın yanına oturdum. Oturma işi bittikten sonra yine herkesin yanına gündüz kırılmış tütün sepetlerinden tütün yığıldı. Daha sonra da “ne var ne yok” faslı oldu. O da bittikten sonra hiç istemediğim ama olacağını da çok iyi bildiğim şey başladı. Yani sıra bana geldi. Ev sahipleri benim dışımda herkesi tanıyordu. Doğal olarak sordular “kim bu delikanlı” diye. (o zamanlar 16-17 yaşındayım, tanımayanlar için söyleyeyim şimdi 43 yaşındayım)<br />
Dedemden başlayarak annemi, babamı, dayılarımı söyleyerek beni de tanıttılar. Tabii bu arada tam karşımıza denk gelen yerde tütün dizen benim yaşlarımda üç genç kız da beni tanımış oldu. Meraklı bakışları biraz daha yumuşamıştı. Ne de olsa çok da yabancı değildim, komşu köylüydüm. İmecede Hacıoğullarının dışında bu üç genç kızın da içinde olduğu birkaç kişi daha vardı. Yani ev sahipleriyle birlikte imece bayağı kalabalıktı. Bir süre sonra kızlı erkekli bir grup daha geldi ortalık iyice kalabalık ve gürültülü oldu. O gürültünün ve kalabalığın içinde Hasan ikide bir kulağıma eğilip, kızları kastederek “hangisini beğendin” diye soruyordu. Ben de ‘hiçbirini’ diye cevap veriyordum. Ama o ısrarla “yok yok sen birini beğendin, bak onlar da sana bakıyor” diyerek beni zorluyordu. Bir süre sonra yine ısrarlı soruların ardından dayanamayıp (Hasan’ ın ısrarına dayanamayıp) karşımızda bulunan üç kızdan (onlar da kendi aralarında bize bakarak fısıldaşıyorlardı) birini, sadece tesadüfen seçilmiş bir şekilde göstererek ve sadece ‘adını biliyor musun’ dedim. Hay demez olaydım!.<br />
Neredeyse 4-5 yıl (daha sonra sadece yüzünü birkaç kez daha, o da uzaktan gördüğüm bu kızın bunlardan haberi oldu mu, olma ihtimali yüksek ama olduysa bile ciddiye aldı mı, valla bilmiyorum) bu mevzu 4-5 yıl benim köye her gelişimde konuşuldu. Nasıl mı oldu? Anlatayım:<br />
Daha o gece Yenice’ye geri dönerken Hacıoğulları ailesi traktörde manalı manalı bakıp gülümsüyorlardı bana. Hasan hangi aralık söylemişti onlara, onu bile anlayamadım. Ertesi gün Hacıoğulları’na gittiğimde süreç çoktan başlamıştı bile. Hasan’ın da abartması ve gayretleriyle gündeme oturmuştum. Arka arkaya sorular geliyordu. Çok mu beğenmiştim sorusu hadi neyse de, çok mu seviyormuşum sorusu da soruluyordu ve daha birinci gündü. Gerisini siz düşünün ya da düşünmeyin anlatmaya devam edeyim.<br />
Birkaç gün sonrasında Hacıoğulları ailesinde başlayan gündem, ilgili ilgisiz herkesin katılımıyla tam bir imece usulüyle benim olduğum her yerde konu olarak konuşulmaya başladı. Önceleri önemsemiyordum hatta insanların hoşuna gidiyor diyerekten ben de konuşulanlara uymaya çalışıyordum. O kadar kaptırıyorlardı ki kendilerini, bir sürü senaryolar üretiyorlardı kavuşabilmemiz için. Ta ki bu işi ciddiye alanların da olduğunu anlayana kadar benim açımdan da bu oyun sürdü.<br />
Bir gün Hasan, Karlı’ya gideceğini söyledi ve beni de çağırdı. Beraber gittik. Gittiğimiz ev, akrabalarıydı. Kaşla göz arasında bu konuyu orada da açtı ve topu evin kızına attı. Kız da işi o kadar ciddiye aldı ki bana taktikler vermenin dışında, yakında olacak ve o kızın da geleceği bir düğüne beni de hazırlamaya başladı. Hazırlaması da, Çerkez oyununu öğretmeye çalışması idi. Evin bahçesinde öğretiyordu öğretmesine de ben hem isteksiz hem de beceriksiz olduğumdan o da çabuk pes etti.<br />
Bu ve buna benzer olaylar kendi mecrasında ilerlerken, bir gün küçük dayım büyük dayılarımdan birinin beni çağırdığını söyledi. Sapaktaki kahvenin önünde oturuyordu. Yanına gittim. Biraz sıkıntılı bir hali vardı. Sanki beni yeni görmüş gibi ‘ne haber’ ‘nasılsın’ ‘ne yapıyorsun’ gibi soruları sorduktan sonra ben de ne diyecek acaba diye merakla beklerken konuya girdi. “Bir şeyler duydum doğrumu?” diye sordu. Sonra da benim cevap vermemi beklemeden, bu türden şeylerin doğal olduğunu, benim annemden, babamdan utanabileceğimi, ama kendisinin bana yardımcı olabileceğini, kızın babasını tanıdığını, araya hatırlı kişileri koyabileceğini, niyetim ciddiyse isteyebileceğimizi ve bunlar gibi şeyleri söyledi ve sordu:<br />
-ne diyorsun?<br />
Ne diyebilirdim ki, dayımın yüzüne baktığımı ve bir süre hiç sesimin çıkmadığını hatırlıyorum. Tabi kısık bir sesle, şaşkın bir şekilde:<br />
-ben sadece adını sordum!<br />
diye mırıldandığımı da. 16 yaşındaydım ve evlendirilmem düşünülüyordu. Dayıma “Çerkezler 30 yaşından önce evlenmiyorlarmış” falan dediğimi de, onun da “olsun hallederiz” dediğini de hatırlıyorum. O gün daha sonra, dayımın benimle konuşurken ciddi miydi yoksa dalga mı geçiyordu sorusuna bir cevap veremedim. Ama yine o günden sonra ben ve o kız hakkında konuşulduğunda hep “yok öyle bir şey, Hasanın uydurması bu” demeye başladım. Fakat kimseye inandıramıyordum. (Daha doğrusu gündem değişmesin, mevzu bitmesin diye inanmıyormuş gibi yapıyorlardı) Dolayısıyla hem inandıramıyordum hem de, her geçen gün öğrenenler çoğalıyordu. Öğrenenler çoğaldıkça da bu konu daha çok konuşuluyordu. Ve her yeni öğrenen, imece usulü yardımcı olmak için elinden geleni yapıyordu!<br />
Evet neredeyse tam dört, beş yıl bu böyle sürdü gitti. Her yaz tatilinde köye gelişimle başlayan ve dönüşümle son bulan bu ‘imeceli sevda’ hikâyesi.</p>
<h3><em><strong>Nisan &#8211; 2006</strong></em></h3>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%9cimece%e2%80%99li-sevda%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘ALAÇAM TAYYARESİ’</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alacam-tayyaresi%e2%80%99/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%2598alacam-tayyaresi%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alacam-tayyaresi%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 12:18:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[Çeşitli il, ilçe ve kişi adına, Hava kuvvetlerine 1925-1935 yılları arasında yaklaşık 300 adet uçak bağışlanır. Bunlar bugünün F-16’sı değerinde uçaklardı. Bağışlayan kişi yada ilin, ilçenin, köyün ismi tayyarenin uzerine yazıldı.

Bu uçaklardan biri de ‘ALAÇAM TAYYARESİ’ isimli Breguet Bre.19.A2/B2/7.A2/7.B2 modeli olan bir Fransız uçağı&#8230; Alaçam’dan toplanan bağışlarla Hava Kuvvetlerine bağışlanmış&#8230;
www.tayyareci.com sitesinden alınmıştır.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çeşitli il, ilçe ve kişi adına, Hava kuvvetlerine 1925-1935 yılları arasında yaklaşık 300 adet uçak bağışlanır. Bunlar bugünün F-16’sı değerinde uçaklardı. Bağışlayan kişi yada ilin, ilçenin, köyün ismi tayyarenin uzerine yazıldı.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-215" title="15-tayyare" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/15-tayyare.jpg" alt="15-tayyare" width="500" height="368" /></p>
<p>Bu uçaklardan biri de ‘ALAÇAM TAYYARESİ’ isimli Breguet Bre.19.A2/B2/7.A2/7.B2 modeli olan bir Fransız uçağı&#8230; Alaçam’dan toplanan bağışlarla Hava Kuvvetlerine bağışlanmış&#8230;<br />
<em>www.tayyareci.com sitesinden alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alacam-tayyaresi%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>paris alaçam’a 16 yıl uzaktı&#8230;</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/paris-alacam%e2%80%99a-16-yil-uzakti/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=paris-alacam%25e2%2580%2599a-16-yil-uzakti</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/paris-alacam%e2%80%99a-16-yil-uzakti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 17:08:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DEFTER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=169</guid>
		<description><![CDATA[MEHMET GÖÇMEZ
Uzun süre kaldığım şehirlerden, Alaçam’a her dönüşümde hep bir şeylerin değişmiş olduğunu hayal ederek başlardım yolculuklara.
Uzaktayız ya! Her telefon konuşmamızda sorardım anneme “Mahallemizdeki tanıdığımız şahsiyetlerin sıhhat ve hadiselerini&#8230;” Babama sorduğum sorular ise daha çok işlerin gidişatı ile ilgili olurdu. Aslında o kadar da uzakta sayılmazdık hani. Alt tarafı git-gel 7 saat çeker Trabzon-Alaçam arası.
Annem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>MEHMET GÖÇMEZ</strong></em></p>
<p>Uzun süre kaldığım şehirlerden, Alaçam’a her dönüşümde hep bir şeylerin değişmiş olduğunu hayal ederek başlardım yolculuklara.</p>
<p>Uzaktayız ya! Her telefon konuşmamızda sorardım anneme “Mahallemizdeki tanıdığımız şahsiyetlerin sıhhat ve hadiselerini&#8230;” Babama sorduğum sorular ise daha çok işlerin gidişatı ile ilgili olurdu. Aslında o kadar da uzakta sayılmazdık hani. Alt tarafı git-gel 7 saat çeker Trabzon-Alaçam arası.</p>
<p>Annem hep yakın bir şehirde okumamın benim için daha iyi olacağını düşünürdü. Hep “Gidiş geliş kolay olsun” diye. Oysa bütün otobüslerle yapılan yolculuklar birbirine benzemiyor muydu? Akşam binip, sabahleyin ineceğimiz yere varmıyor muyduk?</p>
<p>Benim aslında bu uzaklık ve yakınlık kavramına itirazım var! Bence uzaklıklar kilometre ile ölçülmemeli, yolculuk şu kadar saat sürer, bu kadar saat sürer diye kandırmayalım birbirimizi.</p>
<p>“Bir yerlere gitmek ne zaman aklımıza düşerse ve ne zaman oraya varırsak işte o kadar uzaktır bize gitmek istediğimiz şehirler, görmek istediğimiz insanlar.”</p>
<p>Geçen Ramazan Bayramı tatilini ailemle ve sevdiklerimin yanında değerlendirmek üzere Alaçam’a dönerken, bu sefer şu ana kadar yaşadığım; belki de en farklı, en heyecan dolu  duyguları taşıyordum yüreğimde.</p>
<p>Yolculuk esnasında bir damla uyku girmiyordu gözlerime. Bir an önce eve varmayı istiyor ve o anın türlü türlü hayallerini kuruyordum kafamda.</p>
<p>Yolculuk sona erip, çantalarımla beraber kendimi evin önüne attığımda, çoğu zaman olduğu gibi bu sefer de babam açtı kapıyı. Annem de bana hoşgeldin demek için erkenden kalkmıştı. Onlarla ayaküstü kısa bir merasimle özlem duygusunu yatıştırdıktan sonra hemen soluğu oturma odasının önünde aldım.</p>
<p>“İçeride, uyuyor” dediler.</p>
<p>Yavaşça kapıyı araladım. Yatağında yatan o adamı merak içinde hasret dolu  bakışlarla süzdüm. Babamın sesine uyanmış olacak ki, gözlerini açmasıyla “Memet” demesi bir oldu. Sımsıkı sarıldık birbirimize ve öylece kaldık. O an hiçbirşey düşünemedim. Ne yolculuğun verdiği yorgunluk, ne de kahvaltı yapma duygularımdan eser kalmıştı. Bir zaman sonra kalktı. Sohbetimiz kahvaltı eşliğinde devam etti.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-170 aligncenter" title="14-paris" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/14-paris.jpg" alt="14-paris" width="400" height="285" /></p>
<p>O, benim resimlerinden hayal-meyal hatırladığım, telefonlar sayesinde sesini bize unutturmayan, tam 16 yıldır görmediğim sevgili dayımdı&#8230;</p>
<p>Paris-İstanbul arası 3</p>
<p>İstanbul-Samsun arası 1</p>
<p>Samsun-Alaçam arası ise 1saat 15 dakika</p>
<p>Yani dayım istese 4 saat 15 dakika gibi bir sürede Alaçam’a gelebiliyor.</p>
<p>Oysa Paris, Alaçam’a 16 yıl uzaktı&#8230;</p>
<p><em><strong>9 OCAK 2005 / TRABZON</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/paris-alacam%e2%80%99a-16-yil-uzakti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

