<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Memleket Mektubu &#187; GÜNCEL</title>
	<atom:link href="http://www.memleketmektubu.com/category/genel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.memleketmektubu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2010 07:24:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Alaçam Ortaokulu’nda EMEL SAYIN …</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=emel-sayin-alacam-ortaokulu%25e2%2580%2599nda%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2010 16:04:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=495</guid>
		<description><![CDATA[Ortaokula yeni başlayan herkes gibi çok heyecanlıydım. Çeşme Mahallesinden okula, o ahmak ıslatan yağmur vız gelircesine, sanki nefes almadan gitmiştim. Çeşme Mahallesinden top sahasının oraya sanki uçmuştum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_497" class="wp-caption alignright" style="width: 293px"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/09/nihat01.jpg"><img class="size-full wp-image-497 " title="nihat01" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/09/nihat01.jpg" alt="318-Vural Kartal, 36-Nihat Okumuş, 51- Erdal Keskin" width="283" height="400" /></a><p class="wp-caption-text">318-Vural Kartal, 36-Nihat Okumuş, 51- Erdal Keskin</p></div>
<p><strong>/ 36  Nihat OKUMUŞ </strong><strong>/</strong></p>
<p>Artık hayatımızda yeni bir dönem başlıyordu. İlkokul bitmiş, Ortaokula başlayacaktık.</p>
<p>Kısacık boyumla kendimi büyümüş, kocaman adam olmuş hissediyordum. Hemen 100 metre ilerideki 5 yılımı geçirdiğim Merkez İlkokuluma veda edip taaa aşağıda, top sahasının yanında beni bekleyen Ortaokuluma yürümek, koşmak için çok ama çok heyecanlanıyordum.</p>
<p>Yıl 1961… Yağmurlu bir Eylül günü. Alaçam Ortaokulu, Kitaplı’ların binasından, top sahasının yanındaki yeni binasına taşınmıştı. Benimde Ortaokuldaki ilk günüm olacaktı. Artık kara önlük gitmiş, yerine kıravat ve  okul şapkamız gelmişti.</p>
<p>Yaşasınnnn!&#8230; Ben de artık Ortaokullu olmuştum.</p>
<p>Bu Ortaokul anılarımda herkesi hatırlamam mümkün değil… Olmadı da. Hatırlayamadıklarım bağışlasınlar. Onları çok seviyorum.</p>
<p>Yıllar sonra Hak’kın Rahmetine kavuştuklarını üzüntüyle öğrendiğim, Rahmetle andığım, İngilizce hocamız İlhan KOÇAK, 46 Mustafa Çetin Korkmaz, 153 Sedat Yeşilyurt ve varsa diğerleri. Allah hepsine rahmet eylesin.</p>
<p>Ortaokula yeni başlayan herkes gibi çok heyecanlıydım. Çeşme Mahallesinden okula, o ahmak ıslatan yağmur vız gelircesine, sanki nefes almadan gitmiştim. Çeşme Mahallesinden top sahasının oraya sanki uçmuştum.</p>
<p>Ama, artık Ortaokullu olduğumuz için şapkamız vardı başımızda. O nedenle umursamıyor ve başımızda şapka olmanın verdiği keyifle pis pis sırıtıyorduk. Deneyimli ağabeylerimiz, yağmurlu havalarda şapkalarımızın ıslanıp bozulmaması için renksiz naylondan lastikli koruma takmamızı önermişler, hatta, içine ince tel koyarsak şapkalarımıza istediğimiz şekli verebileceğimizi söylemişlerdi. Bizler de aynen öyle yapmıştık. Yağmurun yağması hiçbirimizin umurunda değildi. Sabırsızlıkla İstiklal Marşı’mızı okumak  ve bir an önce sınıftaki yerlerimizi almak istiyorduk.</p>
<p>Okula geldiğimizde yağmur dinmişti. Ön bahçede toplanmıştık. Müzik hocamız İrfan Cirit’in ilk ses verişiyle İstiklal Marşımızı hep bir ağızdan okuduk. İlk tanıdığım hocamdı İrfan Cirit. Notayı, sesleri, solfeji ondan öğrendik. Müzik dersi başlamadan tebeşirli bez ile solfej çizgileri çizilirdi. Elinde kemanı, o büyülü nağmeleriyle kulak pasımızı silerdi. Öğünmek gibi olmasın ama, bende müzik konusunda okulun en iyilerinde biriydim. İrfan Hocamızın korolarında hep yer aldım. Allah sağlık ve iyilik versin Hocam. Ellerinden öperim.</p>
<p>Ben 1-A sınıfındaydım. Sınıftaki herkes Alaçam’lı olmasına rağmen, ilk kez gördüğüm arkadaşlarım vardı. Fatih İlkokulundan mezun olanlar, Köy İlkokullarından mezun olanlar… O güne kadar hiç karşılaşmadığım, hangi köyden olduğunu, kim olduğunu, nerede oturduğunu dahi bilmediğim arkadaşlar…</p>
<p>Kaynaşmak çok kısa sürdü. Herkes birbirini seviyor ve sayıyordu. Çok keyifli bir sınıfımız vardı. Ben sınıfın en bücürü idim. Ön sıralarda Kızlar, arka sıralarda erkekler üçerli sıralarda otururduk. Ben (36 Nihat Okumuş) 23 Muzaffer Levent ve 29 Ahmet Fazıl Aksoy ile (80 li yıllarda Cumhurbaşkanlığı Köşkünün resimleri için geldiği Ankara’da dertleşip hasret giderdik) aynı sıradaydık. Ön sırada ise, 61 Fatma Gonca Özcan, 79 Servet Şahinoğlu (Ahretlik Kardeşim benim) ve  424 Sevinç Özdemir (Mal müdürünün kızı) vardı.</p>
<p>Sınıfımızdan hatırlayabildiklerim; 25 Saime Onur, 26 Levent Söküloğlu, 27 Şeref Özeren. Şeref, benden sonra sınıfın 3. en bücürü idi. Ama ağır abi rollerinde takılırdı. O tüysüz suratıyla, hergün traş olup gelen Hasan Şimşek (Foto Şimşek), Yusuf Kemal Çakır ve Sami Parlak’larla arkadaşlık yapardı. 2. En bücür ise 48 Şevket Demirkol’du.</p>
<p>Kimler yoktu ki… 33 Samiha Akbulut (Kurtlu Şerif Abimizin eşi), 42 Yaşar Ünal Akın. Bir insan sürekli tebessüm edebilirmi? İşte Yaşar bunu beceriyordu. 44 Neriman Tongal… Yıllar sonrada olsa Neriman’la Ankara’da görüşebilme fırsatım oldu… 46 Mustafa Çetin Korkmaz… Samsun Ticaret Lisesine de beraber girdik, beraber mezun olduk. Son görüşmemizde Yakakent Ziraat Bankası Müdürü idi. Allah rahmet eylesin. Berber İzzet abimizin oğlu 48 Şevket Demirkol…  O da bücür grubundan olup, sürekli gülümseyen yüzüyle herkese enerji verirdi.  Son görüşmemizde Bursa’da olduğunu öğrendim… 86 Sevgi Yalçın. Ayakkabıcı Süha Abi’nin yeğeni. Tek kelime ile, Hanımefendi. Sessiz, sakin… 88 Yaşar İçten… 103 Aysel Yılmaz, 113 İlyas Saygı (Belediyeden Muharrem Abinin oğlu). Sadece sınıfın değil, okulun en hızlısı idi. 19 Mayıslarda düzenlenen yarışlarda, Top sahasını bir baştan öbür başa hep o önde bitirirdi. Yazı ve resim denilince de akla ilk gelenlerdendi. Zaten Ahmet Fazıl Aksoy, Mustafa Çetin Korkmaz ve İlyas hepsi farklı birer ressamdı. Samsun Ticaret Lisesinin amblemi olan rozeti 1966 yılında Rahmetli Mustafa Çetin Korkmaz kardeşim çizmiştir.</p>
<p>126 Ayşe Kaya… 1962 Şubatında apandist ameliyatı olup, beden derslerinden muaf tutulduğumda benim gibi raporlu olan Ayşe ile beraber her beden dersinde 1 saat çene çalardık. 130 Soner Olgun… Dondurmacılığın ötesinde onunla teneffüslerde kelebek avlardık.  133 Numan Bora, 153 Sedat Yeşilyurt. O da ağır takılırdı. Sessiz ve sakindi… 162 Selami Kırbaş. Sınıfın en efendisi, varlığını ancak Hocalar kendisine soru sorduğunda veya tahtaya kalktığında hissederdik.</p>
<p>Kimler yoktu ki? 256 Hasan Şimşek (Foto Şimşek), 291 Sami Parlak. Sami ile de en son 1979 da Kars’ta beraberdik. Ben Yedek Subay askerlik görevimi yaparken, Sami de Emniyet görevlisi idi. Daha kimler kimler. 318 Vural Kartal. 323 Mümin Öztürk. 336 Mustafa Yiğit, 356 Özcan Canbaz. 472 Yusuf Ziya… Akif Özmutlu.</p>
<p>Ya Hocalarımız?&#8230;</p>
<p><strong>Matematik öğretmenimiz EMEL SAYIN.</strong></p>
<p><strong>Evet evet… Yanlış okumadınız… EMEL SAYIN. </strong></p>
<p>Bizim Matematik öğretmenimizdi.</p>
<p>Hani,  O, nefis sesinden, hicaz, hüzzam, nihavent ve bilumum makamlarda en güzel şarkıları söyleyen şarkıcı Emel Sayın değildi tabiiki.</p>
<p>Okul Müdürümüz Turgut Sayın’ın eşi Matematik Öğretmenimiz Emel  Tokoğlu idi. Turgut hocayla evlenince EMEL SAYIN oldu.  Zarif, ince, sarı saçlı, hanımefendi ve zaman zaman eli ağır Hocalarımızdandı. Bilemediğim basit bir problem yüzünden tokadını yemedim dersem yalan olur.</p>
<p>Türkçe hocamız Turgut Sayın… Tarih hocamız İsmail Çakmak… Fen Bilgisi hocamız Mehmet Keskin… Resim Hocamız Tunay Hanım… Coğrafya hocamız Kemal Ören…  Kemal hocamızın nöbetçi olduğu bir gün, izinsiz su içmek için lavaboya girmiştim. Beni gördü. “Sen!… Dur bakim!”. Hiçbir zaman yapamadığımı o günde yapamadım. Kaçamamıştım. O gün yediğim dayağı bu güne kadar hiç yemedim.</p>
<p>Kemal hocamız ile Tunay hocamız daha sonra evlendiler. Kemal hocamla Samsun Ticaret Lisesinde de beraberdik.</p>
<p>İngilizce ve Beden Hocamız İLHAN KOÇAK (Allah rahmet eylesin)… Kısa boyu, yuvarlak vücudu, kara suratıyla öğretmen değil, sanki bir ağabey, bir babaydı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları rahmetliden sorulurdu.</p>
<p>19 Mayıs günü, Trampet ve Borazan takımının öncülüğünde ve ritminde Top Sahasına gidilir, okullar yerlerini alır, bayram başlardı.</p>
<p>Bütün okul talebelerinin birlikte yaptığı hareketler… 1-2-3-4… 1-2-3-4. Rahmetli hocamız İlhan Koçak, en gür sesiyle bütün okulu yönlendirir, bizleri seyretmeye gelen Alaçam Halk’ına en güzelini izlettirmeye çalışırdı. Kürsüden atlamalar, koşu yarışları, çuval yarışları, yumurta yarışları  ve daha nice yarışlarla kutlamalar süslenirdi. Şimdi adını hatırlayamadığım bir yarış vardı. Okulun en kuvvetlilerinden biri ile en çelimsizlerinden birisi ile oluşan ikililer yarışırdı. Ben en çelimsizlerden olduğum için bu yarışların aranılan ismiydim. Keza rahmetli Hüseyin ORAL. Çevikliğimizle bunu hak ediyorduk… Diğer ortağım, ya Yusuf Kemal Çakır ya da Sami Parlak olurdu.</p>
<p>Bayramın en son gösterisi ise, güçlülerin oluşturduğu 3-4 katlık piramitin en üstüne bir arkadaşımız çıkar,  atletinin içinden çıkardığı Türk Bayrağını açtığında Top Sahası inlerdi.</p>
<p>Şimdi böyle bayramlar kaldı mı bilmiyorum.  Nur içinde yat İlhan Hocam.</p>
<p>Biliyorum… Yukarıda isimlerini hatırladığım Hocalarımdan ve arkadaşlarımın en az 5 katı hatırlayamadıklarım var. Onların hepsine sevgilerimi gönderiyorum. Beni bağışlasınlar. Ahirete göç edenler de vardır. Onlara da Allah’tan rahmet diliyorum.</p>
<p><strong>Bizim bir  ORTAOKULU’muz vardı.</strong></p>
<p><strong>Top sahasının kenarında. Ve… </strong></p>
<p><strong>EMEL SAYIN bizim matematik hocamızdı.</strong></p>
<p>1964 yılı 3-A sınıfı mezunu</p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kum torbasına sitemimdir…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kum-torbasina-sitemimdir%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Jun 2010 16:51:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=491</guid>
		<description><![CDATA[
 

- ÖZGÜR BAŞAR V. -





‘…….
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Sabah erkenden çaldı alarm… günün yarı aydınlık vaktinde uyandı Emrah. Yoksul gecekondu semtinde birbiri ardına  yanan ışıklar yeni bir işgününe uyandırdı işçileri… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste">
<p style="margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Verdana;"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"><span style="line-height: 19px; font-size: small;"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 28px; color: #330100; font-size: 11px;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"></p>
<h4 style="margin-top: 5px; margin-right: 0px; margin-bottom: 7px; margin-left: 0px; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-weight: normal; font-style: inherit; font-size: 18px; font-family: inherit; vertical-align: baseline; color: #303030; padding: 0px; border: 0px initial initial;"><em style="outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-style: italic; padding: 0px; margin: 0px; border: 0px initial initial;">- ÖZGÜR BAŞAR V. -</em></h4>
<p></span></p>
</div>
<blockquote>
<div><span style="font-family: Verdana, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"><span style="line-height: normal; font-size: small;"><br />
</span></span></div>
<div>‘…….</div>
<div id="_mcePaste">Ve bu dünyada, bu zulüm</div>
<div>senin sayende.</div>
<div>Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer</div>
<div>ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak</div>
<div>kabahat senin,</div>
<div>— demeğe de dilim varmıyor ama —</div>
<div>kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!</div>
</blockquote>
<div id="_mcePaste">Sabah erkenden çaldı alarm… günün yarı aydınlık vaktinde uyandı Emrah. Yoksul gecekondu semtinde birbiri ardına  yanan ışıklar yeni bir işgününe uyandırdı işçileri… Tasarruf ampulünün ışığında hızlıca bir şeyler atıştırdı kahvaltı niyetine…Tersanede mesaiye yetişecekti. Formendi, boya işçilerinin başında duracak, işlerin doğru yapılmasına yardımcı olacaktı…</div>
<div id="_mcePaste">‘Dikkatli ol oğlum’ diyebildi annesi kapıdan aceleyle çıkan oğlunun arkasından… Birbiri ardına duyduğu iş kazası haberlerinden tedirgindi ama yaşamak için çalışmak gerekliydi..</div>
<div id="_mcePaste">Emrah yirmi iki yaşında, pırıl pırıl bir çocuktu… ailesinin en zor zamanlarında çalışarak eve yardımcı olmuş, hatta kendine banka kredisiyle bir de araba almıştı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… ailesine, arkadaşlarına, işine sadıktı.. küçük yaşta yaşadıkları ona sorumluluk duygusu kazandırmıştı… yaşıtlarından olgundu…</div>
<div id="_mcePaste">Mahallede çocukluğunu bilirim… bir bacağı diğerinden biraz daha kısa olduğu için çocukluğunun bir bölümünde  demir aparatlar kullandı… Mahallede diğer çocuklardan geri kalmaz, koşup oynardı… Hiç hayıflandığını görmedim Emrah’ın… Ağlayıp zırladığını… olur olmadık çevresindekileri üzdüğünü… kendi içine gömüldüğünü… hem kendine hem çevresine yetecek neşesi ve enerjisi vardı…yüzü hep gülerdi…</div>
<div id="_mcePaste">Uzun yıllar görmedim onu… İstanbul’un insanı kendinden bile uzak tutan yoğunluğunda bir fırsatını bulup ziyaretlerine gidemedim… oysa amca çocuklarıydık… kapı bir komşuyduk… Nuriye yengem ‘hadi bire kızancıklar’ dedi mi sofraya otururduk… Hani kardeş sofrası derler yaa.. öyle…bir dilim ekmeği kardeşçe paylaşarak doyardık… sonra yine sokaklara akardık ….</div>
<div><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-492" title="emrahresim2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim2.jpg" alt="" width="257" height="303" /></a></div>
<div id="_mcePaste">Emrah daha yirmi iki yaşındaydı… Çalıştığı tersanelerde yüzün üzerinde insan ölmüştü oysa… basit tedbirlerle kurtulabilecek insanlar… ama patronlar işçiler ölmesin diye tedbir almaktansa, hesabı sorulamasın diye taşeron kullanmayı daha ‘karlı’ görüyorlardı… Hem bundan önceki ölümlü kazalarda ne olmuştu ki… kim ne ceza almıştı… ölenlerin ailelerine üç beş kuruş kan parası… ‘bu son olsun ‘ açıklamaları…</div>
<div id="_mcePaste">İnsan yaşamının iki kum torbası kadar para etmediği bir dünyada yaşadığımızı anlayamadı Emrah…</div>
<div id="_mcePaste">Adı, gülümseyen vesikalık fotoğrafının altına yazıldı yalan yanlış gazetelerde…taksitleri ödenememiş  bir araba anahtarı kaldı ailesinin elinde… patron, üzerindeki kıyafetleri teslim etme nezaketi bile göstermedi… ‘bu denemeyi yapmasaydık, üç kişi değil on dokuz kişi ölürdü’ dedi pişkince… GİSBİR toplantısında efelenen ‘bir işçi daha ölürse canınızı yakarım ona göre!’ diyen Kasımpaşa delikanlısından da ses seda çıkmadı…Yetkililer, yetkilerinin hizmet ettikleri sınıfa iyi davranmak olduğu bilinciyle ‘üzüldük’ gibisinden şeylerle olayı geçiştirdiler…</div>
<div id="_mcePaste">Nice Emrah öldü … saymak istemiyorum … insan hayatının basit sayılarla ifade edilmesi, gazete sayfalarında numaratör gibi her gün yeni rakamların eklenmesi… her birinin,  bir can olduğunu bu ülke öğrenene kadar en azından…her manasız ölümün bizimde renklerimizi soldurduğunu anlayana kadar insanlar… nice Emrah, nice Ahmet, nice Şirwan… Samsun’dan, Ordu’dan, Diyarbakır’dan Anadolu’nun en yoksul yerlerinden gelip ; çalışacak bir iş namuslu bir lokma için ölüm tersanelerinde çalışan bunca insan….Birkaç tersane patronu üç kuruş fazla kazansın diye harcanan bu hayatlar … iki puro parasına söndürülen ocaklar… değer mi?..</div>
<div id="_mcePaste">Ne olur o son model arabalarınıza binmeseniz… en lüks villalarda yaşamasanız… en pahalı restoranlarda yemeseniz… neyiniz eksilir… bir insan  hayatına değer mi… arabanızın modeli kadar değer verseniz bir insan yaşamına … çocuğunuzun okul taksiti kadar ilgilenseniz bir başka anne babanın çocuğuyla da … bu nasıl bir ahlaktır… bu ne sefil insanlıktır… Sorsanız sizden dindardırlar&#8230;ha bire hacca giderler… millete sevgileri yere göğe sığmaz&#8230; vatan onların sayesinde kalkınır… onların çocukları bir garibanı ezerse itfaiye hemen fren izlerini siler… dağ başında çatışan savaşan onların kıymetli bebeleri değildir…onlar her şeyin en iyisini hak eder, torpillidirler… özel okullarda okumak, özel hastanelerde ameliyat olmak, partilerde ilçe başkanı, meclislerde mebus olmak onların hakkıdır… bize düşense kum torbaları yerine filikalara doldurulup kobay olmaktır…</div>
<div id="_mcePaste">Bizden çok vardır… evet bizden çok  vardır onlar bunu iyi bilir de , biz farkına varamayız nedense… Biz bu kadar çokken bu gemileri bu evleri inşa eden, var eden bizlerken; neden bu hayatta emanet durur cismimiz düşünmeyiz&#8230; yarı aç yarı tok uyanmak, kenar mahallelerde çamurlu yollarda minibüs beklemek, patron işten kovar mı diye korka korka en yüksek iskelelerin üstünde güvenliksiz raspa yapmak… yerin bin metre altından kömür çıkarmak… grizu patlayınca bir daha gün ışığına çıkamamak… Alnımıza ‘kader’ diye yazılmıştır…</div>
<div><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-493" style="margin: 5px;" title="emrahresim1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim1.jpg" alt="" width="600" height="303" /></a></div>
<div id="_mcePaste">Ölürüz timsah gözyaşı bile dökmezler… sesimizi çıkarsak isyan etsek provakatör derler… ‘Bu işe girerken sununun böyle olacağını biliyordunuz’ derler… ‘güzel öldüler’ derler… boynumuzu eğer ‘kaderimize’ razı oluruz…sonra zaten unutulur…</div>
<div id="_mcePaste">Dini imanı para olmuş bir düzenin olağan sonucudur… Emrah gibi nice genç insan umutla uyanır işçi tulumunu giyer ve kenar mahallelerin çamurlu yollarında sonu belli bir yolculuğa çıkar… Televizyonlarda görüp binmeyi hayal ettikleri arabaların çamuru sıçrar üzerlerine… Kim hangi barda kiminle eğlenmiş cinsinden magazin programları izledikleri için gözleri uykuludur… yaka ceplerine sıkıştırdıkları sayısal loto kuponuyla yürekleri umutludur…evet hepsi dini imanı para olmuş bir düzenin doğal bir sonucudur…</div>
<div id="_mcePaste">Bilmem ki bu ‘kader’ değişir mi… bilmem ki bu nasırlı eller birleşir mi… kömür karası gözler, deniz mavisi gözler kendilerini bu kadere mahkum edenleri görebilirler mi… bir lokma ekmek için çalışırken ‘yemekteyiz’ programlarından başlarını kaldırıp, ‘artık yeter!’ diyebilirler mi…</div>
<div id="_mcePaste">Emrah ömrünün baharında , gencecik… yüreği ateş gözleri alev… Karadeniz gibi coşkulu… dereler gibi pırıl pırıl, temiz… dağlar gibi yüce, sevdalı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… hain bir ‘iş kazası’ onu aramızdan aldı…ve elimizde sadece suçlu iki kum torbası kaldı…</div>
<div id="_mcePaste"></div>
<div id="_mcePaste">Mayıs 2010 İstanbul</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>At martini bre Debreli</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=at-martini-debreli-hasan</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 May 2010 12:31:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=474</guid>
		<description><![CDATA[Alaçam’da doğup büyüyen birisi olarak ‘DEBRELİ HASAN’ türküsünün tüm macirler gibi bende de ayrı bir yeri vardır. Mübadele insanları olarak dedemin ve babaannemin dilinden düşürmediği bu türkü hep kulağımın derinlerinde bir yerlerdedir. Her dinlediğimde beni  Selanik’e, Kayılar’a, Sarışaban’a götürür. Sanki oraları hep biliyormuşum gibi, sanki ben de orada doğmuşum gibi, sanki ben de Debreli Hasan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Alaçam’da doğup büyüyen birisi olarak ‘DEBRELİ HASAN’ türküsünün tüm macirler gibi bende de ayrı bir yeri vardır. Mübadele insanları olarak dedemin ve babaannemin dilinden düşürmediği bu türkü hep kulağımın derinlerinde bir yerlerdedir. Her dinlediğimde beni  Selanik’e, Kayılar’a, Sarışaban’a götürür. Sanki oraları hep biliyormuşum gibi, sanki ben de orada doğmuşum gibi, sanki ben de Debreli Hasan gibi dağlarda dolaşmışım gibi… Bu türküde hep kendimi buluyorum. Bu türkü bize niye bu kadar sıcak gelir, hikâyesinde saklıdır. Fotoğrafta ‘DRAMA KÖPRÜSÜ’nü görüyorsunuz. Alaçam düğünlerinin vazgeçilmez türküsü ‘DEBRELİ HASAN’ın hikâyesini okuyunuz!</div>
<div><img class="alignright size-full wp-image-477" style="margin: 10px;" title="drama köprüsü-1890" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/05/drama-köprüsü-1890.jpg" alt="" width="576" height="428" /></div>
<h2><strong><em>Drama Köprüsü&#8230;</em></strong></h2>
<div>Drama Köprüsü türküsü, Debreli Hasan’ın türküsüdür. Bu türkü özellikle Ruhi Su tarafından okunduktan sonra haksızlığa karşı direnenlerin ve başkaldırının türküsü olarak söylenmiş ve çok sevilmiştir. Peki kimdir Debreli Hasan?</div>
<div id="_mcePaste">Onun uzun yıllar (1870-1922) Drama-Serez ve Sarısaban arasında bir halk kahramanı eşkıya olarak yaşadığı belirtilir. Zenginden alıp fakire vermesiyle halkın gönlünde taht kurduğu ve Drama köprüsünü yaptırdığı söylenir.</div>
<div>Dönemin yönetimine ters düşüp eşkıya durumuna düşen böyle halk kahramanlarının köprü-yol gibi yapılar yaptırmaları öteden beri vardır. Bunlara örnek olarak, Sandıkçı Şükrü’nün Rize fenerini yaptırması, Çakırcalı Memet Efe’nin köprü ve yol yaptırması, Burdur’da Kaz Ahmet Efe’nin köprü yaptırması örnek olarak sayılabilir&#8230;</div>
<div>Drama, Yunanistan’ın kuzeyinde Makedonya’da bir il merkezidir bugün. Kent, Angiti ırmağının en büyük kolunun ve Drama ovasının kuzeyindedir. Tütün, pamuk ve pirinç merkezi olarak bilinir. 1922’den sonra Türkler’in göç etmesiyle, Anadolu’dan gelen Rum göçmenlerle Drama’nın nüfusu ikiye katlanmıştır. Drama kenti, Selanik’e demiryolu, Kavala limanına da karayolu ile bağlıdır.</div>
<div>Kesin tarihler veremesek de Debreli Hasan 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış; hatta 1922’den sonra Türkiye’ye göçtüğü söylenen bir halk kahramanıdır. Bize öyle geliyor ki, özellikle o bölgeden Anadolu’ya göç eden Türkler Debreli türküsünü de o bölgenin bir anısı gibi yanlarında taşımış ve nazar boncuğu gibi belleklerine dikmişlerdir.. Her zaman ve her ortamda türküyü seslendirerek özlemlerini gidermişlerdir.</div>
<div>Debreli Hasan’ın benzeri eşkıyadan farkı, kalabalık bir grubunun olmayışıdır. Karakedi lâkabıyla tanınan bir kızanı olduğu söylenir. Sevilmesinin ana nedenlerinden biri, fakir fukaranın sıkıştığında yanı başlarında Debreli Hasan’ı bulmalarıdır. Şöyle bir öykü anlatılır ve bu tür öyküler Debreli Hasan ve benzeri eşkıyaya yakışır. Dağlı bir genç düğün masrafları için danasını kent pazarında satmak üzere yola düşer. Debreli Hasan çıkar önüne. Nereye gittiğini sorunca, genç durumu anlatır. Debreli Hasan gencin evlenmesi için gerekli parayı verir ve danasını köyüne götürmesini söyler.</div>
<div>Debreli Hasan’ın Çakırcalı Memet Efe’yle aynı dönemlerde yaşadığı bilinir. En azından belli bir zaman dilimini paylaşmışlardır. Çakırcalı’nın 1911 yılında öldürüldüğü bilindiğine göre, en azından eşkıyalık yaptıkları uzunca bir süre çakışmaktadır. O dönemin tüccarları mallarını deve kervanlarıyla taşırlardı, eşkıya da onlar için korku sebebiydi. Bazen de güven. Çünkü kurallar bilindikten sonra böyle güçlü ve erdemli eşkıya, tüccar için bölgelerin güven sağlayıcısı oluyordu. O dönemde halk arasında şöyle bir söz dolaşırdı:</div>
<div>Debreli’den geçsen Çakırcalı’dan geçemezsin!</div>
<div id="_mcePaste">Debreli Hasan türküsünün bir güzel tarafı da mahpushanedeki dostlarına umut veren yanıdır. Yaşama, doğru bakmanın, dostluğun, arkadaşlığın ve umudun türküsü de diyebiliriz. Her fırsatta bu türküyü söyleyin olur mu? Dağ başlarında, yaylalarda, akşam ateşinin karşısında; her yerde.</div>
<blockquote>
<div id="_mcePaste"><em>DRAMA KÖPRÜSÜ</em></div>
<div id="_mcePaste">Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez</div>
<div id="_mcePaste">Soğuktur suları bre Hasan bir tas içilmez</div>
<div>Anadan geçilir Hasan yardan geçilmez</div>
<div id="_mcePaste">At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div>Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın</div>
<div>Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunu Hasan evin mi sandın</div>
<div>At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin</div>
<div id="_mcePaste">Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin</div>
<div>At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Drama köprüsü Hasan dardır daracık</div>
<div id="_mcePaste">Çok istemem yanko çorbacı bin bes yuz liracik</div>
<div>At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan, karakedi dinlesin</div>
</blockquote>
<div>NOT:  Bu konuyla ilgili olarak</div>
<div><a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25086019">http://www.ntvmsnbc.com/id/25086019</a></div>
<div>Drama Köprüsü üzerine bir araştırma var&#8230;</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HEY GİDİ KARADENİZ…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=414</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 15:38:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MEVZU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=414</guid>
		<description><![CDATA[
Ferda YURTSEVEN
Ah şu Karadeniz kıyıları, her mevsim bir  başka güzel, ya da biz buraları çok seviyoruz da bize mi öyle geliyor  bilmiyorum.
Her yıl Samsun’dan Hopa’ya kadar gider gelirim. O  güzelim doğayla iç içe olmak için.
Yeşilin her tonunun nasıl  olduğunu görmek istiyorsanız, bir gün batımı şöleni izlemek  istiyorsanız, şartları zorlayın ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi.jpg"><img class="size-full wp-image-419 " style="margin: 10px;" title="ferdaablayazi" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi.jpg" alt="" width="600" height="400" /></a></h2>
<h2>Ferda YURTSEVEN</h2>
<p>Ah şu Karadeniz kıyıları, her mevsim bir  başka güzel, ya da biz buraları çok seviyoruz da bize mi öyle geliyor  bilmiyorum.</p>
<p>Her yıl Samsun’dan Hopa’ya kadar gider gelirim. O  güzelim doğayla iç içe olmak için.</p>
<p>Yeşilin her tonunun nasıl  olduğunu görmek istiyorsanız, bir gün batımı şöleni izlemek  istiyorsanız, şartları zorlayın ve Doğu Karadeniz’e merhaba deyin  dostlar…</p>
<p>2004 – Ağustos / Fındıklı -Rize</p>
<blockquote><p><strong>ÖNSÖZ</strong></p></blockquote>
<blockquote><p><em>Bu sayfayı açıp, bu yazıyı okumaya hazırlanan sevgili okuyucular şaşırdınız değil mi? “Biz önsözü romanlarda biliriz bir gezi yazısına da önsöz konur mu hiç”diye.  Bu gezi yazısı 25 Eylül 2009 da kaybettiğimiz Ferda ablamız’a ait. Benim Yakakent’teki evimde “Kuzeyde Tütün” dergisinin son sayısıyla tanıştı. Dergiyi baştan sona keyifle bir tek satır atlamadan okudu. Şimdi isimlerini hatırlayamadığım birkaç yazar arkadaşı Alaçam’dan tanıdığını ve yazılarını ilgiyle okuduğunu söyledi. Derginin editörü Süleyman Felamur arkadaşımıza da gelecek sayı için yazı sözü verdi fakat ömrü sözünü yerine getirmeye yetmedi. Ferda abla, benim annem, ablam, arkadaşım, yoldaşım, can dostumdu.  Eline küçük bir kağıt parçası geçse onun kenarına bile bir şeyler yazarak değerlendirirdi. Karadeniz kıyıları ile ilgili karalamalarını derleyerek, çektiğim fotoğraflarla da süsleyerek  Ferda ablamın sözünü tutmasını kendime görev edindim. Ferda ablayı tanımayanlara onu en güzel şekilde tanıtan bir yazıyla son sözümü söylüyorum.</em></p>
<p><em>Hülya Bilal / 22.11.09 &#8211; SAMSUN</em></p></blockquote>
<blockquote><p><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/Ferdaablayazi2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-420" style="margin: 10px;" title="Ferdaablayazi2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/Ferdaablayazi2.jpg" alt="" width="600" height="400" /></a></p>
<p><em><strong>KARADENİZ’DE  GÜN BATIMI</strong></em></p>
<p><em><strong>Gece akşamı çağırıyor hafiften</strong></em></p>
<p><em><strong>Gün devrilmek üzere</strong></em></p>
<p><em><strong>Muhteşem bir gün batımı şöleni var denizde</strong></em></p>
<p><em><strong>Önce</strong></em></p>
<p><em><strong>Billur bir kaseden kan damlar gibi</strong></em></p>
<p><em><strong>Sonra kızıl bir bakır tepsi görünümünde güneş</strong></em></p>
<p><em><strong>Denizde allı, morlu, pullu portakal rengi titreşimler</strong></em></p>
<p><em><strong>Kızıl tepsi yanarak iniyor</strong></em></p>
<p><em><strong>Yavaş yavaş denize</strong></em></p>
<p><em><strong>Denizde allı, morlu, pullu, portakal rengi titreşimler</strong></em></p>
<p><em><strong>Kızıl tepsi yanarak inişyor</strong></em></p>
<p><em><strong>Yavaş yavaş denize</strong></em></p>
<p><em><strong>Deniz alev alıyor sanki</strong></em></p>
<p><em><strong>Üç-beş balıkçı teknesi</strong></em></p>
<p><em><strong>Selamlıyor gurubu</strong></em></p>
<p><em><strong>Kavruk motor gürültüleriyle</strong></em></p>
<p><em><strong>O anın büyüsünü bozarak</strong></em></p>
<p><em><strong>Kıyıdan uzaklaşıyorlar</strong></em></p>
<p><em><strong>Yanan ufka doğru</strong></em></p>
<p><em><strong>Mavi geceye</strong></em></p>
<p><em><strong>Umut yükleyerek</strong></em></p>
<p><em><strong>Mavi gecenin koynuna sığınarak</strong></em></p>
<p><em><strong>RASTGELE</strong></em></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_421" class="wp-caption alignright" style="width: 346px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi3.jpg"><img class="size-medium wp-image-421 " style="margin: 10px;" title="ferdaablayazi3" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi3-202x300.jpg" alt="" width="336" height="499" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">FERDA YURTSEVEN  Tiyatrocu, korist ve kendi  deyişiyle &#8216;assolist&#8217;&#8230; 1963  Samsun Eğitim Enstitüsü mezunu. 1966 Samsun  Devrim Ortaokulu&#8217;nda (sonradan  lise oldu) kesintisiz 14 yıl öğretmenlik  yaptı. 1974 sonrası Karadeniz&#8217;de ki  tüm etkinliklerin turne  sanatçısı. TÖS, TÖB-DER ve Karadeniz Kadınlar  Derneği&#8217;nin militanı. 80  öncesi KKD çıkardığı bildiriden ve TÖB-DER  yöneticiliğinden idamla  yargılandı. Samsun 78&#8242;liler Derneğinin aktif  üyelerindendi.</dd>
</dl>
</div>
<p><em><strong>F.YURTSEVEN</strong></em></p></blockquote>
<p>Bir aydan fazla zamandır Doğu Karadeniz’deyim. Her yıl tekrar tekrar gezmekten, görmekten usanmadığım yerler buralar. Bol bol oksijen depolama, yayla güneşi alma alanları.</p>
<p>İşsizliğe, yoksulluğa, Çernobil’in sonucu hastalıklara, ölümlere, zulümlere inatla direnen, her şeye karşın yüzleri gülen tatlı esprili, hoş insanların yaşadığı yerler buralar. Onlarla tanışmak, konuşmak her seferinde yeniler beni…</p>
<p>Karadeniz’in özverili kadınları… Bin türlü yorgunlukla çaylıklardan fındıklıklardan akşam karanlığında evlerine dönen, evde bıraktıkları, gözü yaşlı bebelerinin,a</p>
<p>hırda kapalı hayvanlarının gönüllerini alan, yorgunluğu geçmeden sabahın köründe yeni ve yoğun yorgunluklara yelken açan, yayla gülleri, yaban çiçekleri, uysal kelebekler, sakin sakin gurbetteki eşlerini beklerler.</p>
<p>Bakarsın onlara, acımak mı üzülmek mi? Karışır düşüncelerin sarhoş olur. Onları sadece seversin.</p>
<p>Hiç şikayet etmezler hallerinden belki başka bir dünya tanımadıkları içindir.</p>
<p>Bu tarafa her yolum düştüğünde önce Çamlı Hemşin’e giderim. Girişteki çağlayandan sonra daracık caddeye girersiniz. Sağlı sollu minicik dükkanlar kimi yöresel yemeklerin sunulduğu küçük aş evleri, kimisi yöresel kıyafetlerin ve bölgeye has çeşitli ürünlerin satıldığı dükkanlar. Bıcır bıcırdır, tüm satıcıları, şirin mi şirin poşi bağlamış kızları dilleriyle mutlaka bir şeyler satarlar size&#8230;</p>
<p>O daracık cadde bu mevsimlerde son derece kalabalık, trafik alabildiğine sıkışıktı. Yerli yabancı tur ve turist otobüsleri, gurbetçi otomobilleri yaylalara yol alan küçük otobüsler, Ayder’e, Zil Kaleye, Şenyuva Köyü’ne giden ve dönen araçları. Aradan sıyrılmayı becerdiğimizde biz de bu yıl önce Ayder’de aldık soluğu. Yörenin en ünlü yaylası. Hava su &#8230; Ve doğa çok özel.</p>
<p>Çamlı Hemşin’deki kalabalığın ilk uğrak yerlerinden  biri olan Ayder’de de iğne atsan..  Yere düşmez.</p>
<p>Termal otel, diğer otel pansiyonlar dolu. Gene de yer bulmak mümkün olabiliyor. Binaların çoğu bölgesel özellikler taşıyor. Arada sırıtanlar olsa da&#8230;</p>
<p>Tatil için tercih edilecek yerlerden biri bence Ayder. Özellikle dinlenmek doğayla baş başa kalmak, ılıcalardan yararlanmak istiyorsanız. Çadır da kurabililyorsunuz.</p>
<p>Keselere uygun aşevleri var. Ayder sofrası temiz, yemekleri ve sütlacı damak tadına uygun, hesaplı da. Öğle yemeğimizi orada yedik. Bozulmamış çevrenin tadını çıkara çıkara ohhhh…</p>
<p>Oradan çıktıktan sonra biraz daha yukarılara uzanıp yeni yerler keşfettik. Tüh! Dedik&#8230;  Keşke burayı daha önce görseydik. Orman içinde geniş bölüme yayılmış piknik alanı. Şehrin bunaltıcı sıcağından sonra başka bir yerdi burası. Ne arasan bulabileceğin bir yer, keyfe açık…</p>
<p>Olsun bakalım, bir başka günde burayı deneriz dedik ve Zil Kale yolu üzerindeki Şenyuva Köyün’deki konaklayacağımız pansiyona doğru yol almaya başladık. Sağımızda çılgın çılgın akan Fırtına Deresi… Kasetçalarda KAZIM KOYUNCU:<em> “ bu dere yılan olsa narino/Derdimi bilen olsa/Oturup da ağlardım narino/Yaşımı silen olsa…” </em>solda alabildiğine çam ormanları, orman gülleri, ağaçlar gökyüzünü yırtacak sanki. Yeşille mavi tepelerde, bir yerde, sislerin arasında  birbirine kaynaşmış, uzak yamaçlarda, zaman zaman yol kenarlarında taş evler birkaç evlik küçük yerleşim birimleri … Yukarılarda kartal yuvalarını andıran, yılların ağır yükü omuzlarında kararmış tahtadan evler, maket görüntüsünde, hiç yolları yokmuş gibi yalnız ve gariban görünmekte&#8230; Oysa ki Karadeniz insanının aklı oraya ulaşmayı çok önceden becermiş</p>
<p>İlkel teleferikler kurarak, keçilerin bile zor tırmanacağı ince uzun patikalar açarak</p>
<p>Aniden toplu konut inşaatı devam eden bir yer çıkıyor karşınıza. Şaşırıyorsunuz bu anlamsız yapılaşma karşısında. Toplu konut idaresi hiç başka yer bulamamış doğayı katletme adına başlamış dikmeye bu beton yığınlarını Fırtına Deresinin kenarına rezillik abidesi gibi.</p>
<p>Öyle bir dönemdeyiz ki kimi kime şikayet edeceksin.</p>
<p>Bunca zaman Fırtına Vadisini kurtarmak adına tüm duyarlı insanların ve çevreci örgütlerin çabaları bile bazı duyumlarımıza göre galiba boşa gidecek ve belki de baraj inşaatı yeniden başlayacak.</p>
<p>Umarız böyle bir şey gerçekleşmez. Bu kadarı ile bile doğa alabildiğince darbe aldı zaten.</p>
<p>Bu yolun üzerinde iki konaklama alanı var. İlki “Doğa Otel” biz, oteli geçiyoruz, amacımız</p>
<p>Fırtına Pansiyon’a ulaşmak ve akşamı orada geçirmek.</p>
<p>Güzel bir akşam yemeğinin ardından mis gibi bir havada çekilen nefis bir uyku sabah erkenden kalkış. Beş yıldızlı otelleri aratamayacak bir kahvaltı sofrası. Uzun zamandır bu kadar güzel bir kahvaltı yapmamıştım.</p>
<p>Kahvaltı sonrası herkes ilgi alanlarına dağıldı. Biz de gazetelerimize daldık.  Öğleye doğru istemeye istemeye vedalaştık. Fındıklıdaki evimize doğru dönüş yolculuğuna başladık.</p>
<p>Sevgiyle ve sağlıkla kalın</p>
<p><em><strong>FOTOGRAFLAR: HÜLYA BİLAL</strong></em></p>
<p><em><strong><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv">ferda abla</a><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv"><img class="alignright size-medium wp-image-466" style="margin: 10px;" title="ferdavideo" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdavideo-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" /></a><br />
</strong></em></p>
<blockquote><p><strong><em>&#8216;UNUTMAK OLMAZ-KARADENİZİN SOL DALGALARI&#8217;</em></strong></p>
<p><strong><em> ziyaretlerinden birisi de Ferda abla olmuştu. Yaklaşık dört ay önce  Samsun&#8217;da bir gurup yoldaşımızla beraber Ferda ablayı evinde ziyarete  gittik. </em></strong></p>
<p><strong><em>Üç saatlik bir söyleşi ve bir saatlik kamera çekimi yaptık. Acıları  vardı ve yatakta zorla dikelip konuşabiliyordu. Bizi karşılaması ilginç  oldu: Kahkahalarla &#8220;Ne o Ferda ablanız ölüyo sandınız di mi, bende o göz  var mı?&#8221;  Sonrasında konuştukça açıldı, açıldıkça konuştu.  Hayatıyla, kendisiyle, yaptıklarıyla, yoldaşlarıyla sevimli bir alaycılıkla  &#8216;dalga&#8217; geçiyordu ve sonra yorulup uzandı; vedalaşıp ayrıldık&#8230; </em></strong></p>
<p><strong><em>Yaklaşık bir hafta sonra, Samsun&#8217;da Devrimci Yetmişsekizliler Derneğinin  düzenlediği &#8216;UNUTMAK OLMAZ ETKİNLİĞİ&#8217;nde sahnenin en önünde  oturuyordu. Belli ki çok zorlanarak gelmişti ve gecenin sonuna kadar da  kaldı. </em></strong></p>
<p><strong><em>Perdede Ferda ablanın görüntüsü çıktığında salondaki tüm yoldaşları  ayakta alkışladılar. Ayağa kalkıp salonu selamladı, ağlıyordu&#8230; </em></strong></p>
<p><strong><em>Etkinlik  sonrasında daha fazla kalamayacağını söyledi ve tek tek herkesle  vedalaştı. </em></strong></p>
<p><strong><em>Kapıdan çıkarken  &#8221;belki bir daha görüşemeyiz, bu akşam çok  mutluyum, bütün arkadaşlarıma sevgilerimi söyleyin&#8221; derken gözlerine  bakamadım, ağlamaya devam ediyordu&#8230;.”</em></strong></p>
<p><strong><em><br />
26.11.2009  İstanbul  Şenol MORGÜL- Emin ŞİR</em></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
<enclosure url="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv" length="1947408" type="video/x-ms-wmv" />
		</item>
		<item>
		<title>Alaçamlılar buluştu</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/alacamlilar-bir-aradaydilar/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alacamlilar-bir-aradaydilar</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/alacamlilar-bir-aradaydilar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Mar 2010 12:32:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=453</guid>
		<description><![CDATA[M.Rebii Özdemir
/23 Mart 2010 Salı/

Önceki akşam Samsun Öğretmenevinde, 2. kez Alaçamlılar buluşmasını düzenledik. Emin Kırbıyık, Zergün Deliorman Demirci, Şakir Demirci, Fatma Çetin ve ben çok kısa bir zaman çerçevesinde Alaçamlıları bir araya getirmeyi başardık. Bu konuda herkes üzerine düşen görevini yerine getirmek için çabaladı ve sonunda mutlu bir tablo ortaya çıktı. Daha çok Samsun&#8221;da yaşayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>M.Rebii Özdemir</h2>
<p>/23 Mart 2010 Salı/</p>
<p><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/mehmetRebii1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-454" style="margin: 10px;" title="mehmetRebii1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/mehmetRebii1.jpg" alt="" width="384" height="307" /></a></p>
<p>Önceki akşam Samsun Öğretmenevinde, 2. kez Alaçamlılar buluşmasını düzenledik. Emin Kırbıyık, Zergün Deliorman Demirci, Şakir Demirci, Fatma Çetin ve ben çok kısa bir zaman çerçevesinde Alaçamlıları bir araya getirmeyi başardık. Bu konuda herkes üzerine düşen görevini yerine getirmek için çabaladı ve sonunda mutlu bir tablo ortaya çıktı. Daha çok Samsun&#8221;da yaşayan Alaçamlıların bir araya geldiği gecede Alaçam&#8221;dan bizi yalnız bırakmayarak onurlandıran Alaçam Etyemez Köyü Muhtarı Vedat Anarat, Yukarısoğukçam Köyü Muhtarı Erol Yaman, Alaçam Muhtarlar Derneği Başkanı ve Yeniköy Köyü muhtarı Nail Er, Alaçam Yeni Cami Mahallesi Muhtarı Mümin Cengiz bir sözümüz iki etmeyerek bizlerle birlikte oldular. Alaçamlılar buluşmasının önemli konukları arasında OMÜ Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Akan, OMÜ Alaçam Posta Lojistik Meslek Yüksekokulu okul sekreteri Mustafa Korkmaz, Öğretim görevlileri Ünzile Yılmaz ile Şenol Doğan&#8221;da bizleri ayrıca mutlu ettiler. Gecemizde güzel Alaçam&#8221;ımız için ekonomik yaşamına destek verecek olan OMÜ Alaçam Posta Lojistik Meslek Yüksekokulunun yaşama geçirilmesi için desteklerini esirgemeyen ve çalışmaların hızlandırılması aşamasında ellerinden geleni ardına koymayan OMÜ Rektörü Prof.Dr. Akan, Alaçamlılara hitaben şöyle konuştu: “ sizlere bir aksilik olmazsa Eylül ayında okulumuzun açılıp öğrenci alımına başlayacağının garantisini ve sözünü vermek istiyorum. Bu konuda yalnızca bizim üniversite olarak bir şeyler yapmamız da yetmiyor. Sizlerinde ellerini taşın altına koymanız gerekiyor. Samsun&#8221;da yaşayan çok Alaçam&#8221;lı olduğunu biliyorum. Onlarında bu işe ön ayak olacaklarını ve maddi desteklerini ilçelerinin geleceği için esirgemeyeceğini çok iyi biliyorum. Şimdiye kadar yapıla yardımlarla epey yol aldık. Bundan sonrası içinde boş durmayarak çalışırsak okulumuz Eylül ayında öğrenci alımına başlayacaktır. PTT Genel Müdürü Osman Tural&#8221;da okulumuzdan mezun olan gençlerimizin derhal PTT Genel Müdürlüğü bünyesinde istihdam edeceklerinin sözünü vermişti. İş garantisi olan bir bölüm bence kesinlikle tercih edilmelidir diyerek konuşmasını bitirdi.” Rektör&#8221;ün konuşmasının ardından OMÜ Alaçam Posta Lojistik Meslek Yüksekokulu Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı olan Alaçam Etyemez Köyü Muhtarı Vedat Anarat&#8221;da söz alarak şunları söyledi: “Rektörümüzün söylemleri üzerine fazla söze hacet yok kesinlikle Samsun&#8221;da olsun diğer illerimizde olsun nerde olurlarsa olsunlar OMÜ Alaçam Posta Lojistik meslek Yüksekokulumuzun inşaatının ve iç donanımın tamamlanması için bize maddi destekleri gerekmektedir. Bu gücümüzü kullanmalıyız. Herkes bir diğer arkadaşına bu taleplerimizi ulaştırmalıdır” dedi.</p>
<p><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/mehmetRebii2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-464" style="margin: 10px;" title="mehmetRebii2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/mehmetRebii2-300x240.jpg" alt="" width="384" height="307" /></a>Gecede bir önemli mesaj daha yayınlandı. Alaçam&#8221;lı emekli öğretmenlerimizden Hakkı Varoğlu, “İlçemizden gelip Samsun&#8221;da yaşayan binlerce Alaçam&#8221;lı hemşerimiz var. Bunu çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bir araya gelmemiz gerektiğini düşündük. Bu düşüncemizi hayata geçirmek istiyoruz ve destekleriniz bekliyoruz” dedi. Alaçamlılar Samsun Öğretmenevinde gecenin ilerleyen saatlerinde gönüllerince eğlendiler. Bütün konukların ortak derdi Alaçam&#8221;dı ve Alaçam&#8221;a neler yapılıp da iç göç durdurulabilirdi. Gece boyunca tartışıldı ve bu işe bir dernek çatısı altında devam edilmesi kararı çıktı. Gerçektende mutlu bir ana imza atıldı. Her şeyden önce Alaçam adına ileriye doğru bir adım atıldı. Bu adımdan artık geriye dönülmesi imkansız aksi takdirde her şey kangren olur ve Alaçam&#8221;ın kolu bacağı kesilir Alaçam haritadan silinir gider. Bunun olmaması için buradan tüm Alaçam&#8221;lı bürokratlara, kamuda yada özelde çalışan herkese istisnasız ellerinde ne kadar güçleri varsa kullanarak yapılan duvara bir taşta siz koyun diyorum. Buradan Alaçam&#8221;ın öz evlatlarından ve elinde imkanları olduğunu düşündüğümüz Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Kenan Şara&#8221;nın okulumun ihtiyaçlarına duyarsız kalacağını düşünemiyorum. Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir&#8221;in, oy aldığı seçmenlerinin ilçesinde yapılacak okula maddi yarım konusunda duyarsız kalacağını düşünemiyorum, düşünmekte istemiyorum. Daha nice bürokratlar çalışan şirket sahipleri ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Bu konuda bizzat hem Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Kenan Şara&#8221;ya, hem Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir&#8221;e, hem de aklıma gelecek olan diğer tüm bürokratlarımıza bize destek olmaları için mektuplar yazmaya karar verdim. Umarım hepsinden de yanıt alırız da bir an önce okulumuz açılır ve sonuca ulaşırız. Şimdi yazımız farklı bir boyuta çekmek istiyorum. Öğretmenevinde bir arkadaşımız elindeki haber kupürünü uzattı bana ve okuyup değerlendirmemi istedi. Ben de okudum ve değerlendirmemi yaptım. Her şeyden önce gazetede açıklamayı yapan benim köylüm ve Alaçam&#8221;da esnaf olan Şaban Ayçil&#8221;dir. Şimdi yazacağım satırlara belki de çok kızacak ama söylemeden de edemeyeceğim. İl Özel İdaresinden alınan yada alınması gereken 100. 000.00.TL yardımı abisi olan Fikri Ayçil şimdiye kadar almıştı da bitince tekrar yeni yardım isteyip almıştı. Bu konuda en azından ben böyle düşünüyorum. Kimse kusura bakmasın. Şimdi devam etmek istiyorum habere karşı yorumlarıma. Haber&#8221;de AKP Alaçam İl Genel Meclisi sıfatıyla saygı değer köylüm Şaban Ayçil yaptığı açıklamasında şunları söylemiş. Benim için en önemli yanı da bu. Haberdeki Şaban Ayçil&#8221;in ifadesi aynen şöyle “ Okulun Tadilatıyla ilgilenen AK Parti Alaçam İl Genel Meclis Üyesi Şaban Ayçil, Meslek Yüksekokulunun eğitime açılmaması için çeşitli çevrelerden kendilerine baskılar yapıldığını savundu” ifade aynen böyle sevgili okurlarım. Ben şimdi hemen Şaban Ayçil&#8221;e soruyorum sayın İl Genel Meclisi Üyesi Şaban Ayçil, ben sizden böyle bir açıklama beklemezdim. Size baskı yapan çevreleri hemen basın yayın yoluyla afişe etmenizi beklerdim. Bu konuda neden açıklama yapmadığınızı anlayabilmiş değilim. Ve şimdi sizden bu size baskı yapan grupları hemen afişe etmenizi istiyorum. Çünkü bu okul kimsenin politik malzemesi olamaz. Olmamalı!. Olduğu takdirde kimse bir adım yol alamaz. Alamadığı gibi de yapılacak olan her türlü işler şirazesinden çıkar başka bir boyuta gider. Bence sayın Şaban Ayçil açıklamalarınızı bir partinin il genel meclisi üyesi olarak değil de Şaban Ayçil olarak yaptığınızda daha da olumlu tepkiler alırdınız. Ben yıllardır yazıyorum ve çiziyorum her türlü çalışmanın içinde bulundum siyasi bir yanımı kesinlikle çalışmalarımın içerisine katmadım. Aksine bu çalışmamızın apolitik olması gerektiğini defalarca kez altını kalın çizgiyle çizerek vurguladım. Şimdi böyle bir haberi okuduğumda çok şaşırmadım dersem yalan olur. Bu işin ucundan kim tutarsa tutsun politik kimliğini kesinlikle kullanmamalıydı. Politik kimlikler kullanıldığı sürece elini taşın altına koyan herkes elini taşın altından çekecektir. Ve sonuçta etrafa istenmeyen kötü kokular yayılacaktır. İlçemizin İl Genel Meclisi Üyesi Şaban Ayçil&#8221;den, hassaten rica ediyorum kendisine engel olan ve baskı yapan çevreleri alenen bize açıklamalı. Sonuçta ilçemiz Alaçam Yüksekokuluna kavuşacak. Baskı yapanları bizde bilirsek eğer kendilerinden neden böyle bir yola başvurduklarını ve amaçlarının neler olduğunu kamuoyuyla paylaşırız. Baskı yapan grupları bize acilen bildirmenizi istiyoruz. Çünkü bizde kendilerini kamuoyuyla paylaşmak için sabırsızlıkla bekliyoruz. Saygılarımla!&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/alacamlilar-bir-aradaydilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇEŞME MAHALLESİ…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cocuklugumun-cesme-mahallesi%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 14:20:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=405</guid>
		<description><![CDATA[
Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…
Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…
 
Nihat OKUMUŞ
3. Çeşme Sokağın İnat Kafir’i
Yıl 1955 ve ben 5 yaşındaydım. Kamyon evin önüne gelmiş eşyalar yükleniyordu.
Dayımlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-406" title="bizimev" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a><img class="aligncenter size-full wp-image-406" style="margin: 5px;" title="bizimev" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></p>
<p><em><strong>Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…</strong></em></p>
<p><em><strong>Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…</strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<h4><em>Nihat OKUMUŞ</em></h4>
<h5><em>3. Çeşme Sokağın İnat Kafir’i</em></h5>
<p>Yıl 1955 ve ben 5 yaşındaydım. Kamyon evin önüne gelmiş eşyalar yükleniyordu.</p>
<p>Dayımlar Ankara’ya taşınıyorlardı.</p>
<p>Kamyon gittikten sonra evdeki yalnızlığı fark ettim. Koca ev sanki bomboş kalmıştı. Salih, Mehmet, Mustafa, Dayım, yengem artık yoklardı. Artık evde arkadaşımda kalmamıştı…</p>
<p>Çocukluğumdan hatırladığım ilk olay bu idi. Sanki daha önceki 5 yılı hiç yaşamamışım gibi. Sanki bomboş bir 5 yıl. Doğumum sanki bu olaydan sonra başlamıştı. Artık evin dışına çıkıyordum… Mahalledeki çocuklarla arkadaşlık ve muhabbet dönemi başlıyordu. Tabii Okul… Merkez İlkokulu… Mücella Hanımın sınıfında 1. sınıfı okudum. 2. sınıftaki Hocam Adil ÇANKAYA idi. 3. sınıfta Gönül hanım, 4. sınıfta ise bir dönem Ahmet PEKCAN, 2. dönem Sabahattin MANDİL sınıf hocalarımızdı. Diplomamı Kamran Hoca’mdan aldım.</p>
<p>Mahallemizde günlerim çok çok keyifli ve eğlenceli geçiyordu. Hemen hemen hergün oyunlar oynuyorduk. Bıkmadan… Usanmadan… Ta ki “ Abiiiii… Yemek yicezzzz” diye bağıran kızkardeşim Behran’ın sesini duyuncaya kadar…</p>
<p>Birkaç dakika daha ter atıp, koşa koşa akşam yemeğine yetişirdik. Rahmetli Babam, Çubuk şarabından bir bardak doldurmuş, yemeğine eşlik ediyordu… Rahmetli annem sobanın üzerindeki Tarhanayı karıştırırken, Ablam (Raziye) da yer sofrasını kuruyordu…</p>
<p>Dayımların Ankara’ya taşınmasından sonra, daha doğrusu benim için hayatın başlamasından sonra  bana verilen ilk görev, Babamın akşam şarabını almaktı. Bir gün önce boşalan Çubuk Şarabının şişesini Zenbile* koyar, uçarcasına Muzaffer Amcanın şarapçı dükkanına gider, dolu şişeyi alır, yine aynı hızla eve gelirdim. Bu artık benim hergün yapmam gereken asli görevimdi. Seve seve yapıyordum. Taki 5 Haziran 1960 gününe kadar.</p>
<p>Babam rahatsızlanmış, tedavi için hastaneye götürülmüş, ancak Bafra Hastanesinden ölüsü gelmişti… Hükümetin Köy Katibi Mehmet OKUMUŞ ( İbiş’in Memet) artık yoktu… Beni FB’li yapan Necati Abim bir köşede kendini tutamadan ağlamaktaydı…Muharrem abi aynı şekilde…</p>
<p>Meğerse ben onu getirdiğim şaraplarla zehirlemişim de haberim yok…Kurban Bayramının ilk günü defnetmiştik. Çeşme mahallesinin 3. Çeşme sokağında büyük bir hüzün vardı. Sokak buruk bir Bayram yaşıyordu… Kapı üstündeki tabelasında 23/A yazan bizim evde ise  feryat-figan…</p>
<p>Çok geçmedi. Alışmıştık Babasızlığa… Çeşme mahallemiz, Komşularımız, insanlarımız her acının en iyi ilacıydı…Tek tesellim arkadaşlarım ve Mahalleli idi. Kimler yoktu ki mahallede…</p>
<p>Bitişik komşumuz Ali (Deli Ali) Eniştemler, teyzemler, Bahriye ablam, Naim abim, Saim…. Karşı komşularımız Fırıncı Ahmet ve Şöför Bayram ağabeyler…</p>
<p>Bayram ağabeyin kamyonu vardı. Mahallenin bütün çocuklarını atardı arkaya. Dolaştırırdı bizi. Biz çocuklar sevinçle bağırırdık…</p>
<p>“ Şöför abi yavaş, Alaçam’ı dolaş..” Her şey için teşekkürler Bayram Abi…</p>
<p>Ünzüle yengenin kadayıfları ile Safiye teyzemin börekleri nasıl unutulur?</p>
<p>Evimizin çaprazında Selim ağabeyler…</p>
<p>“ Selim, Şükriye, Vural,</p>
<p>Kemal, Şenol, Huriye,</p>
<p>Songül, Güllü, Saliha,</p>
<p>Alakız, Kırık, Paytak.”</p>
<p>Selim Kartal ailesini bu dörtlüğe işlemiştik.</p>
<p>Fırıncı Faruk ağabeyler… Hemen üstlerinde Selahattin (İspirli) ağabeyler otururdu. Sengül abla, Sevim Abla… Yan binada Hafız Dayımlar. Daha yukarıda Hüseyin (Yiğit) ağabeyler ve Şakir (Çolak Şakir) ağabeyler.</p>
<p>Molotoflar nasıl unutulur? Gülsüm Abla… Şahin… Fırında az mı hamur mayaladık? Az mı pide ve ekmek yaptık? Selahattin ağabeyler ( Sümüklü Selahattin)… Kole Mehmet, Koreli Şükrü…</p>
<p>Naile yenge’ler (Terzi Mümin’in hanımı)… En çok sevdiğim şey, armutlar olduğunda, rüzgarın çıkmasını beklemek ve Naile yenge’den habersiz düşenleri alıp kaçmak… İsmail (Kocaman) abi… Seni unutmak mümkün mü?  Az mı pantolon ütüledik senle… Paçalarına teğel atmadığımız pantolon var mı Alaçam’da?</p>
<p>Sonra, Tenekeciler…</p>
<p>Yahya ağabeyler… Ahmet ağabeyler… Tevfik ağabeyler…</p>
<p>Hikmet, İsmet, Niymet, Kıymet… Mehmet (Kaçamak)… Mahallemizin en güzel kızlarından Leyla…</p>
<p>Dudu’lar (Duygu)… Niyazi ağabeyimiz, Habbe (Habibe) ablamız… İbrahim amcalar…İsmailler, Kemaller…</p>
<p>En yukarıda Aziz Çavuşlar… Yusuf Kemal’ler… Çeşmenin solunda Şerif ağabeyler ( kurtlu Şerif)… Guru’nun Hasanlar… Çağlar abi, Mustafa ( folluk), Hüseyin, Feridun… Aytül Ablamız…</p>
<p>Tanker Dursun nasıl unutulur? Çeşme mahallesinin gururu Alaçam’ın herkülü…</p>
<p>Herkes ama herkes bize Babasızlığımızı unutturan mükemmel insanlardı… Artık onlarda ailemizin parçalarıydı…</p>
<p>Mahalle de en çok oynadığımız oyun, Enek (Bilye-misket)… Enek’ine veya Hayvanatına ** oynardık.Tabii bunu en iyi oynayanları başında Vural ve Zeki gelirdi… Zeki solak olmasına rağmen çoğu zaman 12 den vururdu. Ben de fena sayılmazdım. Evin içinde biraderle (Murat) habire enek oynardık. Ve de habire tokatlardım garibanı… Enek oynayıp, o yılları hatırlayıp da;</p>
<p>Pasko</p>
<p>Pıtını gıstır</p>
<p>Eligızı</p>
<p>İğne iplik benden</p>
<p>Garış 1 vuruş 2</p>
<p>cümlelerini hatırlamayan olamaz…</p>
<p>Karton kutu sigaraların borsası sanırım Türkiye’de ilk kez Çeşme mahallesinde kurulmuştu. İsimli üst kapakları için ne oyunlar oynardık. Değerleri ise;</p>
<p>Kulüp                        20</p>
<p>Gelincik            100</p>
<p>Yenice                        200</p>
<p>Yeni Harman            500</p>
<p>Bahar                        1000</p>
<p>Yaka                        5000</p>
<p>Boğaziçi            10000</p>
<p>Çocuk aklımızla, en çok bulunan ile en az bulunan arasındaki farkı yakalamışız…</p>
<p>Çember çevirirdik, bozanak ( topaç) çevirirdik… Bozanak çevirmek için en ideal yer Kahveci Kadir ağabeyin dükkanının önüydü. Oradaki ince asfalt, en iyi çevirme yerimizdi. Bozanağı çoğu zaman çam kozalaklarından yapardık. En iyisini ise tahtadan Ahmet (Köy) ağabeyimiz</p>
<p>Oğlu Mehmet’e (Kaçamak) yapardı.</p>
<p>Selahattin ağabeyimiz (İspirli), değil mahallenin, belki de Alaçam’ın en iyi çelik-çomak oynayanı idi. Saymaya başladığı zaman kimse yetişemezdi… 12-24-36-48-60-72… giderdi.</p>
<p>Hasan abim (Yiğit) mahallenin rüzgarıydı sanki. Namı Fırtıl , kendisi fırtına idi…</p>
<p>Bahar gelip, Uluçay sellendiğinde, çayiçinde çimeceğimiz günlerin yaklaştığını hissederdik. Havalar ısınıp ta ne zaman çayda çimsem; akşamı rahmetli annemden dayağı yerdim.  Niye çimdin?” diye… Her seferinde anlardı rahmetli. Meğerse atleti ters giyermişim.</p>
<p>En son 2004 yılında Çeşme mahallemin sokaklarında geçerken, ayaklarımın titrediğini hissettim. Etrafıma baktığımda ne enek oynayan çocuklar, ne çember çevirenler, ne de teksas, tommiks okuyanlar vardı. Çocuklar oynamıyorlardı ki!</p>
<p>Sanırım onların da oyunlarını bizler çalarak 7-8 yıl yaşadığım çocukluğumu sanki 70 yıl çocukmuşum gibi yaşadım. Ne mutlu bana…</p>
<p>Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…</p>
<p>Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…</p>
<p>Zenbil : Hasırdan yapılmış bir çeşit çanta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Belki bir duyan olur diye&#8230;</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=belki-bir-duyan-olur-diye</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:26:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=335</guid>
		<description><![CDATA[Yoğurdun, sütün, peynirin, tavuğun ve hatta hamurun ‘hazır’ı mı olur canımmm… diye geçiriyorduk aklımızdan… ‘Kapitalizm’ diye bildiğimiz o ‘vahşi’ şey henüz ilçemize uğramamıştı… ürettiklerimiz ‘meta’, çarşı hayatımız bir ‘pazar’a dönüşmemişti… bir tür “al tavuğu ver deterjanı” ya da “helva ekmeği ye yumurtayla öde” dönemi yaşıyorduk… Halkevinde bilinçlenmiş ağabeyler buna ‘feodal toplum’ diyorlardı… benim aklım o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Yoğurdun, sütün, peynirin, tavuğun ve hatta hamurun ‘hazır’ı mı olur canımmm… diye geçiriyorduk aklımızdan… ‘Kapitalizm’ diye bildiğimiz o ‘vahşi’ şey henüz ilçemize uğramamıştı… ürettiklerimiz ‘meta’, çarşı hayatımız bir ‘pazar’a dönüşmemişti… bir tür “al tavuğu ver deterjanı” ya da “helva ekmeği ye yumurtayla öde” dönemi yaşıyorduk… Halkevinde bilinçlenmiş ağabeyler buna ‘feodal toplum’ diyorlardı… benim aklım o kadarına yetmiyordu… derken ilçede bir market açıldı… hikayemizde  işte böyle başladı…</em></strong></p>
<h4><em>- ÖZGÜR BAŞAR V. -</em></h4>
<p>Sıcak bir gündü&#8230; bugün Şerafettin amcanın ve Fahmi amcanın sırt sırta vermiş kasap dükkanlarının olduğu bina yoktu&#8230; orada gazeteci Salim’in camekanlı küçük dükkanı hemen yanında adını hatırlamakta zorlandığım oğlu Hüseyin ağabeyi hayal meyal hatırlayabildiğim bir bakkal amca  vardı… belediyenin yanında Uyarlar’ın yaptığı bina da yoktu… belediyeye emanet yaslanmış bir barakacık görünümündeydi Ziraat Odası&#8230; camiyle Ziraat Odası’nın arasında mavi demirli bir park&#8230; Ziraat Bankası’nın yanındaki cami ile Aykaçlar’ın benzinliği arasında tek katlı tek sıralı dükkanlar vardı&#8230; Mustafa Arlının tuhafiye dükkanı&#8230; Uncu Oruç amca&#8230; ilk aklıma gelenler..</p>
<p style="text-align: center;">
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-336" style="margin: 10px;" title="16-eskibelediye" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-eskibelediye.jpg" alt="16-eskibelediye" width="562" height="357" />Bunları niye anlatıyorum&#8230; şu yüzden &#8230; uzun zaman sonra şu memleket mektuplarının şahsım üzerinde yarattığı ruh halinden de yararlanıp Alaçam’a gittim&#8230; amacım ilçemizdeki eski Rum evlerini fotoğraşamak, belgelemek ve eğer mümkün olursa ‘dünya kültür mirasının korunması’ ile ilgili uluslararası fonlardan kaynak bulabilmek için bir girişimde bulunan değerli hemşerilerime  yardımcı olabilmekti&#8230; ne kadar çok insan el atarsa o kadar kolaylaşır her şey diye düşündüm&#8230; Hem böylece işsizliğin ve yoksulluğun belini büktüğü  insanlarımız için belki de  küçük bir umut ışığı yakılmış olacaktı&#8230; o heyecanla sivri tepenin eteğindeki evimizin balkonuna çıktım önce çıplak gözle ve hatta göremeyince dürbünle, Çakaltepesi’nden başlayıp Goymat, Çeşme mahallesi ve Çömlek mahalleyi şöyle bir gözden geçirdim&#8230; ve gördüklerime inanamadım&#8230; bizim eski Rum evleri, köşkler, konaklar gitmiş, yerlerine betondan şekilsiz yeni binalar yapılmıştı&#8230; ilçemizi bir ‘kent dokusu’yla niteleyebilecek miras çoktan yok olmuş, tek tük kalan Rum evleri beton yığını içinde seçilemez olmuştu&#8230; içim acıdı&#8230; Alaçam’a gittiğimde insanların yüzlerinden bakışlarından edindiğim çaresizlik hissi ağır bir külçe gibi oturdu yerleşti içime&#8230; yalan yok, bayağı bi sinirlendim&#8230; bir iki küfür ettim sağa sola&#8230; Sonra; ‘benim sağlığımda yiyin olumm’ diyen amcamın sözleri geldi aklıma&#8230;  neden bütün iyilik  halimiz yemek ve içmek üzerine kurulu ki bizim&#8230; yani yemeye içmeye karşı bir insan değilim elbette ve hatta severim de bu işleri ama&#8230; neden her şeyimiz bunun üzerine kurulu olsun ki&#8230; neden Alaçam’a geldiğimiz ilk andan itibaren sabahın onbiri, öğlenin sıcağı ya da akşamın bilmem kaçı demeden hemen içki masasına davet ediliyoruz ki&#8230; çok mu matah bişey bu&#8230; birbirimize sunabileceğimiz tek ‘güzellik’ bu mu kaldı&#8230; ne zaman bu ‘yiyicilik’ten kurtulup üretmeye, var etmeye, daha iyisini yaratmaya, hadi onu da geçtim en azından varolanı korumaya döneceğiz yüzümüzü&#8230; bunu becerebilsek, içtiğimiz bir kadeh rakı daha bir tatlı olmaz mı?..<br />
koruyamıyoruz işte&#8230; evlerimizi&#8230; mahallemizi&#8230; gözlerimizin önünde aşınan, eriyip giden insanlarımızı&#8230; çoktan kabullenilmiş bir yok oluş gibi&#8230; mahcup ve sessizce seyrederek&#8230; bu yok oluşun acısını hafifletmek için her gün her gece içerek&#8230; bedenimizi, beynimizi uyuşturup yattığımız bu ölüm uykusu&#8230; kendimizi bile koruyamıyoruz işte&#8230;</p>
<p>Sevdiğine kavuşamayınca susan insanlardan bahseder söylenceler&#8230; bir ömür konuşmayan insanlardan&#8230; ‘lal’ olur insanın dili&#8230; kör olur gözü&#8230; bir daha asla görmez, konuşmaz&#8230; kendini değil diğerlerini cezalandırır susan&#8230; taş olsan çatlarsın ‘lal’ olanın inadından&#8230; ama saygı da duyarsın&#8230; senin bildiğinden daha başka&#8230; senin algılayabildiğinden daha derin&#8230; senin hissettiğinden daha güçlü bir aşk vardır, görürsün&#8230; ‘vazgeç bu inadından artık’ da desen; her şeyi daha anlamlı kılanın, bu inadı sahiplenmek olduğunu da bilirsin&#8230;<br />
Onu size anlatamam&#8230; aktaramam&#8230; kendi inadıyla yaşamış bir yakınım; ‘yaaa sen niye böylesin, niye diğer insanlar gibi yaşamıyosun?’ diye sorduğumda&#8230; ‘Kimse anlamasa da olur&#8230; yaşadıklarım ve inandıklarım  benim için kutsaldır ve de hep öyle kalacak’ demişti&#8230; Yaşam onları ‘inandıklarının’ uzağına taşırken üstelik&#8230;  bir köşede ‘her şeye rağmen’ yaşamaya çalışırken&#8230;  ‘biz’e dair en ufak bir umut yeşermezken toprakta&#8230; herkes kendi suyunda ıslanırken&#8230; son umutta kururken benciliğin ince uzun dallarında&#8230; ‘ben’ olmaya  dönüşemeyenlerin  hazin öyküsünü anlatır rüzgar&#8230; sevdasından ağzı dili lal olmuş inatçı bir ihtiyar yokuşu çıkar sarhoş adımlarla&#8230; gecenin sessizliğine sarılır yatar&#8230; bir yok oluşun acısını hafifletmek için&#8230; ve bilhassa  kimseler duymasın diye&#8230;<br />
Sonra gün yine yeniden doğar&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; sıcak bir gündü&#8230; Ziraat Odası’ndan Ahmet amca ve Mustafa amca bir market açmışlardı&#8230; hamurun hazırını&#8230; tavuğun, yoğurdun ambalajlısını ilk orada görmüştük&#8230; sosisle, hazır sucukla ilk orada tanışmıştık&#8230; alışverişi yapar yazdırırdık&#8230; babam maaşı alınca öderdi&#8230; kredi kartı falan yoktu&#8230; bakkalla aramıza banka girmemişti henüz&#8230; güven vardı&#8230; idare vardı&#8230; ‘babam ödeyecek Ahmet amca’ vardı&#8230; ‘canın  sağ olsun yeğenim’ vardı&#8230; ben bu marketi Alaçam’ın gelişmesi için önemli bir adım görmüştüm o zamanlar&#8230; “memleket büyüyor” diye geçirmiştim aklımdan&#8230; çocukluk işte&#8230;</p>
<div id="attachment_338" class="wp-caption alignright" style="width: 404px"><img class="size-full wp-image-338 " title="16-eskievler" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-eskievler.jpg" alt="16-eskievler" width="394" height="400" /><p class="wp-caption-text">Reji meydanı; Tütün kokusunun kentti terketmediği zamanlarda, bu meydanda tütüncüler balya balya tütün indirirlerdi mübayaa zamanı Tekel deposunun önüne... Şimdilerde Kızlan Garajı, Avcılar kulübünün önü... Belki çocukluğumuzda top sahası...</p></div>
<p>Ama şimdi Ahmet amcanın  aramızdan ayrıldığını öğrenince, marketin raşarı arasında gezinen çocukluğuma döndüm aniden &#8230; çakır gözlerine taktığı yakın gözlükleriyle kasanın başında bişeyler yazarken gördüm sanki onu&#8230; açık sözlü dobra bir Çerkez&#8230; sözünü esirgemez&#8230; içten&#8230; dolayımsız&#8230; bizim insanımız&#8230;</p>
<p>Ahh şu bizim bir gözlük kadar insana yakın olamayışımız&#8230; bir cam kadar canlarımızı kollayamamamız&#8230; ne de çoktuk oysa&#8230; ne kadar da çocuktuk&#8230; üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü bu adaletsiz dünyada&#8230;  üç doğru olup, yan yana durup bir yanlışın belini kıramadık&#8230; dağıldık kristal bir vazo gibi asfalta düşünce&#8230; ‘bizim’ olan sokaklar, mahalleler birer birer kayboldu&#8230; birer birer kayboldu insanlarımız&#8230; kendinin uzağına taşındı&#8230; aramız açıldı&#8230; sonra biz kendi sokağımızda bile kaybolur olduk&#8230; oysa ne kadar da çoktuk&#8230; ne kadar da çocuktuk&#8230; bir bisikletin direksiyonunda sallanan market poşetleri gibi dolu dolu&#8230; iç içe ve kardeşçe&#8230;</p>
<p>koruyamıyoruz işte&#8230; evlerimizi&#8230; mahallemizi&#8230; kendimizi bile koruyamıyoruz işte&#8230;</p>
<p>‘zaman insanı tanınmaz hallere sokar’ diyordu düşünür&#8230; ne kadar da haklıymış&#8230; ben bile büyüdüğüm kasabayı, insanlarımızı tanımakta zorlanıyorum&#8230; çıplak gözle bakıyorum olmuyor&#8230; dürbünle bakıyorum&#8230; ne çare&#8230; geçmişte yaşamak, geçmişi yaşatmaya yetmiyor ne yazık ki&#8230; beton binaların arasında sıkışmış birkaç çürük konak gibi sıkışıyor  kalbim&#8230;  yalan yok içim acıyor&#8230; bir iki küfür savuruyorum rasgele&#8230;</p>
<p>sonra susuyorum&#8230;</p>
<p>ne bileyim belki bir duyan olur diye&#8230;</p>
<p><em><strong>AĞUSTOS &#8211; 2007 / istanbul</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GümenezdeGEÇİM TARİHİ -2-</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gumenezde-gecim-tarihi-2</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:08:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=318</guid>
		<description><![CDATA[tütün &#8211; palamut &#8211; pansiyon
- KADİR ALİ BİRER -

“İnsan yaşadığı yere benzer” diyen şair,  insanın yaşadığı yer tarafından mutlak olarak belirlendiğini söylemek istemez! Daha çok, yaşadığı yerin izlerini taşıdığını söyler; yaşadığı yerin ve tarihin&#8230;  Yakakent ve Alaçam’ın “Geçim Tarihi”ni yazmak, ciddi bir tarih çalışması gerektirir. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazının böyle bir iddiası yoktur. Sadece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>tütün &#8211; palamut &#8211; pansiyon</em></h3>
<h4><em>- KADİR ALİ BİRER -<br />
</em></h4>
<p>“İnsan yaşadığı yere benzer” diyen şair,  insanın yaşadığı yer tarafından mutlak olarak belirlendiğini söylemek istemez! Daha çok, yaşadığı yerin izlerini taşıdığını söyler; yaşadığı yerin ve tarihin&#8230;  Yakakent ve Alaçam’ın “Geçim Tarihi”ni yazmak, ciddi bir tarih çalışması gerektirir. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazının böyle bir iddiası yoktur. Sadece “geçim tarihi” üzerine düşünmek için tarih bilincine sahip olmak gerektiğini vurgular. Daha ötesi Ercan arkadaşa kalmaktadır! Konuyla yani bizim “geçim tarihimizle” doğrudan bir bağlantısı kurulamasa da bizim oraların tam karşısında, ne kadar büyük olursa olsun yine de bir iç deniz sayılan Karadeniz’in karşısında yaşayan Ruslardan biraz söz etmek yararlı olabilir. Eskiler söylerlerdi. Kömüş (yani camış), “kuyruğuma balıklar takılmasa, karşıya geçerim” dermiş. Aslında o kadar yakın ve o kadar uzakmış karşısı. Sonu kötü biten bir masal gibi…</p>
<div id="attachment_319" class="wp-caption alignright" style="width: 410px"><img class="size-full wp-image-319 " style="margin: 10px;" title="16-yakakentgecim" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-yakakentgecim.jpg" alt="16-yakakentgecim" width="400" height="291" /><p class="wp-caption-text">Yaşlı Gümenezliler Florya gemisini bilirlerdi! Bu gemiden sırtında indirdiği tuz çuvallarının yangısını hatırlayan birisi kalmış mıdır? Büyüklerimizden dinlediğimiz masallarda sisler içinde kaybolan tuz gemisi Florya’nın Yakakent kıyalarında duruşu ve insanlar...</p></div>
<p>İnsanın üretim faaliyeti, onun geçimini; hayatta kalmasını, ilişkilerini ve bütün kültürünü belirler. Çevresini, doğal ortamı, doğanın kaynaklarını kullanan insan, emeğiyle üreterek, emeğini kattığı maddeyi ürün haline getirerek, çevresiyle (tabiatla) uyum haline girer. İnsanın üretim faaliyetinin sonucu üründür. Ürünün niteliği ise, insan ilişkilerinin niteliğini belirler. Nasıl ürettiği (özel mülkiyet mi, toplumsal mülkiyet mi? den, para eder mi etmez mi? ye uzanan bir soru yelpazesini kapsayan) ürünün niteliğini, ürünün niteliği ise toplumsal yapıyı belirler. Sınışı ve tahakkümcü bir toplum mu, yoksa eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplum mu? Doğayla ve toplumsal ilişkilerle uyum mu, yoksa tahakküm ilişkisi mi?<br />
İnsanın doğayla uyum halinin yok olması, diğer yönüyle doğaya hâkim olma sürecidir. Doğayı tanıma ya da saygı duymayı içermeyen bu hâkimiyet, onun üzerinde tahakküm ilişkisi olarak şekillenmiştir. Doğayla uyumdan, onun üzerinde tahakküm kurmaya yöneliş, insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri ile koşut gelişmiş, bunun sonucundaysa sınışı toplumlar oluşmuştur. Kısacası, insan toplumlarının kültürünü belirleyen, yani tarihsel insanı belirleyen de, insanların yaşadığı yerlerde (ve yerlerle) giriştiği üretim faaliyeti içinde, birbirleriyle kurdukları ilişkiler olmuştur. Geçmişte kalmış bu dönemden sonrası, insanlık tarihi için parçalanma, yabancılaşma tarihidir. Eşitlikçi ve paylaşımcı, bu yönüyle de özgür bir toplum kurana kadar da yabancılaşmanın, insanlıktan çıkma halinin egemenliği aşılamayacaktır.<br />
İnsanlık hep, geçmişte bir kez kaybettiği ülküsü, eşitlik ve özgürlüğün peşinde koşmuştur. İnsan, bu ülküsünü hayal etmekten gerçekleştirmeye yönelirken, bunun maddi imkânlarına kavuşurken, dünya kaotik bir hal almış, var olmakla yok olmak arasında sıkışıp kalmıştır. Kutuplardaki buzulların beş on yıllık ömrü kaldığı haberleri bile bizleri irkiltmemektedir.<br />
Toplumsal ürünün meta halini aldığı sınışı toplumlar tarihi, tahakküm ve eşitsizlik ilişkilerinin tarihidir. Kapitalizmin biriktirdiği vahşet, felâket, savaş ve yıkım yanında, insanlığın ülküsünü karartan, gölgeleyen başka türden, bizim taraftan girişimleri de saymak gerekir. Eşitlik ve özgürlük adına yaşanan sosyalizm deneylerinin zaaşarını aşmak, kapitalizmi aşmanın öncesinde (ve önünde) yeni bir engel, fazladan bir çaba olarak durmaktadır. Küba’ya küçük bir ada deneyimi olarak bile tahammül edemeyenler, Sovyetlerin yıkılmasına zil takıp oynayanlar, Çin’in bu haliyle kapitalizme rakip, eşitsizlikçi yeni bir güç olması karşısında eli ayağı dolaşanlar, dünyanın geleceğini karartmaktan başka neyi temsil edebilirler? Bu arsız dünya ancak, büyük tsunami felâketinde yok olan küçük adalardaki kabile yaşamlarına üzülmüş gibi yapabilmiştir! O da, antropolojik bir hazinenin yok olması adına&#8230;  Oysa ki, bu (antropolojik) eşitlikçi kalıntıların bütün dünyaya yayılması olanağı bulunmadığına göre, bütün dünyada eşitlikçiliğin maddi temellerini oluşturan bugünkü kapitalizmin aşılarak, onun maddi mirasının aşılması üstüne oluşturulacak eşitlikçi, özgürlükçü toplumsal yapı kurulmadıkça, dünyanın nefesi daralmaya devam edecektir. Bu yolda yapılan girişimlerdeki yanlışlar da bizim değil midir?<br />
Karşı kıyımızda yaşanan bu deneyimlerle ilgilenmemiz bu yüzden biraz zorunluluk arz etmektedir! Bir zamanlar “küçük Moskova” diye anılan bazı küçük yerleşim yerlerinden biri olan Gümenez’in karşısında gerçekleşen bu olayların, bizim Geçim Tarihimizle ilişkisi kuşkusuz ki karmaşık bir gerçekliğe sahiptir.<br />
Karşıda karşı devrimi yapan kitleler kuşkusuz, kaderleri ile baş başa kaldılar. Her türlü güvenceden yoksun kalmış, hiç alışık olmadıkları kapitalizm deryasına dalmışlardı bir kez. Derya dediğimiz de Karadeniz’dir. Bu dalgadan Karadeniz’in karşısında yaşayan bizim payımıza düşen, Karadeniz sahilinde pıtrak gibi biten ‘Rus Pazarları’ndan başka bir şey değildi. Bu pazarlar, karşı devrimin kalıntılarıyla birlikte kendi hayatlarını satılığa çıkaranların akınına uğruyordu.  Devrimi yapan insanların torunları haraç mezat satılığa çıkarmışlardı kendilerini. Kullanılmış diş fırçalarını, eski aile fotoğraşarını… Her şeylerini… Küba’dan kaçanları bekleyen şatafatlı hayatların zerresini bulamayacaklardı. Ama istedikleri “özgür lük”tü; onu buldular!  Ellerindekileri, sosyalizm kalıntısı ürünlerini metalaştırabilecekleri, satabilecekleri i       nsanları aradılar hızla&#8230; Bu taraftaki yoksullardan başka muhatapları yoktu ne yazık ki! Parasal olarak daha hacimli ticari ilişkiler, bir zamanlar “komünistler Moskova’ya” diye ünleyen ülkücüler tarafından kurulacaktı. Zaten, Türkî Cumhuriyetler üzerindeki Turan ülküsü nasıl gerçekleşecekti ki? Enver Paşa’nın kemikleri sızlamıştı!<br />
1989 Bahar eylemleri ile işçi sınıfı 12 Eylül’ün yaralarını sarmaya başlıyordu. Bu mücadele, burjuva partilerin seçim vaatlerinin köylülüğe uzanması ile kırsalda alım gücünü yükseltmişti. Köylülerin durumları henüz, Nataşa’lara akıtacakları dolarları hesap edecek kadar kötü değildi. Denizcilerin de öyle! Yıllar sonra, bir gecelik ilişkinin hangi yılda kaç lira olduğunu hesap ederek ekonomik gelişmelerin seyrini analiz etmeye çalışan balıkçılar, Rusların tümüne olmasa da “Nataşa”lara ne kadar çok güvendiklerini ele vermiş olmuyorlar mıydı? Her türlü değerin en sağlam ölçüsü olarak, bir hayat kadınının fiyatını ölçü alacak kadar insancıldı bu sistem! Böylece, en olumsuz koşullarda bile olsa başka bir medeniyetle “ilişkiye geçmiş”ti bu yakadaki insanlarımız.<br />
Yakakent ve Alaçam, ne okyanustaki bu küçük adaların kendi kendine yetebilme olanak ve şansına sahip oldu, ne de onları yutan dev bir dalganın altında yok olma şanssızlığıyla karşılaştı! Üstelik bir zamanlar, yani seksen öncesi, ‘küçük Moskova’ olarak anılmaya başlayan Yakakent’in olduğu gibi, rivayet odur ki, Tütün Mitingleri dolayısıyla “Halk Hareketi Alaçam’dan başladı” diye Moskova Radyosu’na haber olan(!) Alaçam’ın da sosyalizmle gerçek bir ilişkisi olmamıştı hiç. Kendi halinde yaşayan insanların, zaman içinde devinip, daha doğrusu yuvarlanıp gittiği küçük bir balıkçı kasabasıyla, orta halli bir tütün ilçesi olan Alaçam’da zaman, uzun yıllar yavaş aktı. Daha 90’lı yıllar başlamadan demokrasinin galip geldiği vaazına kanıp Sovyetlerin yıkılmasına ve belki de en çok Nataşa’lara sevinenler arasında azımsanmayacak bir Gümenez ve Alaçamlı kitlesi vardır.</p>
<p>TÜTÜN ZAMANI<br />
Eskiler anlatırlardı. Yakakent Meydanı yapılırken, ya da planlanırken bir tartışma yaşanır. Bekir Efendi (Arat) müdahale eder. Geniş ve büyük olsun, çünkü ilerde Ruslarla ticaret başlarsa, böyle geniş bir meydana ihtiyacımız olacak der. Yakakent’in şimdiki meydanı, bu tartışmanın sonucudur. Fakat İstanbul’dan gelen tuz gemilerinin dışında bu meydana uzun yıllar denizden nakliyat yapılmaz. Hele Rusya’dan hiç, hem de duvarın yıkılmasından sonra bile. Oysa Karadeniz”de hiç duvar olmamıştır?<br />
Kalkan avı için kaçak sulara, karşı kıyıya vurdukları dönemlerdir. Kimileri yakalanma ihtimaline karşı Marks’ın, Engels’in kitaplarını yanlarında götürürler. Yakalandıklarında, bu sayede, depolarını bedava mazot ve ambarlarını bol balıkla doldurup geri dönmeyi başaran uyanık balıkçılar olduğu rivayeti çok yaygındır. Balığın rotası Ankara’ya doğru uzadıkça, küçük balıkçı da ticari ürün döngüsüne girer. Kimi uzatma ağlarından çıkan palamutlar, artık umut olmaya başlamıştır. Ama karşı kıyılarda kaçak hem çaresizliğin, hem köşeyi dönme umudunun kesiştiği koordinatın adıdır; ortak toplumsal bir umut olamaz!<br />
Tek parti yönetiminden çok partiye, Demokrat Parti’li yıllara geçildiğinde, tütün köylüsünün “efendiliği” zamanın biraz hızlanmasına neden olacaktır. Uzun yıllar boyunca “Demokrat Parti” ve “Adalet Partisi”nin oy deposudur köylü. Bunu sağlayan ise, bakkal, eksper, imam ve ağa döngüsüne giren köylünün, CHP tarafından ilân edilen “efendiliğinin” köylüler tarafından bir türlü hissedilememesi, kâğıt üstünde kalması, bu sayede de bilinçsizliğin kırılamaması olgusudur. Durum çaresizdir! 27 Mayıs darbesi sonrasında Ecevit’in, Vatan Cephesi”nin taşradaki sınıfsal temelinde gerçek bir yarık açması ise, ucuz kredi ve teşviklerle nispeten yoksul köylüyü traktör sahibi yapmasına denk gelecektir. Kıbrıs Fatihi unvanının bile onu ayakta tutmaya yetmeyeceğini en çok da dönemin köylü hareketleri içinde yer almış olanlar bilir. Karahüseyinli köyünden rahmetli Seyfettin Kırbaş’ın demesiyle, “köylünün Allahı üç dönüm toprağı”dır.<br />
Yetmişli yıllar öncesi, ticari ürün tütün’dür. Seksenlerin ortasına kadar tütün Alaçam ve Yakakent’in esas girdisini oluşturacaktır. Tütün satılacak ve helvadan mobilyaya, okul harçlıklarından, düğünlere bütün ihtiyaçlar tütün parası ile karşılanacaktır. Ödemeler tütün takvimine göredir. Tütün takvimi ise 12 aydan oluşan bir yıl değil, iç içe geçmiş iki üretim dönemi, yani bir buçuk yıllık bir dönemdir. Dönem, köylünün ihtiyacını veresiye gördüğü ve bakkalın insafına kaldığı, her bir buçuk yılda bir borç kapatmaya giden köylülerin üzerinden sermaye yapan bakkallar ile tütün eksperlerinin saltanat sürdüğü dönemdir.<br />
Gümenez hep bir balıkçı kasabasıdır. Ama yine de, balığın ticari bir ürün olması için 70’li yılları bekleyecektir. Balıkçının, dönemin “örgütlü toplum” havasından etkilenerek kurduğu balıkçı kooperatifinin birikimleri ile ‘Balık Unu ve Yağı’ fabrikası kurulur. Balıkçıların değil ama birkaç yöneticinin buradan iyi paralar yediği rivayet edilir, uzun yıllar sonra fabrika harabeye döner. Balıkçılık kooperatifi deneyiminden bugünlere, pek hayırlı dersler kalmaz. Ama bu deneyim, bazı girişimcilere de örnek olmuştur. Balıkçılıktan birçok küçük balıkçının karnı doyduğu doğrudur. Ama Gümenezli olup da büyüyen balıkçı olduğu da şüphelidir.<br />
Tütün dönemi boyunca Yakakent’ten hiç sporcu, yazar, çizer, çıkmaz. Ya da tersinden herkes yazar, herkes çizer ve sporcudur. Daha çok Fenerbahçe şampiyon olmaktadır. Birkaç doktor ve mühendis örneği dışında, geleceğe yönelik yatırım anlayışı, tütün tarlasından elde edilenlere bağlıdır. Eğitimde standart Alaçam Lisesi ile İmam Hatip mezunu olmak ölçüsü ile belirlenir. Din dersleri seçmelidir. Fizik dersleri boş geçer, matematiğe vekâleten bakılır. Yine de çocuklar zekidir. Haytalık yapmak isteyenlerle okumak isteyenler kendilerini belli ederler. Samsun’a gazinolara gidilir. Paralar harcanır. Köylü, Çarşamba günleri Alaçam’a, Cuma günleri de Yakakent pazarına iner.  Bursa’da Vatan Mahallesi ile İstanbul’da İçmeler, Tuzla bölgeleri Alaçam’lılarla Yakakent’lilerin yeni yeni göç etmeye başladıkları yerlerdir. Zaman hızlanmaktadır. Yakakent ve Alaçam’da yaşam, amatör bir ruhla sürmektedir.</p>
<p>TURİZM ZAMANI<br />
Yakakent’e yazlığa gelen on onbeş civarında Bafralı aile, yetmişli yılların başından bu yana hep olmuştur. Sanıldığının aksine seksenli yılların ortasında başlamış bir şey değildir turizm. Ama bunların varlığı çok fark edilmez, bilinmez. Sanki dışarıdan gelen Gümenezliler gibi muamele görürler. İlk deniz mayoları, bunlardan görülerek ya da bu ailelerin hediyesi olarak verilmiş Yakakentli kızlar tarafından giyilecektir. Bafra o zamanlar Yakakent’i modernleştirmektedir!</p>
<div id="attachment_320" class="wp-caption alignright" style="width: 410px"><img class="size-full wp-image-320" style="margin: 10px;" title="16-yakakentgecim2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-yakakentgecim2.jpg" alt="16-yakakentgecim2" width="400" height="260" /><p class="wp-caption-text">Bayram şölenleri olur du eskiden. Bu şölenlerde çocukların sevinçleri ön plandaydı. Yakakent hala küçük bir kasabaydı... İlçe olduktan sonra, kaçınılmaz olarak meydanda yerlerini alan gri devlet kurumları, geçmişte yaşadığımız bayram şölenlerini, devlet törenleri haline getirmiş olmasın sakın; içinde biraz çocuklara da yer verilen... Her bayram çocukların işgal ettiği meydandaki şölenlerden birinin resmidir. Ama tarihi bilmiyoruz...</p></div>
<p>Özal dönemi boyunca, yalı gıyısındaki balıkçı barınakları limana taşınır. Limanda Zeki Bey’in yeri alanında tek iken, zamanla birçok balıkçı lokantası açılır. Yalı gıyısında boşalan barınaklar ya çay bahçesi ya da apartman dairesi olacaktır. Yakakent boş ve ölü ev mezarlığına dönüşmek için yola çıkmıştır. İlçe olduktan sonra artan daire fiyatları, inşaat sektörünü canlandırmış, Özal dönemi köşe dönmecilerin talep ettiği yazlık evlerle birlikte Bafralıların akınına uğrayan Gümenez, doğal yapısını bozmuştur. Tütün dikimine kısıtlar getirilmekte, başfiyat hiçbir zaman istenilen seviyeye çıkartılmamaktadır. Bunun dışında buğday ya da çeltiğe yapılan masraşar, getiri tarafından karşılanamayacak hale gelmektedir. Büyük ölçekli tarım dışında bir seçenek, yaşam şansı kalmamakta, yoksulluk artmaktadır. Küçük balıkçı da, küçük köylü de göç yollarına düşmüştür. Kozköy neredeyse 150 haneye inmiştir. Bursa ve İstanbul’daki nüfusumuz artmaktadır…<br />
Dünya Bankası’nın köylüye zikrettiği afyon olan dönüm parası, dinci hükümetlerin devlet kasasından yaptığı kömür ve istihkâk yardımları ile elele vermiş, sadaka kültürünü topluma yerleştirmektedir. Yakakent’te pansiyonculuk, yazın tatile gelecek yerlilerin bırakacağı para ve festival gibi birkaç günlük canlanmaları beklemek dışında bir umut gözükmez. Artık yerli olmuş memurların harcamaları esas girdiyi oluşturmaya başlamıştır. Yakakent üretmemektedir, üretememektedir; ama tüketmeye alışmıştır!<br />
Bir ilçe düşünün ki, bütün çalışkan geçmişi, üreten insanları ile, memurların maaşını paylaşmaya, dışarıdan gelecek turisti ağırlamaya, hizmet etmeye mahkûm olsun! Bu nasıl olur? Kuşkusuz ana hatları ile anımsamaya çalıştığımız “GeçimTarihimiz”in bir yerlerinde yaptığımız hataları anlama kapasitesinden çok uzağız. O yüzden karşı kıyı dağılınca zil takıp oynadık. Oralarda ne olduğunu merak bile etmedik. Küfredip yürüdük…<br />
Bütün bunları, bir televizyon programında konuşan Yakakent Belediye Başkanı’nın ağzından çıkan şu cümleler anımsattı bana: “Yakakent’in bir şansı var o da turizm. Geleceğimiz turizmde” mealinden cümlelerdi bunlar. Bir zamanlar çok sayıda öğretmen çıkaran, emekçi ve amatör Yakakent halkı, dişinden tırnağından artırdığı ile çocuklarını okuturdu. Sonra milliyetçiliğini parayla sınav hileleri yapmakla sınayan bir öğretim üyesinin torpilleri ile spor öğretmeni olan bir kuşak dışında patlama yapmadı. Gemisini yürüten kaptan felsefesinin ürettiği kuşaktandı bunlar da.  En son olarak ise sermayenin bekçiliğini yapmak için emek-gücünü satmak dışında bir şansa sahip olamayan “güvenlikçi” gençlerimizin zamanı geldi! Bu da bir yere kadardı. Bundan sonrası için gençlerimizin komi ya da garson olması isteniyordu artık. Hizmet etmemiz, parası olana hizmet edip yaşayıp gitmemiz isteniyordu. Ne yazık ki seksenli yılların ortasından doksanlı yılların ortasına kadar süren orta sınıf hareketliliği son buldukça, zenginlerin tercih etmesi için hiçbir neden bulunmayan Yakakent’te gençlerin önüne, gurbette komilik ve garsonluk ya da güvenlikçilik dışında bir seçenek koyulamamaktadır.<br />
Küfredip dururken bir yerlerde işin kolayına kaçmıştık, ama nerde?</p>
<p><em><strong>HAZİRAN- 2008</strong></em></p>
<p>Yazının birinci bölümü için;</p>
<p><a href="http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gumenez%E2%80%99de-gecim-tarihi-1/">http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gumenez%E2%80%99de-gecim-tarihi-1/</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Alaçam’da tarihi bir gezinti”</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%259calacam%25e2%2580%2599da-tarihi-bir-gezinti%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 16:51:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=254</guid>
		<description><![CDATA[GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!

ZÜHTÜ SOMÇAĞ 
22 Haziran 1925 yılında Alaçam’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra 1937 yılında Samsun’a geldim. Görüldüğü üzere yaşlı bir Alaçam’lıyım. Değerli hemşehrilerim, bunu dikkate alarak büyük bir özveri ile çıkarmakta oldukları yerel dergileri için benden anılarımı yazmamı istediler. Ne varki yıllardan beri bir mektup yazmamışımdır, ne denli başarılı olacağım beni endişelendirmektedir. Şimdiden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!</h2>
<p><img class="alignright size-full wp-image-255" title="15-zuhtu1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-zuhtu1.jpg" alt="15-zuhtu1" width="572" height="278" /></p>
<h3><strong><em>ZÜHTÜ SOMÇAĞ </em></strong></h3>
<p>22 Haziran 1925 yılında Alaçam’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra 1937 yılında Samsun’a geldim. Görüldüğü üzere yaşlı bir Alaçam’lıyım. Değerli hemşehrilerim, bunu dikkate alarak büyük bir özveri ile çıkarmakta oldukları yerel dergileri için benden anılarımı yazmamı istediler. Ne varki yıllardan beri bir mektup yazmamışımdır, ne denli başarılı olacağım beni endişelendirmektedir. Şimdiden hata ve yanlışlarımdan dolayı bağışlanmamı rica ederim.<br />
Alaçam dışındaki yaşamımın altmış yılı İstanbul’da devam etmektedir. Ancak kasabamın özlemini her zaman yüreğimde taşımışımdır. Okul tatillerinde biraraya geldiğim arkadaşlarımdan Ruhi Sönmez, Burhan Yiğit, Kudret İçel, Orhan Kitaplı ve diğerleri ile geçirdiğim coşkulu günlerin yerini ise hüzün almaktadır. Çoğu Rahmeti Rahmana kavuşmuş, ruhları şadolsun.<br />
Alaçam 1 Eylül 1940’da ilçe olmuştur. Bu yıla kadar Bafra ilçesine bağlı bir nahiye konumunda idi. Bu ne demekti? Seçimle gelen bir Belediye Reisi ile devleti temsil eden bir Nahiye Müdürü, bir de uzatmalı çavuş komutasında jandarma karakolu dışında her şeyiyle kasabamız Bafra’ya bağlı idi. Bana göre, ilçe olmak suretiyle adeta kamusal özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu uğurda yılmadan büyük bir azimle çalışan değerli hemşehrilerimizi minnet ve rahmetle anmayı bir borç bilirim.<br />
Alaçam, ilçe olana kadar Alaçam’da üç Nahiye Müdürü’nü hatırlıyorum. Atıf, Mehmet Ali, Ahmet Akdağ beyler. Mehmet Ali Bey’in baldızı ünlü Zeliha Hanım öğretmen ise birçok hemşehrimde emeği olan kişidir. Kasabada söylemeyi unuttuğum bir de P.T.T. Müdürlüğü vardı. Eski meydandaki Hükümet binasının yanındaydı. Bundan başka kasabanın en büyük gelir kaynağı olan tütün alım satımını sonuçlandıran REJİ İDARESİ vardı. Bu kuruluş aslında yabancılarındı, şöyle ki; Osmanlı Devleti yabancı ülkelerden aldığı borç paralarını ödeyemez hale gelince devletin tüm gelirlerine el koymak suretiyle bu ülkeler DÜYUN-U UMUMİYE adı ile kurdukları teşkilat aracılığı ile alacaklarını tahsil eder olmuşlardı. T.C. Devleti bütün bu kapütülasyon kuruluşlarını millileştirmişti. Ekonomik bağımsızlığına kavuşan devletimiz, tam bağımsızlığını elde etmiş oldu. Reji idaresi son bulmuş ve İNHİSARLAR, bilahere de TEKEL adını almıştır.<br />
Alaçam, Pontus Rumlarının sayıca hakim olduğu bir kasabadır. 1924 Lozan Antlaşması ile Rumlar Yunanistan’daki soydaşlarımızla mubadeleye tabi tutulmuştur. Çeşme, Çömlekçi, Karşıyaka, Pergelli mahallelerine yerleşmişlerdir. Benim doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Çeşme mahallesindeki arkadaşlarımı ve o saygılı sevecen komşularımı unutmam mümkün değildir. Nitekim kasabaya her geldiğimde bu komşularımı ziyaret ederek onları sevindirmeyi görev addetmişimdir. Onlarda birer birer dünyamızdan göçüp gitmişlerdir, Ruhları şad olsun. Ama artık mahallemi dolaşmayı bırakmak zorunda kaldım. Terkedilmiş binaları görmek beni ziyadesiyle hüzünlendirmektedir. Merhum babamı 1936 yılında kaybettiğimizde bu vefalı komşularımızın ebedi istirahatgâhına tevdiine ve ondan sonraki günlerdeki soylu hizmetlerini daima takdirimle yad etmek benim için bir borç olmuştur.<br />
Alaçam’da Rumların zamanında birkaç doktor ve eczane varmış. 1930’lu yıllarda benim hatırladığım ise Dr. Fevzi Bey’di, bu zat çok kiloluydu. Bize komşu oturduğu evin önünden geçerken horultusunu duyardık. Çok zarif bir eşi vardı. Bu horultuya nasıl dayanırdı varın siz düşünün. Bir de İhsan adında oğulları vardı.<br />
Yıllar sonra doktorsuz kasabamıza hükümet tabibi olarak Dr. Esat Minkari geldi. Eczanesi olmayan kasabada bir de ecza dolabı açtı. Çok nazik ve de çok bonkör bir insandı. Çoğu zaman para almadığı yoksul hastalarına parasız ilaç da verirdi. O yıllarda Alaçam’dan İstanbul’a gelen hastalar, profesörlere Alaçam’dan geldiklerini söyleyince “Dr. Esat seni görmedi mi” diye sorup, “gördü” cevabını alınca “niye buralara geldin” diye çıkışırlardı. Teşhislerinde hiç yanılmazdı diyebilirim. Haydarpaşa Hastanesi’nin röntgen şefi olarak aramızdan ayrıldı, rahmeti bol olsun.<br />
1949 Kasım sonunda askerlikten terhis olunca Alaçam’a geldiğimde Samsun memleket hastanesinden ayrılıp Alaçam’da eczane açan Kenan Sucuoğlu ile karşılaştım, artık bizim de eczanemiz vardı. Şimdiki nesil bunları okuyunca nereden nereye geldiğimizi düşünseler yeridir.<br />
Kasabanın refah düzeyi, bütün ülkede olduğu gibi düşüktü. Ne varki insanlar daha huzurlu ve de dayanışma içindeydiler. Zenginle dar gelirli arasında büyük servet farkı olmadığı gibi yaşam farklılığı da pek yoktu.<br />
Hacı Salih’in, Fıstıkçının Abbas’ın bir de köprü başına giderken Kadir’in kahvelerine ilaveten Kurunun Ahmet’in kahvesi vardı. Bu kahvenin mülkü, üstündeki oteliyle Hacı Dursun Efendi’nindi. Hacı Salih’in kahvesinin üstü de az yataklı bir oteldi. İşletmecisi Mustafa Kıyıcı idi. Geyikkoşan’da merhum Mustafa Aykaç tarafından yaptırılan belediye oteli bir ölçüde bu boşluğu doldurmaktadır. Zenginiyle yoksuluyla bu kahvehanelerde yaşamlarını sürdürürlerdi. Tabii her küçük yerleşim yerinde olduğu gibi Alaçam’da da dedikodular yapılırdı.<br />
Bana göre, Karadeniz bölgesi insanları diğer bölgelerden farklılık arzeder. Sevecen, sıcakkanlı ve de medeniyete açıktır. Çünkü kıtalar arası ulaşım deniz yoluyla yapıldığından medeniyet sahillerde önceliklidir.<br />
Alaçam, merhum pederimin Belediye Reisliği zamanında toprak yolları arnavut kaldırımına dönüşmüştür. Bildiğim kadarıyla kasabanın en eski ve yaygın ailesi Karalardır -ki bugün Anakök soyadıyla anılmaktadırlar. Hemen aklıma gelenler; Kitaplı, Baripoğlu, İbrahim Baykan, Fazıl Efendi (İçel), Abdullah Efendi (Somçağ), Akan, Şahin Ali (Birer), Aratlar, Turnaoğlu, Şükrü Tolun. Kasaba halkı ile dışardan gelenler bütünleşmişlerdir.<br />
Şükrü Tolun ikinci meşruti ilanı sırasında İstanbul İdadisi (Lise) öğrencisidir. Yaşayan tarihti ve sohbetlerine doyum olmazdı. Şükrü amca, varlıklı Tahir Ağa’nın oğlu olmasına rağmen 1929-1930 bütün dünya ile ülkemizi de etkisi altına alan ekonomik buhran sonucu kayıplara uğramıştır. Nitekim Şükrü Tolun, Hacimet Atacan, Şahin Ali Birer, Atlı Gümrük Sahil Muhafızlığına girmişlerdir. Sanırım Gerze-Alaçam sahili görev alanlarıydı. Bu zevat, bilahere kasabaya dönmüşlerdir. Şeyh Hocanın oğlu Tahsin Tan gümrükte kalarak oradan emekli olmuştur. Bence bu kişiler kasabanın ilk kamu görevlileridir. Bunlara ilave Öğretmen Hüseyin Duralı, Fevzi ve Nail Geveci kardeşleri sayabiliriz. Askeri Okullarda öğretmenlik yapan Hadi Anakök, Hafız Tayyar Anakök’ ü ekleyebiliriz.. Yanılmış olabilirim, bağışlanmamı dilerim.<br />
Daha sonra, kasabamızda bir ortaokulun açılmasıyla hemşehrilerim okuyarak ülkenin dört bir yanına dağılmışlardır, bunu görmenin mutluluğu içindeyim.<br />
Babamın memur olması ve de memurların genellikle Çeşme mahallesinde oturmaları nedeniyle kendileriyle çok yakın komşuluk içinde olurduk. Kiraya evlerini verenler Yusuf Civelek, Salih Pehlivan, Mustafa Sönmez, Hasan Arat v.s.</p>
<h3><em>SOSYAL YAŞAM<img class="alignright size-full wp-image-260" style="margin: 10px;" title="15-zuhtu2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-zuhtu2.jpg" alt="15-zuhtu2" width="300" height="225" /></em></h3>
<p>Erkeklerin kahvehanelerde sürdürdükleri yaşama karşılık hanımlar gündüz ve gecelerde kendi aralarındaki komşuluk ziyaretleriyle yaşamlarını sürdürürlerdi. Her şeyde tasarrufa uymak zorunluluğu vardı. Elektrik yoktu, aydınlanma gaz lambaları ile yapılırdı. Lambalar tombul fitilli, ismi üstünde idare lambasıyla başlayarak beş, yedi ve ondört numaralı lambalar yerini alırdı. İdare lambasından sonra en çok beş numaralı lamba kullanılırdı ki, bu beş mum ışığına tekabül ederdi. İşte gece oturmalarında hanımlar beş numara lamba ışığı altında dantel işlerini yaparlardı, böylesine yetersiz ışık altında tatlı sohbetlerini de sürdürürlerdi. Bu sohbetlerin en aranan kişisi, masallarıyla ünlü Güzel Teyze idi. Bilahare buna arabacı Rıfat Efendi’nin eşi Pembe Hanım dahil olmuştur. Rıfat Efendinin atlı arabası tenteli olup içine atılan rahat minderlerle rahat bir yolculuğu temin ederlerdi. Gece oturmalarında kahve içilirdi, çay pek yer almazdı. Tabii bu arada yüzük oyunu da oynanırdı. Uzun kış gecelerinde tel tel helva çekilirdi. Maliyeti düşürmek için dut pekmezi de kullanılırdı.<br />
Dedik ya herşeyde ekonomik olmak kaygısı önde gelirdi. Ama yoksulluktan, açlık sınırından bahsedilmezdi. Güvenli ve de huzurluydu.<br />
Erkeklerin gezintisi köprübaşına veya geyikkoşan istikametine idi. Genellikle Geyikkoşan’a denize gidilirdi. Hanımlarsa genellikle Perşembe günleri Geyikkoşan’a inerlerdi. Ağaçların altına minderler hasırlar serilir, etler, börekler, zeytinyağlı dolmalar büyük bir iştah ve hazla yenirdi. Anlayacağınız sosyal yaşamın vazgeçilmez renkli, coşkulu bir parçasıydı. Az olmakla beraber denize girmek isteyen hanımlar yabancı gözlerden uzak olmak kaygusu ile pek rahat olamazlardı. Bugün bunların hepsi mazide kalmıştır.<br />
Halkın toplu eğlencesi, düğünlerdi. Gelin, damat evine gelince duvak günü yapılırdı. Getirdiği çeyiz oda duvarlarını süsler, yeni gelin ayakta sessizce dururdu. Gelenlerin ellerini öperdi. Öğretmen Hüseyin Duralı çok yakın komşumuzdu. Halide abla ile evlenince bu merasimi yakinen görmüş ve yaşamışımdır. Artık bunlar geride kalmıştır.<br />
Bir de okul müsamereleri yapılırdı, okula bile başlamamıştım. Hafızamda kalan, sahnede merhum Mehmet Canbaz ağabeyimin “Atlılar, atlılar, kızıl atlılar, atları kızıl kanatlılar” diye okuduğu bir şiirdi. Yıllar sonra bu dizelerin ünlü ozanımız Nazım Hikmet’e ait olduğunu öğrenecektim. İleri yıllarda Halk evleri’yle tiyatro oyunlarının sergilenmesi başlı başına büyük önem kazanmıştı. Her türlü görsel sanattan mahrum kasabamızda gerek okul müsamereleri, gerek Halkevi müsamere kolunun sergilediği oyunlar büyük ilgi ve coşkuya vesile olurdu. Ama ne var ki kadınlar ve erkek için ayrı günlerde sergilenirdi. Merkez ilkokulunda oynayacağımız oyunun açılışında yaptığım bir konuşma ile bu durum son bulmuştur. Önceleri kadınlar salonun bir bölümünde erkeklerle aynı hizada yer aldılar. Çok kısa zamanda bu da son bulmuştur. Halkevleri toplumumuzda çağdaş yaşamın alemdarı olmuştur. İleride inşallah daha detaylı bilgiler vereceğim. Halkevinin temsilleri Yakakent’te olduğu gibi Bafra’da da sergilenirdi. Nitekim Halkevleri’ nin kuruluş günü olan 21 Şubat günü merhum Ahmet ağabeyim ve merhum Reşat İçel ağabeylerimizin başkanlığında Bafra’da Kızılırmak İlkokulunun salonunda bir dram ve bir de komedi oynadık, çok alkışlandık. Bu değerli ağabeylerimizin biri Halkevi, biri de Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanı idiler. Gece Alaçam’a şoför Şaban’ın kaptıkaçtısı ile dönmekte iken Sarılık köprüsünde aracın fren balatasının yanması sonucu, kar ve soğuğa rağmen yürüyerek evlerimize ulaşabildik. Serde gençlik vardı, yolu şarkı ve türkülerle bitirdik. Aslında kasabamız yeniliğe açıktı. Ortaokulun açılışı kasabamızı dünyaya açmıştır. Ben dahil ilkokulu müteakip öğrenimine devam edebilenlerin sayısı elin parmaklarını geçmezdi. Ülkenin dört bir yanına dağılan her meslekten hemşehrilerimi görmenin bahtiyarlığı ve de gururu içindeyim.<br />
Geyikkoşan müstesna bir mesire yeri olması yanında hıdırelleze de hizmet verirdi. O gün köylerden bilhassa komşu ilçemiz Gerze’den motorlarla gelenleri unutamam. Eh bu arada delikanlıların ve de genç kızların birbirlerine bakışları izlenmeye değerdi. Biz Halkevi gençleri olarak girişte kişi başına aldığımız beşer kuruşun heyecanını yaşardık. Güreş yapılırdı, yumurtalar vuruşturulurdu, ufak tefek şeyler de satılırdı.<br />
Halkevi ve Cumhuriyet Halk Partisi bugünkü Belediye binasının yerinde taş mektep diye de anılan binada idi, altı da karakoldu. Hükümet Konağının yanmasından sonra da faaliyetini sürdürüyordu. Ben ilkokula bu binada başladım. Şimdiki parkın karşısında kız mektebi diye anılan mektepte dördüncü sınıfı okuyarak, şimdiki Merkez İlkokulunda da beşinci sınıfı okuyarak bu okulun ilk mezunlarından oldum. Büyük sevince vesile olan bu yeni okulun yerinde Kilise vardı, bizim oyun yerimizdi. Sivritepe’nin sol eteğinde yıkıntı halini hatırladığım bir kilise vardı. Bu semtler Rumların meskun olduğu semtlerdi. İlkokulu bitirişimiz vesilesiyle ‘Aynoroz Kadısı’ adlı bir komedi oyununu sahneledik, ben Kadı rolündeydim. İlkokulu bitirmiş olmanın yanında başarılı oyunculuğum da eklenince merhum ağabeylerimiz Nadir Akan olmak üzere coşkuyla kutlanmak suretiyle büyükler sınıfına dahil olmuştum.</p>
<h4><em><strong>HALKEVİ GÜNLERİ</strong></em></h4>
<p>Türk halkının sosyal ve kültür yaşamında, eğitiminde Halkevi ve ocaklarının payı çok büyüktür. Ne yazık ki bu aydınlanma yuvaları kapatılmak suretiyle karartılmıştır. O güzelim kütüphanesi yok olmuştur. 1949 yılı Kasım ayı başında askerlikten terhisimi takiben Alaçam’a geldiğimde tüm zamanımı burada geçiriyordum. Öğrenme ateşiyle yanan hemşehrilerim beni kuşatmıştı. Bunların başında gelen Fuat Anakök, dışardan sınavlarını vererek Liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni parlak bir başarıyla bitirerek ünlü bir ceza avukatı olmuştu, maalesef genç yaşta yitirdik.<br />
Yargıtay’daki bir arkadaşımı Ankara’da ziyarete gittiğimde hemşehrim “Fuat Anakök’le ne kadar övünsen yeridir” demesi hala kulaklarımdadır. Keza İlkokul öğretmeni olan Ahmet Fazıl Aksoy’un İstanbul Hukuku bitirmesini de takdirle anmak isterim. O şimdilerde doğuştan yeteneği olan resim merakını geliştirerek ressamlığını sürdürmektedir. Sergilerini heyecan ve takdir duygularımla izlemekteyim.<br />
Fuat Anakök Hukuk’a kayıt olmak üzere bana geldiğinde “beni sen yönlendirdin Halkevi birlikteliğimizde” diyerek boynuma sarılarak gözlerimi yaşarttı. Bu konuya başlarken söylediklerimin canlı misalidir bunlar. Radyomuz, gazetelerimiz, dergilerimiz adeta soğuk kış gecelerimizi ısıtırdı. Çünkü genç arkadaşlarım beni Halkevi başkanı yapmışlardı. Partide dolayısıyla Halkevinde bizlere hizmet veren Etem Çavuş’un oğlu Şevki ile Şahin Kaba’yı şükranla anmak isterim. Kasabada Halkevi ve kahvehanelerden başka, sohbet yerlerinin başında Sabri Akan amcanın dükkanının önünde toplanmamız, diğer taraftan terzi Şükrü Selçuk, Mehmet Özel’in terzi dükkanları başta gelirdi. Sırası gelmişken kasabada bildiğim en eski terzi Terzi Eşref, Terzi Salih, Terzi Mümiz Öz Efendilerdi. Hepside saygı duyduğumuz ağabeylerimizdi. Hem komşumuz hem babamın yakın dostu Helvacı Hafız Abdurrahman Amcanın helvacı dükkanı. Bu mesleği, efendiliği ile sevilen Reşit ağabeyimiz devam ettirmiştir.<br />
Yukarıda sıraladığım işyerlerine İbiş Okumuş’u, Murat Civelek’i, Haşim Demir’i vs. ilave etmek isterim.</p>
<h4><strong><em>ŞOFÖRLER</em></strong></h4>
<p>Bildiğim ve tanıdığım ilk şoförler; Kemal, Cin Mehmet, Hikmet Koç, Şaban, Oruç, Lütfü Kurtul, Lütfü Kaba, Eşref Tarhan v.s.<br />
Bu kişiler saygın insanlardı. Sonraları kasabada Avcılar Kulübü ve şehir kulübüde açılmıştır. Elektriğe kavuşan kasabamızda 1950 yıllarının başında Sönmez ailesince ilk sinema açılmış, bu sosyal yaşama renk, coşku getirmiştir. Türk toplumunda radyo, sinema, şimdilerde televizyonla uyanışta bir doping olmuştur, aydınlanmanın araçları artık devrededir. 1992 yazında Geyikkoşan’daki otelin bahçesinde Merhum Şeref Aykaç’ ın torunları için yaptığı sünnet düğünü beni öylesine duygulandırmıştı ki gözlerim sevinçten buğulanmıştı. Şeref ağabeyimin dikkatini çekmiş, sebebini sormuştu. Orkestranın eşliğinde kasabanın genç kız ve delikanlıları en modern danslarıyla, renkli giysileriyle bahçeyi süslemişlerdi. Sanki rüya alemindeydim. Müsamerelerin kadın-erkek matineleri ayrımcılığından gelerek kasabam çağı yakalamıştı.</p>
<h4><strong><em>PORTRELER</em></strong></h4>
<p>Palavrası bol Omuzdaş Mustafa, Berber Mehmet, bir hıdırellez günü tüm kasaba halkı Geyikkoşan’a akarken bu iki kafadar boşalan kasabayı korumak için Geyikkoşan’a gitmezler. Şimdi kimseye zararı dokunmayan bu fedakarlığın sahiplerini nasıl rahmetle anmazsınız. Kasabanın tek tekel bayii Rizeli burma bıyıklı Ağa Mustafa. İyi yüzen, tek ayağıyla tarzan adlı atına binerek yaptığı gösterisiyle Nami Akan’ı nasıl unuturuz. Bir de okula öğretmen olarak gelen genç Cihan öğretmene duyduğu hayranlığını “CİHAN YANDI” sözleriyle dile getirirdi.<br />
Maharetiyle kırık-çıkıkları onaran Eskici karısı. Çarşı camiinin hocası Hacı Mahmut Efendi, daha sonra gelen Hacı Fettah Hoca. Bir de saat tamirciliği yapan mütedeyyin Serezli Ömer Efendi. Küfür etmesi için tahrik edilen fırıncı, mert, özü sözü bir Deli Mehmet (Birben). Bunlara saka kuşu tutan ve besleyen Madara Ahmet, Berber Hamdi, Naci Akan, Emin Somçağ vs. ekleyebiliriz.<br />
DERİN İZLER<br />
Alaçam çayının yatağında tütün kurutma salaçları, harman yerleri vardı. Ayrıca burada voleybol da oynardı. Fakat sanırım 1934 veya 1935 Eylül’ünde görmeye alışmadığımız sağanak yağışla çay ani bir baskınla yatağını aşarak büyük bir sele dönüştü. Salaçtaki tütünleri salaçlığa çekmeye çalışan Helvacı Abdurrahman Efendinin eşi ve kızı boğularak can verdiler, acısı unutulur gibi değildir.<br />
Tekel binasının ve Hükümet Konağının yanmaları derin izler bırakmıştır.</p>
<h4><strong><em>TERZİLER</em></strong></h4>
<p>Benim çocukluğumda hatırladığım en eski terziler, Salih ve Eşref ustalardır. Sanırım diğer ustaların da ustaları onlar olsa gerek. Kırklı yılların başlarında bu gruba Abacı Ailesi iltihak etmiştir.</p>
<h4><strong><em>KUNDURACILAR</em></strong></h4>
<p>Mehmet ve Necmi kardeşleri söyleyebilirim. Remzi, ustalarıdır. Çarıkçı Hasan Efendiyi de unutmamak lazım.</p>
<h4><strong><em>LOKANTALAR</em></strong></h4>
<p>Şişik Salim, İstanbul Lokantası, Gerzeli Şevki Usta, önce Ahmet Aykaç, sonradan Hakkı Hafızın Ahmet tarafından işletilen lokantaları hatırlatabilirim.</p>
<h4><strong><em>Nisan &#8211; 2006</em></strong></h4>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alaçam’da Mübadiller</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alacam%25e2%2580%2599da-mubadiller</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 17:09:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=243</guid>
		<description><![CDATA[ANADOLU’DAN RUMELİ’NE, RUMELİ’NDEN ANADOLU’YA
İSMAİL YEŞİLYURT

Mübadil; sözlük anlamı, değiş tokuş olmakla birlikte, ilçemiz özelinde Lozan Antlaşması gereği 1924-1925 yıllarında Yunanistan Batı Trakya’dan gelenlere verilen isimdir.
İlçemizde (o tarihte Bafra ilçesine bağlı bir nahiye) 1924 Ekim ayında Kavala vilayeti Sarışaban ilçesi Uzunkuyu köyü sakinleri ile 1925 Mart ayı Serez Drama Kozu (ya da Kozlu) sakinleri de iskan edilmiştir.
Uzunkuyu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>ANADOLU’DAN RUMELİ’NE, RUMELİ’NDEN ANADOLU’YA</h2>
<h3><em>İSMAİL YEŞİLYURT</em></h3>
<p><img class="alignright size-full wp-image-248" style="margin: 10px;" title="15-foto-mubadil" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-foto-mubadil.jpg" alt="15-foto-mubadil" width="550" height="480" /></p>
<p>Mübadil; sözlük anlamı, değiş tokuş olmakla birlikte, ilçemiz özelinde Lozan Antlaşması gereği 1924-1925 yıllarında Yunanistan Batı Trakya’dan gelenlere verilen isimdir.<br />
İlçemizde (o tarihte Bafra ilçesine bağlı bir nahiye) 1924 Ekim ayında Kavala vilayeti Sarışaban ilçesi Uzunkuyu köyü sakinleri ile 1925 Mart ayı Serez Drama Kozu (ya da Kozlu) sakinleri de iskan edilmiştir.<br />
Uzunkuyu mübadele heyetinin Alaçam’a yerleşme gerekçeleri geldikleri yerde temel geçim kaynakları, tütün ve hayvancılık imiş. Alaçam da buna elverişli olduğu için tercih etmişler.<br />
Uzunkuyu köyü yedi mahalleden<br />
oluşmaktadır;</p>
<ul>
<li>1- Uzunkuyu</li>
<li>(merkez ya da Ağalar mahallesi)</li>
<li>2- Tubalılar mahallesi</li>
<li>3- Musa mahallesi</li>
<li>4- Eğribucak mahallesi</li>
<li>5- Karga mahallesi</li>
<li>6- Köseler mahallesi</li>
<li>7- Dere mahallesi</li>
</ul>
<p>Tüm isimlerde olduğu gibi mahalle ve sülale isimleri de ilgimi çekmiştir. Bu isimlerin nereden alındığını ve kökenlerini buldum. Hemşehrilerimle paylaşmak istedim.</p>
<ol>
<li>UZUNKUYU: İzmir’in Urla kazasının bir köyü. Köy Nalcı (Nallı) aşireti tarafından kurulmuş. Yıldırım Bayazıt zamanında konulan tuz vergisine “VERMEZÜK” diyerek karşı çıktıkları için KUTTA-İ TARİK (Kutta Osmanlıca Haydut, Tarik ise Yol) yani ‘Haydutluk yolu’nu seçmiş aşiretler Rumeli’ne mecburi iskana gönderilmiş. Nitekim köye adını veren Nallıoğulları (Hasan Hüseyin efendiler) mübadelede İzmir’e gitmişlerdir.</li>
<li>TUBALILAR: Altay-Şor Türkleri Tuba Boyu adını mahalleye vermişler.</li>
<li> MUSACALI: Musacalı Yörükleri Antalya bölgesinden KUTTA-İ TARİK olarak Rumeli’ye mecburi iskana gönderilmiştir. Mahalle adını bu aşiretin isminden almaktadır.</li>
<li>EĞRİBUCAK: Eğribucak Yörükleri Karakeçili aşiretinin bir obası. İçel yöresinden KUTTA-İ TARİK olarak Rumeli’ye mecburi iskana gönderilmiştir. Mahalle ismini bu obadan almaktadır.</li>
<li>KARGA: Altay Türkleri totemi Karga olduğu için bu boy mahalleye adını vermiştir.</li>
<li>KÖSELER: Türkmen-Teke-Toktamış boyuna mensup bir oba. Antalya yöresinden mecburi iskanla gitmiş ve mahalleye adını vermiştir.</li>
<li>DERE MAHALLESİ: Bu mahalle hakkında bir kayda rastlamadım. Boyundan, aşiretinden, obasından kopmuş ailelerin oluşturduğu bir mahalle olabilir.</li>
</ol>
<h3>AİLE, SÜLALE VE LAKAPLAR</h3>
<p>Yaptığım araştırmalar sonucunda aile, sülale ve lakapların kaynaklarını belirtmeye çalışacağım. Anımsayamadığım isimler olabilir, hemşehrilerim anımsatırsa eksikliği giderebilirim.</p>
<p>GACAL: Alaçam özelinde ‘GACA’ Rumelinin yerlileri olarak bilinir. Trakya’da aynı adlı köyler var. Gacal’lar 7. ve 8. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyinden Kıpçak, Çıtak ve Peçenekler’le birlikte Makedonya ve Trakya’ya gelen bir Türkmen boyu.<br />
ÇALIK: Osmanlı’da askerlikten emekli olanlara ‘ÇALIK ÇIKTI’ denilirdi. Nitekim Uzunkuyu’lu Çalıklar kendilerine ‘Çavuşlar’, ‘Başçavuş oğulları’ derler.<br />
DELİLER<br />
CAMBAZLAR<br />
BEŞLİLER: Osmanlı ordusunda bugünki özel kuvvetlere tekamül eden askeri birliklerin ismi.<br />
DALE: Osmanlıca nizam, intizam tanımayan anlamında.<br />
KARGA: Altay-Şor Türkleri<br />
KEREŞ: Altay Türkleri<br />
KELEŞ: Şık, yakışıklı<br />
KIR: Kayıtlarda 3 kır topluluğu var.<br />
1. Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
2. Özbek-Konrat<br />
3. Türkmen-Ersari-Bükevli<br />
KOTI: Altay-Şor-Tuba<br />
KÖSE: Altay-Çavdur-Abdal<br />
KÖSE: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
KOR: Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
KOR: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
GÖKÇE: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
SAĞIR: Türkmen-Ersari-Ok<br />
TUMAN: Kazak-Ortayüz-Argon-Mumin<br />
TOPALLI: Yeni Osmanlı aşireti.<br />
TEKERLEK: Bahşiş aşiretinin beyinin lakabı. Aşiret beyinin lakabı ile anılmakta.<br />
ARAP: Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
MERCANLI: Barak oymağının bir obası<br />
ÇOBAN: Çobanoğulları, Anadolu Selçukluları döneminde Orta Anadolu’da bir beyliğin adı<br />
TURALI: Akkoyunlu Bayındır boyunun bir kolu. Bu kol adını, Turalı beyin isminden almaktadır.<br />
TOP A LAR: Top A boyu 315 yıllarında tüm Moğolistan’ı egemenliği altına almış bir Türk boyu.<br />
TOHSİ (TOS) : Karahanlı devletinin hakim olduğu bölgelerde yaşayan; Yağma, Karluk, Çiğil gibi Türk kavimlerinden biri.<br />
BAŞ: Kayıtlarda 4 BAŞ topluluğu var<br />
AĞIRBAŞ: Türkmen-Ersari-Ok<br />
ALACABAŞ: Türkmen-Çavdur<br />
ÇUBBAŞ: Türkmen-Ersari<br />
İNERBAŞ: Türkmen-Ersari-Ok<br />
KARASÜLELER: Karaman beyliğinde Karasülemişoğlu isyanına katılan obalara verilen isim<br />
KARAPİRLER: Karapirbat ocağına bağlı Türkemen obalarının kendilerini tanımladıkları isim<br />
HOTİ: Büyük İskender Hindistan Seferi sırasında Himalaya Dağlarından bugünki Arnavutluk’a yerleştirdiği üç savaşcı kabileden biri. Diğerleri ‘Gegalar’ ve ‘Toskalar’</p>
<p>Ayrıca Balkanlar’da dört ayrı müslüman topluluk bulunmaktadır. Bunlar;<br />
1. POMAK: Bulgar kökenli müslüman<br />
2. BOŞNAK: Sırp kökenli müslüman<br />
3. PATRİYOT: Yunan kökenli müslüman<br />
4. TORBEŞ: Makedon kökenli müslüman</p>
<p>Araştırmalarım sonucu tarihi kayıtlarda bulabildiğim kabile isimleri;</p>
<p>1- GACAL<br />
2- ÇALIK<br />
3- MERCAN<br />
4- KÖSELER<br />
5- TOP<br />
6- KARAPİR<br />
7- BAŞ<br />
8- KINAY<br />
9- TOS<br />
10- KIR<br />
11- KOTA<br />
12- KELEŞ<br />
13- KARGA<br />
14- TURALI<br />
15- ARAP<br />
16- DELİLER<br />
17- CANBAZLAR<br />
18- İZETTİNLİLER<br />
19- TEKERLEK<br />
20- ÇOBAN<br />
21- DALE<br />
22- DUMAN<br />
23- SAĞIR<br />
24- KÖR<br />
25- ÇOLAKLAR<br />
26- KARASÜLEMİŞ<br />
27- TOPALLAR<br />
28- GÖKÇE<br />
29- KÖKÇE<br />
30- HOTİ</p>
<h3><em>HAZİRAN &#8211; 2006</em></h3>
<ul>
<h6>Kaynakça:<br />
Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, 2 cilt<br />
Ali Rıza Yalman, Cenupta Türkmen Oymakları, Hazırlayan Sebahat Demir<br />
Prof. Mehmet Eröz, Yörükler<br />
Prof. Dr. Yaşar Yücel, Çobanoğulları-Çandaroğulları beylikleri<br />
Doç. Dr. Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı<br />
Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Hazırlayan: Turan Yörükan<br />
Baha Sait Bey, Türkiye’de Alevi-Bektaşi-Ahi ve Nusayri Zümreleri, hazırlayan Doç. İsmail Görke<br />
Ebülgazi Bahadır Han, Türklerin Soy Kütüğü (Şecere-i Terakjime)<br />
Prof. Dr. Faruk Sümer, Türklerin Tarihi<br />
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi<br />
Aşıkpaşaoğlu Tarihi<br />
Zuhuri Danışman, Koçi Bey Risalesi<br />
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi<br />
Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmeleri<br />
Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi</h6>
</ul>
<p><img class="alignright size-full wp-image-244" style="margin: 10px;" title="15-foto-Gulcemal" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-foto-Gulcemal.jpg" alt="15-foto-Gulcemal" width="600" height="367" /><br />
Mübadele kararı verildikten sonra, yer değiştirmeleri istenen göçmenlerin daha doğrusu mübadillerin Anadolu’ya taşınma işi gemilerle yapılır. Eski ve bakımsız Gülcemal Vapuru,<br />
evini barkını Kavala’da bırakan müslüman göçmenleri bin bir cefa içinde Samsun’a getirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

