<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Memleket Mektubu &#187; MAHALLE</title>
	<atom:link href="http://www.memleketmektubu.com/category/mahalle/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.memleketmektubu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2010 07:24:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Alaçam Ortaokulu’nda EMEL SAYIN …</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=emel-sayin-alacam-ortaokulu%25e2%2580%2599nda%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2010 16:04:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=495</guid>
		<description><![CDATA[Ortaokula yeni başlayan herkes gibi çok heyecanlıydım. Çeşme Mahallesinden okula, o ahmak ıslatan yağmur vız gelircesine, sanki nefes almadan gitmiştim. Çeşme Mahallesinden top sahasının oraya sanki uçmuştum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_497" class="wp-caption alignright" style="width: 293px"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/09/nihat01.jpg"><img class="size-full wp-image-497 " title="nihat01" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/09/nihat01.jpg" alt="318-Vural Kartal, 36-Nihat Okumuş, 51- Erdal Keskin" width="283" height="400" /></a><p class="wp-caption-text">318-Vural Kartal, 36-Nihat Okumuş, 51- Erdal Keskin</p></div>
<p><strong>/ 36  Nihat OKUMUŞ </strong><strong>/</strong></p>
<p>Artık hayatımızda yeni bir dönem başlıyordu. İlkokul bitmiş, Ortaokula başlayacaktık.</p>
<p>Kısacık boyumla kendimi büyümüş, kocaman adam olmuş hissediyordum. Hemen 100 metre ilerideki 5 yılımı geçirdiğim Merkez İlkokuluma veda edip taaa aşağıda, top sahasının yanında beni bekleyen Ortaokuluma yürümek, koşmak için çok ama çok heyecanlanıyordum.</p>
<p>Yıl 1961… Yağmurlu bir Eylül günü. Alaçam Ortaokulu, Kitaplı’ların binasından, top sahasının yanındaki yeni binasına taşınmıştı. Benimde Ortaokuldaki ilk günüm olacaktı. Artık kara önlük gitmiş, yerine kıravat ve  okul şapkamız gelmişti.</p>
<p>Yaşasınnnn!&#8230; Ben de artık Ortaokullu olmuştum.</p>
<p>Bu Ortaokul anılarımda herkesi hatırlamam mümkün değil… Olmadı da. Hatırlayamadıklarım bağışlasınlar. Onları çok seviyorum.</p>
<p>Yıllar sonra Hak’kın Rahmetine kavuştuklarını üzüntüyle öğrendiğim, Rahmetle andığım, İngilizce hocamız İlhan KOÇAK, 46 Mustafa Çetin Korkmaz, 153 Sedat Yeşilyurt ve varsa diğerleri. Allah hepsine rahmet eylesin.</p>
<p>Ortaokula yeni başlayan herkes gibi çok heyecanlıydım. Çeşme Mahallesinden okula, o ahmak ıslatan yağmur vız gelircesine, sanki nefes almadan gitmiştim. Çeşme Mahallesinden top sahasının oraya sanki uçmuştum.</p>
<p>Ama, artık Ortaokullu olduğumuz için şapkamız vardı başımızda. O nedenle umursamıyor ve başımızda şapka olmanın verdiği keyifle pis pis sırıtıyorduk. Deneyimli ağabeylerimiz, yağmurlu havalarda şapkalarımızın ıslanıp bozulmaması için renksiz naylondan lastikli koruma takmamızı önermişler, hatta, içine ince tel koyarsak şapkalarımıza istediğimiz şekli verebileceğimizi söylemişlerdi. Bizler de aynen öyle yapmıştık. Yağmurun yağması hiçbirimizin umurunda değildi. Sabırsızlıkla İstiklal Marşı’mızı okumak  ve bir an önce sınıftaki yerlerimizi almak istiyorduk.</p>
<p>Okula geldiğimizde yağmur dinmişti. Ön bahçede toplanmıştık. Müzik hocamız İrfan Cirit’in ilk ses verişiyle İstiklal Marşımızı hep bir ağızdan okuduk. İlk tanıdığım hocamdı İrfan Cirit. Notayı, sesleri, solfeji ondan öğrendik. Müzik dersi başlamadan tebeşirli bez ile solfej çizgileri çizilirdi. Elinde kemanı, o büyülü nağmeleriyle kulak pasımızı silerdi. Öğünmek gibi olmasın ama, bende müzik konusunda okulun en iyilerinde biriydim. İrfan Hocamızın korolarında hep yer aldım. Allah sağlık ve iyilik versin Hocam. Ellerinden öperim.</p>
<p>Ben 1-A sınıfındaydım. Sınıftaki herkes Alaçam’lı olmasına rağmen, ilk kez gördüğüm arkadaşlarım vardı. Fatih İlkokulundan mezun olanlar, Köy İlkokullarından mezun olanlar… O güne kadar hiç karşılaşmadığım, hangi köyden olduğunu, kim olduğunu, nerede oturduğunu dahi bilmediğim arkadaşlar…</p>
<p>Kaynaşmak çok kısa sürdü. Herkes birbirini seviyor ve sayıyordu. Çok keyifli bir sınıfımız vardı. Ben sınıfın en bücürü idim. Ön sıralarda Kızlar, arka sıralarda erkekler üçerli sıralarda otururduk. Ben (36 Nihat Okumuş) 23 Muzaffer Levent ve 29 Ahmet Fazıl Aksoy ile (80 li yıllarda Cumhurbaşkanlığı Köşkünün resimleri için geldiği Ankara’da dertleşip hasret giderdik) aynı sıradaydık. Ön sırada ise, 61 Fatma Gonca Özcan, 79 Servet Şahinoğlu (Ahretlik Kardeşim benim) ve  424 Sevinç Özdemir (Mal müdürünün kızı) vardı.</p>
<p>Sınıfımızdan hatırlayabildiklerim; 25 Saime Onur, 26 Levent Söküloğlu, 27 Şeref Özeren. Şeref, benden sonra sınıfın 3. en bücürü idi. Ama ağır abi rollerinde takılırdı. O tüysüz suratıyla, hergün traş olup gelen Hasan Şimşek (Foto Şimşek), Yusuf Kemal Çakır ve Sami Parlak’larla arkadaşlık yapardı. 2. En bücür ise 48 Şevket Demirkol’du.</p>
<p>Kimler yoktu ki… 33 Samiha Akbulut (Kurtlu Şerif Abimizin eşi), 42 Yaşar Ünal Akın. Bir insan sürekli tebessüm edebilirmi? İşte Yaşar bunu beceriyordu. 44 Neriman Tongal… Yıllar sonrada olsa Neriman’la Ankara’da görüşebilme fırsatım oldu… 46 Mustafa Çetin Korkmaz… Samsun Ticaret Lisesine de beraber girdik, beraber mezun olduk. Son görüşmemizde Yakakent Ziraat Bankası Müdürü idi. Allah rahmet eylesin. Berber İzzet abimizin oğlu 48 Şevket Demirkol…  O da bücür grubundan olup, sürekli gülümseyen yüzüyle herkese enerji verirdi.  Son görüşmemizde Bursa’da olduğunu öğrendim… 86 Sevgi Yalçın. Ayakkabıcı Süha Abi’nin yeğeni. Tek kelime ile, Hanımefendi. Sessiz, sakin… 88 Yaşar İçten… 103 Aysel Yılmaz, 113 İlyas Saygı (Belediyeden Muharrem Abinin oğlu). Sadece sınıfın değil, okulun en hızlısı idi. 19 Mayıslarda düzenlenen yarışlarda, Top sahasını bir baştan öbür başa hep o önde bitirirdi. Yazı ve resim denilince de akla ilk gelenlerdendi. Zaten Ahmet Fazıl Aksoy, Mustafa Çetin Korkmaz ve İlyas hepsi farklı birer ressamdı. Samsun Ticaret Lisesinin amblemi olan rozeti 1966 yılında Rahmetli Mustafa Çetin Korkmaz kardeşim çizmiştir.</p>
<p>126 Ayşe Kaya… 1962 Şubatında apandist ameliyatı olup, beden derslerinden muaf tutulduğumda benim gibi raporlu olan Ayşe ile beraber her beden dersinde 1 saat çene çalardık. 130 Soner Olgun… Dondurmacılığın ötesinde onunla teneffüslerde kelebek avlardık.  133 Numan Bora, 153 Sedat Yeşilyurt. O da ağır takılırdı. Sessiz ve sakindi… 162 Selami Kırbaş. Sınıfın en efendisi, varlığını ancak Hocalar kendisine soru sorduğunda veya tahtaya kalktığında hissederdik.</p>
<p>Kimler yoktu ki? 256 Hasan Şimşek (Foto Şimşek), 291 Sami Parlak. Sami ile de en son 1979 da Kars’ta beraberdik. Ben Yedek Subay askerlik görevimi yaparken, Sami de Emniyet görevlisi idi. Daha kimler kimler. 318 Vural Kartal. 323 Mümin Öztürk. 336 Mustafa Yiğit, 356 Özcan Canbaz. 472 Yusuf Ziya… Akif Özmutlu.</p>
<p>Ya Hocalarımız?&#8230;</p>
<p><strong>Matematik öğretmenimiz EMEL SAYIN.</strong></p>
<p><strong>Evet evet… Yanlış okumadınız… EMEL SAYIN. </strong></p>
<p>Bizim Matematik öğretmenimizdi.</p>
<p>Hani,  O, nefis sesinden, hicaz, hüzzam, nihavent ve bilumum makamlarda en güzel şarkıları söyleyen şarkıcı Emel Sayın değildi tabiiki.</p>
<p>Okul Müdürümüz Turgut Sayın’ın eşi Matematik Öğretmenimiz Emel  Tokoğlu idi. Turgut hocayla evlenince EMEL SAYIN oldu.  Zarif, ince, sarı saçlı, hanımefendi ve zaman zaman eli ağır Hocalarımızdandı. Bilemediğim basit bir problem yüzünden tokadını yemedim dersem yalan olur.</p>
<p>Türkçe hocamız Turgut Sayın… Tarih hocamız İsmail Çakmak… Fen Bilgisi hocamız Mehmet Keskin… Resim Hocamız Tunay Hanım… Coğrafya hocamız Kemal Ören…  Kemal hocamızın nöbetçi olduğu bir gün, izinsiz su içmek için lavaboya girmiştim. Beni gördü. “Sen!… Dur bakim!”. Hiçbir zaman yapamadığımı o günde yapamadım. Kaçamamıştım. O gün yediğim dayağı bu güne kadar hiç yemedim.</p>
<p>Kemal hocamız ile Tunay hocamız daha sonra evlendiler. Kemal hocamla Samsun Ticaret Lisesinde de beraberdik.</p>
<p>İngilizce ve Beden Hocamız İLHAN KOÇAK (Allah rahmet eylesin)… Kısa boyu, yuvarlak vücudu, kara suratıyla öğretmen değil, sanki bir ağabey, bir babaydı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları rahmetliden sorulurdu.</p>
<p>19 Mayıs günü, Trampet ve Borazan takımının öncülüğünde ve ritminde Top Sahasına gidilir, okullar yerlerini alır, bayram başlardı.</p>
<p>Bütün okul talebelerinin birlikte yaptığı hareketler… 1-2-3-4… 1-2-3-4. Rahmetli hocamız İlhan Koçak, en gür sesiyle bütün okulu yönlendirir, bizleri seyretmeye gelen Alaçam Halk’ına en güzelini izlettirmeye çalışırdı. Kürsüden atlamalar, koşu yarışları, çuval yarışları, yumurta yarışları  ve daha nice yarışlarla kutlamalar süslenirdi. Şimdi adını hatırlayamadığım bir yarış vardı. Okulun en kuvvetlilerinden biri ile en çelimsizlerinden birisi ile oluşan ikililer yarışırdı. Ben en çelimsizlerden olduğum için bu yarışların aranılan ismiydim. Keza rahmetli Hüseyin ORAL. Çevikliğimizle bunu hak ediyorduk… Diğer ortağım, ya Yusuf Kemal Çakır ya da Sami Parlak olurdu.</p>
<p>Bayramın en son gösterisi ise, güçlülerin oluşturduğu 3-4 katlık piramitin en üstüne bir arkadaşımız çıkar,  atletinin içinden çıkardığı Türk Bayrağını açtığında Top Sahası inlerdi.</p>
<p>Şimdi böyle bayramlar kaldı mı bilmiyorum.  Nur içinde yat İlhan Hocam.</p>
<p>Biliyorum… Yukarıda isimlerini hatırladığım Hocalarımdan ve arkadaşlarımın en az 5 katı hatırlayamadıklarım var. Onların hepsine sevgilerimi gönderiyorum. Beni bağışlasınlar. Ahirete göç edenler de vardır. Onlara da Allah’tan rahmet diliyorum.</p>
<p><strong>Bizim bir  ORTAOKULU’muz vardı.</strong></p>
<p><strong>Top sahasının kenarında. Ve… </strong></p>
<p><strong>EMEL SAYIN bizim matematik hocamızdı.</strong></p>
<p>1964 yılı 3-A sınıfı mezunu</p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/09/emel-sayin-alacam-ortaokulu%e2%80%99nda%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kum torbasına sitemimdir…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kum-torbasina-sitemimdir%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Jun 2010 16:51:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=491</guid>
		<description><![CDATA[
 

- ÖZGÜR BAŞAR V. -





‘…….
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Sabah erkenden çaldı alarm… günün yarı aydınlık vaktinde uyandı Emrah. Yoksul gecekondu semtinde birbiri ardına  yanan ışıklar yeni bir işgününe uyandırdı işçileri… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste">
<p style="margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Verdana;"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"><span style="line-height: 19px; font-size: small;"><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; line-height: 28px; color: #330100; font-size: 11px;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"></p>
<h4 style="margin-top: 5px; margin-right: 0px; margin-bottom: 7px; margin-left: 0px; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-weight: normal; font-style: inherit; font-size: 18px; font-family: inherit; vertical-align: baseline; color: #303030; padding: 0px; border: 0px initial initial;"><em style="outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-style: italic; padding: 0px; margin: 0px; border: 0px initial initial;">- ÖZGÜR BAŞAR V. -</em></h4>
<p></span></p>
</div>
<blockquote>
<div><span style="font-family: Verdana, 'Times New Roman', 'Bitstream Charter', Times, serif;"><span style="line-height: normal; font-size: small;"><br />
</span></span></div>
<div>‘…….</div>
<div id="_mcePaste">Ve bu dünyada, bu zulüm</div>
<div>senin sayende.</div>
<div>Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer</div>
<div>ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak</div>
<div>kabahat senin,</div>
<div>— demeğe de dilim varmıyor ama —</div>
<div>kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!</div>
</blockquote>
<div id="_mcePaste">Sabah erkenden çaldı alarm… günün yarı aydınlık vaktinde uyandı Emrah. Yoksul gecekondu semtinde birbiri ardına  yanan ışıklar yeni bir işgününe uyandırdı işçileri… Tasarruf ampulünün ışığında hızlıca bir şeyler atıştırdı kahvaltı niyetine…Tersanede mesaiye yetişecekti. Formendi, boya işçilerinin başında duracak, işlerin doğru yapılmasına yardımcı olacaktı…</div>
<div id="_mcePaste">‘Dikkatli ol oğlum’ diyebildi annesi kapıdan aceleyle çıkan oğlunun arkasından… Birbiri ardına duyduğu iş kazası haberlerinden tedirgindi ama yaşamak için çalışmak gerekliydi..</div>
<div id="_mcePaste">Emrah yirmi iki yaşında, pırıl pırıl bir çocuktu… ailesinin en zor zamanlarında çalışarak eve yardımcı olmuş, hatta kendine banka kredisiyle bir de araba almıştı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… ailesine, arkadaşlarına, işine sadıktı.. küçük yaşta yaşadıkları ona sorumluluk duygusu kazandırmıştı… yaşıtlarından olgundu…</div>
<div id="_mcePaste">Mahallede çocukluğunu bilirim… bir bacağı diğerinden biraz daha kısa olduğu için çocukluğunun bir bölümünde  demir aparatlar kullandı… Mahallede diğer çocuklardan geri kalmaz, koşup oynardı… Hiç hayıflandığını görmedim Emrah’ın… Ağlayıp zırladığını… olur olmadık çevresindekileri üzdüğünü… kendi içine gömüldüğünü… hem kendine hem çevresine yetecek neşesi ve enerjisi vardı…yüzü hep gülerdi…</div>
<div id="_mcePaste">Uzun yıllar görmedim onu… İstanbul’un insanı kendinden bile uzak tutan yoğunluğunda bir fırsatını bulup ziyaretlerine gidemedim… oysa amca çocuklarıydık… kapı bir komşuyduk… Nuriye yengem ‘hadi bire kızancıklar’ dedi mi sofraya otururduk… Hani kardeş sofrası derler yaa.. öyle…bir dilim ekmeği kardeşçe paylaşarak doyardık… sonra yine sokaklara akardık ….</div>
<div><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-492" title="emrahresim2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim2.jpg" alt="" width="257" height="303" /></a></div>
<div id="_mcePaste">Emrah daha yirmi iki yaşındaydı… Çalıştığı tersanelerde yüzün üzerinde insan ölmüştü oysa… basit tedbirlerle kurtulabilecek insanlar… ama patronlar işçiler ölmesin diye tedbir almaktansa, hesabı sorulamasın diye taşeron kullanmayı daha ‘karlı’ görüyorlardı… Hem bundan önceki ölümlü kazalarda ne olmuştu ki… kim ne ceza almıştı… ölenlerin ailelerine üç beş kuruş kan parası… ‘bu son olsun ‘ açıklamaları…</div>
<div id="_mcePaste">İnsan yaşamının iki kum torbası kadar para etmediği bir dünyada yaşadığımızı anlayamadı Emrah…</div>
<div id="_mcePaste">Adı, gülümseyen vesikalık fotoğrafının altına yazıldı yalan yanlış gazetelerde…taksitleri ödenememiş  bir araba anahtarı kaldı ailesinin elinde… patron, üzerindeki kıyafetleri teslim etme nezaketi bile göstermedi… ‘bu denemeyi yapmasaydık, üç kişi değil on dokuz kişi ölürdü’ dedi pişkince… GİSBİR toplantısında efelenen ‘bir işçi daha ölürse canınızı yakarım ona göre!’ diyen Kasımpaşa delikanlısından da ses seda çıkmadı…Yetkililer, yetkilerinin hizmet ettikleri sınıfa iyi davranmak olduğu bilinciyle ‘üzüldük’ gibisinden şeylerle olayı geçiştirdiler…</div>
<div id="_mcePaste">Nice Emrah öldü … saymak istemiyorum … insan hayatının basit sayılarla ifade edilmesi, gazete sayfalarında numaratör gibi her gün yeni rakamların eklenmesi… her birinin,  bir can olduğunu bu ülke öğrenene kadar en azından…her manasız ölümün bizimde renklerimizi soldurduğunu anlayana kadar insanlar… nice Emrah, nice Ahmet, nice Şirwan… Samsun’dan, Ordu’dan, Diyarbakır’dan Anadolu’nun en yoksul yerlerinden gelip ; çalışacak bir iş namuslu bir lokma için ölüm tersanelerinde çalışan bunca insan….Birkaç tersane patronu üç kuruş fazla kazansın diye harcanan bu hayatlar … iki puro parasına söndürülen ocaklar… değer mi?..</div>
<div id="_mcePaste">Ne olur o son model arabalarınıza binmeseniz… en lüks villalarda yaşamasanız… en pahalı restoranlarda yemeseniz… neyiniz eksilir… bir insan  hayatına değer mi… arabanızın modeli kadar değer verseniz bir insan yaşamına … çocuğunuzun okul taksiti kadar ilgilenseniz bir başka anne babanın çocuğuyla da … bu nasıl bir ahlaktır… bu ne sefil insanlıktır… Sorsanız sizden dindardırlar&#8230;ha bire hacca giderler… millete sevgileri yere göğe sığmaz&#8230; vatan onların sayesinde kalkınır… onların çocukları bir garibanı ezerse itfaiye hemen fren izlerini siler… dağ başında çatışan savaşan onların kıymetli bebeleri değildir…onlar her şeyin en iyisini hak eder, torpillidirler… özel okullarda okumak, özel hastanelerde ameliyat olmak, partilerde ilçe başkanı, meclislerde mebus olmak onların hakkıdır… bize düşense kum torbaları yerine filikalara doldurulup kobay olmaktır…</div>
<div id="_mcePaste">Bizden çok vardır… evet bizden çok  vardır onlar bunu iyi bilir de , biz farkına varamayız nedense… Biz bu kadar çokken bu gemileri bu evleri inşa eden, var eden bizlerken; neden bu hayatta emanet durur cismimiz düşünmeyiz&#8230; yarı aç yarı tok uyanmak, kenar mahallelerde çamurlu yollarda minibüs beklemek, patron işten kovar mı diye korka korka en yüksek iskelelerin üstünde güvenliksiz raspa yapmak… yerin bin metre altından kömür çıkarmak… grizu patlayınca bir daha gün ışığına çıkamamak… Alnımıza ‘kader’ diye yazılmıştır…</div>
<div><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-493" style="margin: 5px;" title="emrahresim1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/06/emrahresim1.jpg" alt="" width="600" height="303" /></a></div>
<div id="_mcePaste">Ölürüz timsah gözyaşı bile dökmezler… sesimizi çıkarsak isyan etsek provakatör derler… ‘Bu işe girerken sununun böyle olacağını biliyordunuz’ derler… ‘güzel öldüler’ derler… boynumuzu eğer ‘kaderimize’ razı oluruz…sonra zaten unutulur…</div>
<div id="_mcePaste">Dini imanı para olmuş bir düzenin olağan sonucudur… Emrah gibi nice genç insan umutla uyanır işçi tulumunu giyer ve kenar mahallelerin çamurlu yollarında sonu belli bir yolculuğa çıkar… Televizyonlarda görüp binmeyi hayal ettikleri arabaların çamuru sıçrar üzerlerine… Kim hangi barda kiminle eğlenmiş cinsinden magazin programları izledikleri için gözleri uykuludur… yaka ceplerine sıkıştırdıkları sayısal loto kuponuyla yürekleri umutludur…evet hepsi dini imanı para olmuş bir düzenin doğal bir sonucudur…</div>
<div id="_mcePaste">Bilmem ki bu ‘kader’ değişir mi… bilmem ki bu nasırlı eller birleşir mi… kömür karası gözler, deniz mavisi gözler kendilerini bu kadere mahkum edenleri görebilirler mi… bir lokma ekmek için çalışırken ‘yemekteyiz’ programlarından başlarını kaldırıp, ‘artık yeter!’ diyebilirler mi…</div>
<div id="_mcePaste">Emrah ömrünün baharında , gencecik… yüreği ateş gözleri alev… Karadeniz gibi coşkulu… dereler gibi pırıl pırıl, temiz… dağlar gibi yüce, sevdalı… açık öğretimde üniversite ikinci sınıftaydı… umut doluydu, dürüsttü, çalışkandı… hain bir ‘iş kazası’ onu aramızdan aldı…ve elimizde sadece suçlu iki kum torbası kaldı…</div>
<div id="_mcePaste"></div>
<div id="_mcePaste">Mayıs 2010 İstanbul</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/06/kum-torbasina-sitemimdir%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>At martini bre Debreli</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=at-martini-debreli-hasan</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 May 2010 12:31:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=474</guid>
		<description><![CDATA[Alaçam’da doğup büyüyen birisi olarak ‘DEBRELİ HASAN’ türküsünün tüm macirler gibi bende de ayrı bir yeri vardır. Mübadele insanları olarak dedemin ve babaannemin dilinden düşürmediği bu türkü hep kulağımın derinlerinde bir yerlerdedir. Her dinlediğimde beni  Selanik’e, Kayılar’a, Sarışaban’a götürür. Sanki oraları hep biliyormuşum gibi, sanki ben de orada doğmuşum gibi, sanki ben de Debreli Hasan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Alaçam’da doğup büyüyen birisi olarak ‘DEBRELİ HASAN’ türküsünün tüm macirler gibi bende de ayrı bir yeri vardır. Mübadele insanları olarak dedemin ve babaannemin dilinden düşürmediği bu türkü hep kulağımın derinlerinde bir yerlerdedir. Her dinlediğimde beni  Selanik’e, Kayılar’a, Sarışaban’a götürür. Sanki oraları hep biliyormuşum gibi, sanki ben de orada doğmuşum gibi, sanki ben de Debreli Hasan gibi dağlarda dolaşmışım gibi… Bu türküde hep kendimi buluyorum. Bu türkü bize niye bu kadar sıcak gelir, hikâyesinde saklıdır. Fotoğrafta ‘DRAMA KÖPRÜSÜ’nü görüyorsunuz. Alaçam düğünlerinin vazgeçilmez türküsü ‘DEBRELİ HASAN’ın hikâyesini okuyunuz!</div>
<div><img class="alignright size-full wp-image-477" style="margin: 10px;" title="drama köprüsü-1890" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/05/drama-köprüsü-1890.jpg" alt="" width="576" height="428" /></div>
<h2><strong><em>Drama Köprüsü&#8230;</em></strong></h2>
<div>Drama Köprüsü türküsü, Debreli Hasan’ın türküsüdür. Bu türkü özellikle Ruhi Su tarafından okunduktan sonra haksızlığa karşı direnenlerin ve başkaldırının türküsü olarak söylenmiş ve çok sevilmiştir. Peki kimdir Debreli Hasan?</div>
<div id="_mcePaste">Onun uzun yıllar (1870-1922) Drama-Serez ve Sarısaban arasında bir halk kahramanı eşkıya olarak yaşadığı belirtilir. Zenginden alıp fakire vermesiyle halkın gönlünde taht kurduğu ve Drama köprüsünü yaptırdığı söylenir.</div>
<div>Dönemin yönetimine ters düşüp eşkıya durumuna düşen böyle halk kahramanlarının köprü-yol gibi yapılar yaptırmaları öteden beri vardır. Bunlara örnek olarak, Sandıkçı Şükrü’nün Rize fenerini yaptırması, Çakırcalı Memet Efe’nin köprü ve yol yaptırması, Burdur’da Kaz Ahmet Efe’nin köprü yaptırması örnek olarak sayılabilir&#8230;</div>
<div>Drama, Yunanistan’ın kuzeyinde Makedonya’da bir il merkezidir bugün. Kent, Angiti ırmağının en büyük kolunun ve Drama ovasının kuzeyindedir. Tütün, pamuk ve pirinç merkezi olarak bilinir. 1922’den sonra Türkler’in göç etmesiyle, Anadolu’dan gelen Rum göçmenlerle Drama’nın nüfusu ikiye katlanmıştır. Drama kenti, Selanik’e demiryolu, Kavala limanına da karayolu ile bağlıdır.</div>
<div>Kesin tarihler veremesek de Debreli Hasan 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış; hatta 1922’den sonra Türkiye’ye göçtüğü söylenen bir halk kahramanıdır. Bize öyle geliyor ki, özellikle o bölgeden Anadolu’ya göç eden Türkler Debreli türküsünü de o bölgenin bir anısı gibi yanlarında taşımış ve nazar boncuğu gibi belleklerine dikmişlerdir.. Her zaman ve her ortamda türküyü seslendirerek özlemlerini gidermişlerdir.</div>
<div>Debreli Hasan’ın benzeri eşkıyadan farkı, kalabalık bir grubunun olmayışıdır. Karakedi lâkabıyla tanınan bir kızanı olduğu söylenir. Sevilmesinin ana nedenlerinden biri, fakir fukaranın sıkıştığında yanı başlarında Debreli Hasan’ı bulmalarıdır. Şöyle bir öykü anlatılır ve bu tür öyküler Debreli Hasan ve benzeri eşkıyaya yakışır. Dağlı bir genç düğün masrafları için danasını kent pazarında satmak üzere yola düşer. Debreli Hasan çıkar önüne. Nereye gittiğini sorunca, genç durumu anlatır. Debreli Hasan gencin evlenmesi için gerekli parayı verir ve danasını köyüne götürmesini söyler.</div>
<div>Debreli Hasan’ın Çakırcalı Memet Efe’yle aynı dönemlerde yaşadığı bilinir. En azından belli bir zaman dilimini paylaşmışlardır. Çakırcalı’nın 1911 yılında öldürüldüğü bilindiğine göre, en azından eşkıyalık yaptıkları uzunca bir süre çakışmaktadır. O dönemin tüccarları mallarını deve kervanlarıyla taşırlardı, eşkıya da onlar için korku sebebiydi. Bazen de güven. Çünkü kurallar bilindikten sonra böyle güçlü ve erdemli eşkıya, tüccar için bölgelerin güven sağlayıcısı oluyordu. O dönemde halk arasında şöyle bir söz dolaşırdı:</div>
<div>Debreli’den geçsen Çakırcalı’dan geçemezsin!</div>
<div id="_mcePaste">Debreli Hasan türküsünün bir güzel tarafı da mahpushanedeki dostlarına umut veren yanıdır. Yaşama, doğru bakmanın, dostluğun, arkadaşlığın ve umudun türküsü de diyebiliriz. Her fırsatta bu türküyü söyleyin olur mu? Dağ başlarında, yaylalarda, akşam ateşinin karşısında; her yerde.</div>
<blockquote>
<div id="_mcePaste"><em>DRAMA KÖPRÜSÜ</em></div>
<div id="_mcePaste">Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez</div>
<div id="_mcePaste">Soğuktur suları bre Hasan bir tas içilmez</div>
<div>Anadan geçilir Hasan yardan geçilmez</div>
<div id="_mcePaste">At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div>Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın</div>
<div>Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunu Hasan evin mi sandın</div>
<div>At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin</div>
<div id="_mcePaste">Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin</div>
<div>At martini Debreli Hasan dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin</div>
<div>Drama köprüsü Hasan dardır daracık</div>
<div id="_mcePaste">Çok istemem yanko çorbacı bin bes yuz liracik</div>
<div>At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin</div>
<div id="_mcePaste">Drama mahpusunda Hasan, karakedi dinlesin</div>
</blockquote>
<div>NOT:  Bu konuyla ilgili olarak</div>
<div><a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25086019">http://www.ntvmsnbc.com/id/25086019</a></div>
<div>Drama Köprüsü üzerine bir araştırma var&#8230;</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/05/at-martini-debreli-hasan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇEŞME MAHALLESİ…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cocuklugumun-cesme-mahallesi%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 14:20:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=405</guid>
		<description><![CDATA[
Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…
Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…
 
Nihat OKUMUŞ
3. Çeşme Sokağın İnat Kafir’i
Yıl 1955 ve ben 5 yaşındaydım. Kamyon evin önüne gelmiş eşyalar yükleniyordu.
Dayımlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-406" title="bizimev" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a><img class="aligncenter size-full wp-image-406" style="margin: 5px;" title="bizimev" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/02/bizimev.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></p>
<p><em><strong>Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…</strong></em></p>
<p><em><strong>Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…</strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<h4><em>Nihat OKUMUŞ</em></h4>
<h5><em>3. Çeşme Sokağın İnat Kafir’i</em></h5>
<p>Yıl 1955 ve ben 5 yaşındaydım. Kamyon evin önüne gelmiş eşyalar yükleniyordu.</p>
<p>Dayımlar Ankara’ya taşınıyorlardı.</p>
<p>Kamyon gittikten sonra evdeki yalnızlığı fark ettim. Koca ev sanki bomboş kalmıştı. Salih, Mehmet, Mustafa, Dayım, yengem artık yoklardı. Artık evde arkadaşımda kalmamıştı…</p>
<p>Çocukluğumdan hatırladığım ilk olay bu idi. Sanki daha önceki 5 yılı hiç yaşamamışım gibi. Sanki bomboş bir 5 yıl. Doğumum sanki bu olaydan sonra başlamıştı. Artık evin dışına çıkıyordum… Mahalledeki çocuklarla arkadaşlık ve muhabbet dönemi başlıyordu. Tabii Okul… Merkez İlkokulu… Mücella Hanımın sınıfında 1. sınıfı okudum. 2. sınıftaki Hocam Adil ÇANKAYA idi. 3. sınıfta Gönül hanım, 4. sınıfta ise bir dönem Ahmet PEKCAN, 2. dönem Sabahattin MANDİL sınıf hocalarımızdı. Diplomamı Kamran Hoca’mdan aldım.</p>
<p>Mahallemizde günlerim çok çok keyifli ve eğlenceli geçiyordu. Hemen hemen hergün oyunlar oynuyorduk. Bıkmadan… Usanmadan… Ta ki “ Abiiiii… Yemek yicezzzz” diye bağıran kızkardeşim Behran’ın sesini duyuncaya kadar…</p>
<p>Birkaç dakika daha ter atıp, koşa koşa akşam yemeğine yetişirdik. Rahmetli Babam, Çubuk şarabından bir bardak doldurmuş, yemeğine eşlik ediyordu… Rahmetli annem sobanın üzerindeki Tarhanayı karıştırırken, Ablam (Raziye) da yer sofrasını kuruyordu…</p>
<p>Dayımların Ankara’ya taşınmasından sonra, daha doğrusu benim için hayatın başlamasından sonra  bana verilen ilk görev, Babamın akşam şarabını almaktı. Bir gün önce boşalan Çubuk Şarabının şişesini Zenbile* koyar, uçarcasına Muzaffer Amcanın şarapçı dükkanına gider, dolu şişeyi alır, yine aynı hızla eve gelirdim. Bu artık benim hergün yapmam gereken asli görevimdi. Seve seve yapıyordum. Taki 5 Haziran 1960 gününe kadar.</p>
<p>Babam rahatsızlanmış, tedavi için hastaneye götürülmüş, ancak Bafra Hastanesinden ölüsü gelmişti… Hükümetin Köy Katibi Mehmet OKUMUŞ ( İbiş’in Memet) artık yoktu… Beni FB’li yapan Necati Abim bir köşede kendini tutamadan ağlamaktaydı…Muharrem abi aynı şekilde…</p>
<p>Meğerse ben onu getirdiğim şaraplarla zehirlemişim de haberim yok…Kurban Bayramının ilk günü defnetmiştik. Çeşme mahallesinin 3. Çeşme sokağında büyük bir hüzün vardı. Sokak buruk bir Bayram yaşıyordu… Kapı üstündeki tabelasında 23/A yazan bizim evde ise  feryat-figan…</p>
<p>Çok geçmedi. Alışmıştık Babasızlığa… Çeşme mahallemiz, Komşularımız, insanlarımız her acının en iyi ilacıydı…Tek tesellim arkadaşlarım ve Mahalleli idi. Kimler yoktu ki mahallede…</p>
<p>Bitişik komşumuz Ali (Deli Ali) Eniştemler, teyzemler, Bahriye ablam, Naim abim, Saim…. Karşı komşularımız Fırıncı Ahmet ve Şöför Bayram ağabeyler…</p>
<p>Bayram ağabeyin kamyonu vardı. Mahallenin bütün çocuklarını atardı arkaya. Dolaştırırdı bizi. Biz çocuklar sevinçle bağırırdık…</p>
<p>“ Şöför abi yavaş, Alaçam’ı dolaş..” Her şey için teşekkürler Bayram Abi…</p>
<p>Ünzüle yengenin kadayıfları ile Safiye teyzemin börekleri nasıl unutulur?</p>
<p>Evimizin çaprazında Selim ağabeyler…</p>
<p>“ Selim, Şükriye, Vural,</p>
<p>Kemal, Şenol, Huriye,</p>
<p>Songül, Güllü, Saliha,</p>
<p>Alakız, Kırık, Paytak.”</p>
<p>Selim Kartal ailesini bu dörtlüğe işlemiştik.</p>
<p>Fırıncı Faruk ağabeyler… Hemen üstlerinde Selahattin (İspirli) ağabeyler otururdu. Sengül abla, Sevim Abla… Yan binada Hafız Dayımlar. Daha yukarıda Hüseyin (Yiğit) ağabeyler ve Şakir (Çolak Şakir) ağabeyler.</p>
<p>Molotoflar nasıl unutulur? Gülsüm Abla… Şahin… Fırında az mı hamur mayaladık? Az mı pide ve ekmek yaptık? Selahattin ağabeyler ( Sümüklü Selahattin)… Kole Mehmet, Koreli Şükrü…</p>
<p>Naile yenge’ler (Terzi Mümin’in hanımı)… En çok sevdiğim şey, armutlar olduğunda, rüzgarın çıkmasını beklemek ve Naile yenge’den habersiz düşenleri alıp kaçmak… İsmail (Kocaman) abi… Seni unutmak mümkün mü?  Az mı pantolon ütüledik senle… Paçalarına teğel atmadığımız pantolon var mı Alaçam’da?</p>
<p>Sonra, Tenekeciler…</p>
<p>Yahya ağabeyler… Ahmet ağabeyler… Tevfik ağabeyler…</p>
<p>Hikmet, İsmet, Niymet, Kıymet… Mehmet (Kaçamak)… Mahallemizin en güzel kızlarından Leyla…</p>
<p>Dudu’lar (Duygu)… Niyazi ağabeyimiz, Habbe (Habibe) ablamız… İbrahim amcalar…İsmailler, Kemaller…</p>
<p>En yukarıda Aziz Çavuşlar… Yusuf Kemal’ler… Çeşmenin solunda Şerif ağabeyler ( kurtlu Şerif)… Guru’nun Hasanlar… Çağlar abi, Mustafa ( folluk), Hüseyin, Feridun… Aytül Ablamız…</p>
<p>Tanker Dursun nasıl unutulur? Çeşme mahallesinin gururu Alaçam’ın herkülü…</p>
<p>Herkes ama herkes bize Babasızlığımızı unutturan mükemmel insanlardı… Artık onlarda ailemizin parçalarıydı…</p>
<p>Mahalle de en çok oynadığımız oyun, Enek (Bilye-misket)… Enek’ine veya Hayvanatına ** oynardık.Tabii bunu en iyi oynayanları başında Vural ve Zeki gelirdi… Zeki solak olmasına rağmen çoğu zaman 12 den vururdu. Ben de fena sayılmazdım. Evin içinde biraderle (Murat) habire enek oynardık. Ve de habire tokatlardım garibanı… Enek oynayıp, o yılları hatırlayıp da;</p>
<p>Pasko</p>
<p>Pıtını gıstır</p>
<p>Eligızı</p>
<p>İğne iplik benden</p>
<p>Garış 1 vuruş 2</p>
<p>cümlelerini hatırlamayan olamaz…</p>
<p>Karton kutu sigaraların borsası sanırım Türkiye’de ilk kez Çeşme mahallesinde kurulmuştu. İsimli üst kapakları için ne oyunlar oynardık. Değerleri ise;</p>
<p>Kulüp                        20</p>
<p>Gelincik            100</p>
<p>Yenice                        200</p>
<p>Yeni Harman            500</p>
<p>Bahar                        1000</p>
<p>Yaka                        5000</p>
<p>Boğaziçi            10000</p>
<p>Çocuk aklımızla, en çok bulunan ile en az bulunan arasındaki farkı yakalamışız…</p>
<p>Çember çevirirdik, bozanak ( topaç) çevirirdik… Bozanak çevirmek için en ideal yer Kahveci Kadir ağabeyin dükkanının önüydü. Oradaki ince asfalt, en iyi çevirme yerimizdi. Bozanağı çoğu zaman çam kozalaklarından yapardık. En iyisini ise tahtadan Ahmet (Köy) ağabeyimiz</p>
<p>Oğlu Mehmet’e (Kaçamak) yapardı.</p>
<p>Selahattin ağabeyimiz (İspirli), değil mahallenin, belki de Alaçam’ın en iyi çelik-çomak oynayanı idi. Saymaya başladığı zaman kimse yetişemezdi… 12-24-36-48-60-72… giderdi.</p>
<p>Hasan abim (Yiğit) mahallenin rüzgarıydı sanki. Namı Fırtıl , kendisi fırtına idi…</p>
<p>Bahar gelip, Uluçay sellendiğinde, çayiçinde çimeceğimiz günlerin yaklaştığını hissederdik. Havalar ısınıp ta ne zaman çayda çimsem; akşamı rahmetli annemden dayağı yerdim.  Niye çimdin?” diye… Her seferinde anlardı rahmetli. Meğerse atleti ters giyermişim.</p>
<p>En son 2004 yılında Çeşme mahallemin sokaklarında geçerken, ayaklarımın titrediğini hissettim. Etrafıma baktığımda ne enek oynayan çocuklar, ne çember çevirenler, ne de teksas, tommiks okuyanlar vardı. Çocuklar oynamıyorlardı ki!</p>
<p>Sanırım onların da oyunlarını bizler çalarak 7-8 yıl yaşadığım çocukluğumu sanki 70 yıl çocukmuşum gibi yaşadım. Ne mutlu bana…</p>
<p>Benim ÇEŞME Mahallem çok güzeldi, çok. Halen çok güzel…</p>
<p>Unuttuğum bir sürü kişi vardır. Kusura bakmasınlar. Ben herkesi çok sevdim. Ama yukarıda isimlerini verdiklerimden ve veremediklerimden bir çoğu hayatta değil. Ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara, sağlık ve güzellikler diliyorum…</p>
<p>Zenbil : Hasırdan yapılmış bir çeşit çanta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/02/cocuklugumun-cesme-mahallesi%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Belki bir duyan olur diye&#8230;</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=belki-bir-duyan-olur-diye</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:26:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=335</guid>
		<description><![CDATA[Yoğurdun, sütün, peynirin, tavuğun ve hatta hamurun ‘hazır’ı mı olur canımmm… diye geçiriyorduk aklımızdan… ‘Kapitalizm’ diye bildiğimiz o ‘vahşi’ şey henüz ilçemize uğramamıştı… ürettiklerimiz ‘meta’, çarşı hayatımız bir ‘pazar’a dönüşmemişti… bir tür “al tavuğu ver deterjanı” ya da “helva ekmeği ye yumurtayla öde” dönemi yaşıyorduk… Halkevinde bilinçlenmiş ağabeyler buna ‘feodal toplum’ diyorlardı… benim aklım o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Yoğurdun, sütün, peynirin, tavuğun ve hatta hamurun ‘hazır’ı mı olur canımmm… diye geçiriyorduk aklımızdan… ‘Kapitalizm’ diye bildiğimiz o ‘vahşi’ şey henüz ilçemize uğramamıştı… ürettiklerimiz ‘meta’, çarşı hayatımız bir ‘pazar’a dönüşmemişti… bir tür “al tavuğu ver deterjanı” ya da “helva ekmeği ye yumurtayla öde” dönemi yaşıyorduk… Halkevinde bilinçlenmiş ağabeyler buna ‘feodal toplum’ diyorlardı… benim aklım o kadarına yetmiyordu… derken ilçede bir market açıldı… hikayemizde  işte böyle başladı…</em></strong></p>
<h4><em>- ÖZGÜR BAŞAR V. -</em></h4>
<p>Sıcak bir gündü&#8230; bugün Şerafettin amcanın ve Fahmi amcanın sırt sırta vermiş kasap dükkanlarının olduğu bina yoktu&#8230; orada gazeteci Salim’in camekanlı küçük dükkanı hemen yanında adını hatırlamakta zorlandığım oğlu Hüseyin ağabeyi hayal meyal hatırlayabildiğim bir bakkal amca  vardı… belediyenin yanında Uyarlar’ın yaptığı bina da yoktu… belediyeye emanet yaslanmış bir barakacık görünümündeydi Ziraat Odası&#8230; camiyle Ziraat Odası’nın arasında mavi demirli bir park&#8230; Ziraat Bankası’nın yanındaki cami ile Aykaçlar’ın benzinliği arasında tek katlı tek sıralı dükkanlar vardı&#8230; Mustafa Arlının tuhafiye dükkanı&#8230; Uncu Oruç amca&#8230; ilk aklıma gelenler..</p>
<p style="text-align: center;">
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-336" style="margin: 10px;" title="16-eskibelediye" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-eskibelediye.jpg" alt="16-eskibelediye" width="562" height="357" />Bunları niye anlatıyorum&#8230; şu yüzden &#8230; uzun zaman sonra şu memleket mektuplarının şahsım üzerinde yarattığı ruh halinden de yararlanıp Alaçam’a gittim&#8230; amacım ilçemizdeki eski Rum evlerini fotoğraşamak, belgelemek ve eğer mümkün olursa ‘dünya kültür mirasının korunması’ ile ilgili uluslararası fonlardan kaynak bulabilmek için bir girişimde bulunan değerli hemşerilerime  yardımcı olabilmekti&#8230; ne kadar çok insan el atarsa o kadar kolaylaşır her şey diye düşündüm&#8230; Hem böylece işsizliğin ve yoksulluğun belini büktüğü  insanlarımız için belki de  küçük bir umut ışığı yakılmış olacaktı&#8230; o heyecanla sivri tepenin eteğindeki evimizin balkonuna çıktım önce çıplak gözle ve hatta göremeyince dürbünle, Çakaltepesi’nden başlayıp Goymat, Çeşme mahallesi ve Çömlek mahalleyi şöyle bir gözden geçirdim&#8230; ve gördüklerime inanamadım&#8230; bizim eski Rum evleri, köşkler, konaklar gitmiş, yerlerine betondan şekilsiz yeni binalar yapılmıştı&#8230; ilçemizi bir ‘kent dokusu’yla niteleyebilecek miras çoktan yok olmuş, tek tük kalan Rum evleri beton yığını içinde seçilemez olmuştu&#8230; içim acıdı&#8230; Alaçam’a gittiğimde insanların yüzlerinden bakışlarından edindiğim çaresizlik hissi ağır bir külçe gibi oturdu yerleşti içime&#8230; yalan yok, bayağı bi sinirlendim&#8230; bir iki küfür ettim sağa sola&#8230; Sonra; ‘benim sağlığımda yiyin olumm’ diyen amcamın sözleri geldi aklıma&#8230;  neden bütün iyilik  halimiz yemek ve içmek üzerine kurulu ki bizim&#8230; yani yemeye içmeye karşı bir insan değilim elbette ve hatta severim de bu işleri ama&#8230; neden her şeyimiz bunun üzerine kurulu olsun ki&#8230; neden Alaçam’a geldiğimiz ilk andan itibaren sabahın onbiri, öğlenin sıcağı ya da akşamın bilmem kaçı demeden hemen içki masasına davet ediliyoruz ki&#8230; çok mu matah bişey bu&#8230; birbirimize sunabileceğimiz tek ‘güzellik’ bu mu kaldı&#8230; ne zaman bu ‘yiyicilik’ten kurtulup üretmeye, var etmeye, daha iyisini yaratmaya, hadi onu da geçtim en azından varolanı korumaya döneceğiz yüzümüzü&#8230; bunu becerebilsek, içtiğimiz bir kadeh rakı daha bir tatlı olmaz mı?..<br />
koruyamıyoruz işte&#8230; evlerimizi&#8230; mahallemizi&#8230; gözlerimizin önünde aşınan, eriyip giden insanlarımızı&#8230; çoktan kabullenilmiş bir yok oluş gibi&#8230; mahcup ve sessizce seyrederek&#8230; bu yok oluşun acısını hafifletmek için her gün her gece içerek&#8230; bedenimizi, beynimizi uyuşturup yattığımız bu ölüm uykusu&#8230; kendimizi bile koruyamıyoruz işte&#8230;</p>
<p>Sevdiğine kavuşamayınca susan insanlardan bahseder söylenceler&#8230; bir ömür konuşmayan insanlardan&#8230; ‘lal’ olur insanın dili&#8230; kör olur gözü&#8230; bir daha asla görmez, konuşmaz&#8230; kendini değil diğerlerini cezalandırır susan&#8230; taş olsan çatlarsın ‘lal’ olanın inadından&#8230; ama saygı da duyarsın&#8230; senin bildiğinden daha başka&#8230; senin algılayabildiğinden daha derin&#8230; senin hissettiğinden daha güçlü bir aşk vardır, görürsün&#8230; ‘vazgeç bu inadından artık’ da desen; her şeyi daha anlamlı kılanın, bu inadı sahiplenmek olduğunu da bilirsin&#8230;<br />
Onu size anlatamam&#8230; aktaramam&#8230; kendi inadıyla yaşamış bir yakınım; ‘yaaa sen niye böylesin, niye diğer insanlar gibi yaşamıyosun?’ diye sorduğumda&#8230; ‘Kimse anlamasa da olur&#8230; yaşadıklarım ve inandıklarım  benim için kutsaldır ve de hep öyle kalacak’ demişti&#8230; Yaşam onları ‘inandıklarının’ uzağına taşırken üstelik&#8230;  bir köşede ‘her şeye rağmen’ yaşamaya çalışırken&#8230;  ‘biz’e dair en ufak bir umut yeşermezken toprakta&#8230; herkes kendi suyunda ıslanırken&#8230; son umutta kururken benciliğin ince uzun dallarında&#8230; ‘ben’ olmaya  dönüşemeyenlerin  hazin öyküsünü anlatır rüzgar&#8230; sevdasından ağzı dili lal olmuş inatçı bir ihtiyar yokuşu çıkar sarhoş adımlarla&#8230; gecenin sessizliğine sarılır yatar&#8230; bir yok oluşun acısını hafifletmek için&#8230; ve bilhassa  kimseler duymasın diye&#8230;<br />
Sonra gün yine yeniden doğar&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; sıcak bir gündü&#8230; Ziraat Odası’ndan Ahmet amca ve Mustafa amca bir market açmışlardı&#8230; hamurun hazırını&#8230; tavuğun, yoğurdun ambalajlısını ilk orada görmüştük&#8230; sosisle, hazır sucukla ilk orada tanışmıştık&#8230; alışverişi yapar yazdırırdık&#8230; babam maaşı alınca öderdi&#8230; kredi kartı falan yoktu&#8230; bakkalla aramıza banka girmemişti henüz&#8230; güven vardı&#8230; idare vardı&#8230; ‘babam ödeyecek Ahmet amca’ vardı&#8230; ‘canın  sağ olsun yeğenim’ vardı&#8230; ben bu marketi Alaçam’ın gelişmesi için önemli bir adım görmüştüm o zamanlar&#8230; “memleket büyüyor” diye geçirmiştim aklımdan&#8230; çocukluk işte&#8230;</p>
<div id="attachment_338" class="wp-caption alignright" style="width: 404px"><img class="size-full wp-image-338 " title="16-eskievler" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-eskievler.jpg" alt="16-eskievler" width="394" height="400" /><p class="wp-caption-text">Reji meydanı; Tütün kokusunun kentti terketmediği zamanlarda, bu meydanda tütüncüler balya balya tütün indirirlerdi mübayaa zamanı Tekel deposunun önüne... Şimdilerde Kızlan Garajı, Avcılar kulübünün önü... Belki çocukluğumuzda top sahası...</p></div>
<p>Ama şimdi Ahmet amcanın  aramızdan ayrıldığını öğrenince, marketin raşarı arasında gezinen çocukluğuma döndüm aniden &#8230; çakır gözlerine taktığı yakın gözlükleriyle kasanın başında bişeyler yazarken gördüm sanki onu&#8230; açık sözlü dobra bir Çerkez&#8230; sözünü esirgemez&#8230; içten&#8230; dolayımsız&#8230; bizim insanımız&#8230;</p>
<p>Ahh şu bizim bir gözlük kadar insana yakın olamayışımız&#8230; bir cam kadar canlarımızı kollayamamamız&#8230; ne de çoktuk oysa&#8230; ne kadar da çocuktuk&#8230; üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü bu adaletsiz dünyada&#8230;  üç doğru olup, yan yana durup bir yanlışın belini kıramadık&#8230; dağıldık kristal bir vazo gibi asfalta düşünce&#8230; ‘bizim’ olan sokaklar, mahalleler birer birer kayboldu&#8230; birer birer kayboldu insanlarımız&#8230; kendinin uzağına taşındı&#8230; aramız açıldı&#8230; sonra biz kendi sokağımızda bile kaybolur olduk&#8230; oysa ne kadar da çoktuk&#8230; ne kadar da çocuktuk&#8230; bir bisikletin direksiyonunda sallanan market poşetleri gibi dolu dolu&#8230; iç içe ve kardeşçe&#8230;</p>
<p>koruyamıyoruz işte&#8230; evlerimizi&#8230; mahallemizi&#8230; kendimizi bile koruyamıyoruz işte&#8230;</p>
<p>‘zaman insanı tanınmaz hallere sokar’ diyordu düşünür&#8230; ne kadar da haklıymış&#8230; ben bile büyüdüğüm kasabayı, insanlarımızı tanımakta zorlanıyorum&#8230; çıplak gözle bakıyorum olmuyor&#8230; dürbünle bakıyorum&#8230; ne çare&#8230; geçmişte yaşamak, geçmişi yaşatmaya yetmiyor ne yazık ki&#8230; beton binaların arasında sıkışmış birkaç çürük konak gibi sıkışıyor  kalbim&#8230;  yalan yok içim acıyor&#8230; bir iki küfür savuruyorum rasgele&#8230;</p>
<p>sonra susuyorum&#8230;</p>
<p>ne bileyim belki bir duyan olur diye&#8230;</p>
<p><em><strong>AĞUSTOS &#8211; 2007 / istanbul</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/belki-bir-duyan-olur-diye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hafta günü</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/hafta-gunu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=hafta-gunu</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/hafta-gunu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:16:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=326</guid>
		<description><![CDATA[Nazar eyle nazar eyle 
Gel yanıma pazar eyle 
(Barış Manço) 


- ÇETİN KOŞAR -

İnsanların hayatında her günün ayrı bir yeri ve değeri vardır. Kentli için Pazar günü tatil olması nedeniyle özel bir gündür. Bir hafta boyu aile darmadağınıktır. Çocuklar okula, küçükler yuvaya, ebeveynler işe… Problem olmayan tek gün Pazar’dır. Herkes evde aile bir aradadır.
Bunun gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>Nazar eyle nazar eyle </em></h3>
<h3><em>Gel yanıma pazar eyle </em></h3>
<p><em>(Barış Manço) </em></p>
<p><em><br />
</em></p>
<h4><em>- ÇETİN KOŞAR -</em></h4>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-327" style="margin: 10px;" title="16-akbulutkoyu_1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-akbulutkoyu_1-300x199.jpg" alt="16-akbulutkoyu_1" width="300" height="199" /><br />
İnsanların hayatında her günün ayrı bir yeri ve değeri vardır. Kentli için Pazar günü tatil olması nedeniyle özel bir gündür. Bir hafta boyu aile darmadağınıktır. Çocuklar okula, küçükler yuvaya, ebeveynler işe… Problem olmayan tek gün Pazar’dır. Herkes evde aile bir aradadır.<br />
Bunun gibi Pazar günü olmasa da köy halkının da iple çektiği günlerden birisi de Çarşamba günleridir. Aslında bugün, onlar için bir “Pazar” günüdür;<br />
Birçok şeylerini pazarlarlar…<br />
Bütün köylerin halkı, bir hafta boyunca bugün için hazırlık yaparlar. Süt, yoğurt, tereyağı,  yumurta, mevsimlik sebze, meyve, koyun, sığır, tavuk…  Aklınıza ne gelirse… Pazarlayabilecekleri ürünlerini hazırlayıp “denk” yaparlar. O gün geldiğinde, varsa köyün minibüsüyle, traktör römorkuyla yoksa şehirden gelecek ulaşım vasıtasıyla (Bu yüksek köylerde kamyonlardır) günün ilk ışıklarıyla, daha şehirli yatağından çıkmadan çarşı – pazarda yerlerini alırlar.<br />
Her köy için ayrı bir sokak tahsis edilmiştir. Sordanköylülerin yıllarca tezgâh kurdukları sokak şurada görülen (http://img.blogcu.com/uploads/akbulutkoyu_oyalacampazar.jpg) şimdiki adı Önder olan sokaktır.</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-328" title="16-Haftagunu" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-Haftagunu.jpg" alt="16-Haftagunu" width="500" height="321" />Çarşamba günleri köylülerimiz için sadece ürününün pazarlandığı ve ev ihtiyaçlarının (yağ, tuz, çay, şeker vb.) karşılandığı gün değildir. Köyden uzaklaşıp değişik yerler görme günüdür. Özellikle çocukların hevesli çalışmalarını temin için ailenin onlara bir hafta önceden  “Ha gayret yavrum seni pazara götüreceğim” sözünü vermeleri köylü gençler için bir isteklendirme aracıdır.<br />
Görünürde Çarşamba günleri alış-veriş günü olarak değerlendirilmektedir. Ancak, bu günler ticaret günü olmaktan ziyade gizliden gizliye bir sosyalleşme günleridir. “Çoluk &#8211; çocuk” bugünde çarşıya gezip tozmaya gider. “Ununu eleyip eleğini asmışlar” için bir vakit öldürmedir. Ayrıca, uzaklarda olan hısım &#8211; akraba, eş &#8211; dostlarla buluşma görüşme günüdür.<br />
Bugünler, evlilik çağına gelmiş kızlar ve erkeklerin eş bulmalarına, buldukları varsa görüşmelerine yardımcı olduğu günlerdir. Yeni evlenenler, nişanlananlar bu günlerde sık sık pazara götürülerek eşe dosta gösterilirler. Gerek gençlerin birbirlerini görüp beğenmeleri, gerekse ailelerin çocuklarına bir eş beğenmeleri bu günlerde buralarda olur.<br />
“Hafta günü” diye de isimlendirilen Çarşamba günleri erişkin gençler için bir bayram günü, bir “umut kapısıdır”.  Delikanlılar en “fiyakalı” elbiselerini giyip birer ikişer, sokak sokak bütün köy pazarlarını dolaşıp kolaçan ederler. Bazen aynı sokaktan defalarca geçmek zorunda(!) kalan gençler vardır. Ama nafiledir. Oranın köylüsü çok uzaktır… Ya da beğendiklerinin bir sevdiği, ya da abisi vardır. Dövülme olayına şahit olmadım. çünkü bu tarz hareketler saygı kuralları dâhilinde olmaktadır. Sarkıntılık etmek, laf atmak vb.  gibi tacizvari hareketler değildir.<br />
Çarşamba günleri ‘Pazar’da bunlar olurken, köyde neler oluyor dersiniz. Ana &#8211; baba çarşıya gitmiştir. Aslında köyde bugün “Pazar tatili” yaşanmaktadır. Sevgililer gizliden gizliye bu günlerde buluşurlar. Sözlü ve nişanlılar bu günlerde korkusuzca bir araya gelerek gelecek planları yapabilmektedirler. Kaynanalar “çarşı” da olduğu için gelinler evinde rahat(!) bir gün geçirmektedirler. O gün köy işleri de askıdadır. Hatta köy öğretmenleri ve imamları bu günlerde çarşı-pazar ihtiyaçlarını karşılamaları için resmen izinlidirler.<br />
Sözün özü, köyde hafta sonu Çarşamba günüdür.</p>
<p><strong><em>http://akbulutkoyu.blogcu.com</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/hafta-gunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GümenezdeGEÇİM TARİHİ -2-</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gumenezde-gecim-tarihi-2</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:08:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=318</guid>
		<description><![CDATA[tütün &#8211; palamut &#8211; pansiyon
- KADİR ALİ BİRER -

“İnsan yaşadığı yere benzer” diyen şair,  insanın yaşadığı yer tarafından mutlak olarak belirlendiğini söylemek istemez! Daha çok, yaşadığı yerin izlerini taşıdığını söyler; yaşadığı yerin ve tarihin&#8230;  Yakakent ve Alaçam’ın “Geçim Tarihi”ni yazmak, ciddi bir tarih çalışması gerektirir. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazının böyle bir iddiası yoktur. Sadece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>tütün &#8211; palamut &#8211; pansiyon</em></h3>
<h4><em>- KADİR ALİ BİRER -<br />
</em></h4>
<p>“İnsan yaşadığı yere benzer” diyen şair,  insanın yaşadığı yer tarafından mutlak olarak belirlendiğini söylemek istemez! Daha çok, yaşadığı yerin izlerini taşıdığını söyler; yaşadığı yerin ve tarihin&#8230;  Yakakent ve Alaçam’ın “Geçim Tarihi”ni yazmak, ciddi bir tarih çalışması gerektirir. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazının böyle bir iddiası yoktur. Sadece “geçim tarihi” üzerine düşünmek için tarih bilincine sahip olmak gerektiğini vurgular. Daha ötesi Ercan arkadaşa kalmaktadır! Konuyla yani bizim “geçim tarihimizle” doğrudan bir bağlantısı kurulamasa da bizim oraların tam karşısında, ne kadar büyük olursa olsun yine de bir iç deniz sayılan Karadeniz’in karşısında yaşayan Ruslardan biraz söz etmek yararlı olabilir. Eskiler söylerlerdi. Kömüş (yani camış), “kuyruğuma balıklar takılmasa, karşıya geçerim” dermiş. Aslında o kadar yakın ve o kadar uzakmış karşısı. Sonu kötü biten bir masal gibi…</p>
<div id="attachment_319" class="wp-caption alignright" style="width: 410px"><img class="size-full wp-image-319 " style="margin: 10px;" title="16-yakakentgecim" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-yakakentgecim.jpg" alt="16-yakakentgecim" width="400" height="291" /><p class="wp-caption-text">Yaşlı Gümenezliler Florya gemisini bilirlerdi! Bu gemiden sırtında indirdiği tuz çuvallarının yangısını hatırlayan birisi kalmış mıdır? Büyüklerimizden dinlediğimiz masallarda sisler içinde kaybolan tuz gemisi Florya’nın Yakakent kıyalarında duruşu ve insanlar...</p></div>
<p>İnsanın üretim faaliyeti, onun geçimini; hayatta kalmasını, ilişkilerini ve bütün kültürünü belirler. Çevresini, doğal ortamı, doğanın kaynaklarını kullanan insan, emeğiyle üreterek, emeğini kattığı maddeyi ürün haline getirerek, çevresiyle (tabiatla) uyum haline girer. İnsanın üretim faaliyetinin sonucu üründür. Ürünün niteliği ise, insan ilişkilerinin niteliğini belirler. Nasıl ürettiği (özel mülkiyet mi, toplumsal mülkiyet mi? den, para eder mi etmez mi? ye uzanan bir soru yelpazesini kapsayan) ürünün niteliğini, ürünün niteliği ise toplumsal yapıyı belirler. Sınışı ve tahakkümcü bir toplum mu, yoksa eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplum mu? Doğayla ve toplumsal ilişkilerle uyum mu, yoksa tahakküm ilişkisi mi?<br />
İnsanın doğayla uyum halinin yok olması, diğer yönüyle doğaya hâkim olma sürecidir. Doğayı tanıma ya da saygı duymayı içermeyen bu hâkimiyet, onun üzerinde tahakküm ilişkisi olarak şekillenmiştir. Doğayla uyumdan, onun üzerinde tahakküm kurmaya yöneliş, insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri ile koşut gelişmiş, bunun sonucundaysa sınışı toplumlar oluşmuştur. Kısacası, insan toplumlarının kültürünü belirleyen, yani tarihsel insanı belirleyen de, insanların yaşadığı yerlerde (ve yerlerle) giriştiği üretim faaliyeti içinde, birbirleriyle kurdukları ilişkiler olmuştur. Geçmişte kalmış bu dönemden sonrası, insanlık tarihi için parçalanma, yabancılaşma tarihidir. Eşitlikçi ve paylaşımcı, bu yönüyle de özgür bir toplum kurana kadar da yabancılaşmanın, insanlıktan çıkma halinin egemenliği aşılamayacaktır.<br />
İnsanlık hep, geçmişte bir kez kaybettiği ülküsü, eşitlik ve özgürlüğün peşinde koşmuştur. İnsan, bu ülküsünü hayal etmekten gerçekleştirmeye yönelirken, bunun maddi imkânlarına kavuşurken, dünya kaotik bir hal almış, var olmakla yok olmak arasında sıkışıp kalmıştır. Kutuplardaki buzulların beş on yıllık ömrü kaldığı haberleri bile bizleri irkiltmemektedir.<br />
Toplumsal ürünün meta halini aldığı sınışı toplumlar tarihi, tahakküm ve eşitsizlik ilişkilerinin tarihidir. Kapitalizmin biriktirdiği vahşet, felâket, savaş ve yıkım yanında, insanlığın ülküsünü karartan, gölgeleyen başka türden, bizim taraftan girişimleri de saymak gerekir. Eşitlik ve özgürlük adına yaşanan sosyalizm deneylerinin zaaşarını aşmak, kapitalizmi aşmanın öncesinde (ve önünde) yeni bir engel, fazladan bir çaba olarak durmaktadır. Küba’ya küçük bir ada deneyimi olarak bile tahammül edemeyenler, Sovyetlerin yıkılmasına zil takıp oynayanlar, Çin’in bu haliyle kapitalizme rakip, eşitsizlikçi yeni bir güç olması karşısında eli ayağı dolaşanlar, dünyanın geleceğini karartmaktan başka neyi temsil edebilirler? Bu arsız dünya ancak, büyük tsunami felâketinde yok olan küçük adalardaki kabile yaşamlarına üzülmüş gibi yapabilmiştir! O da, antropolojik bir hazinenin yok olması adına&#8230;  Oysa ki, bu (antropolojik) eşitlikçi kalıntıların bütün dünyaya yayılması olanağı bulunmadığına göre, bütün dünyada eşitlikçiliğin maddi temellerini oluşturan bugünkü kapitalizmin aşılarak, onun maddi mirasının aşılması üstüne oluşturulacak eşitlikçi, özgürlükçü toplumsal yapı kurulmadıkça, dünyanın nefesi daralmaya devam edecektir. Bu yolda yapılan girişimlerdeki yanlışlar da bizim değil midir?<br />
Karşı kıyımızda yaşanan bu deneyimlerle ilgilenmemiz bu yüzden biraz zorunluluk arz etmektedir! Bir zamanlar “küçük Moskova” diye anılan bazı küçük yerleşim yerlerinden biri olan Gümenez’in karşısında gerçekleşen bu olayların, bizim Geçim Tarihimizle ilişkisi kuşkusuz ki karmaşık bir gerçekliğe sahiptir.<br />
Karşıda karşı devrimi yapan kitleler kuşkusuz, kaderleri ile baş başa kaldılar. Her türlü güvenceden yoksun kalmış, hiç alışık olmadıkları kapitalizm deryasına dalmışlardı bir kez. Derya dediğimiz de Karadeniz’dir. Bu dalgadan Karadeniz’in karşısında yaşayan bizim payımıza düşen, Karadeniz sahilinde pıtrak gibi biten ‘Rus Pazarları’ndan başka bir şey değildi. Bu pazarlar, karşı devrimin kalıntılarıyla birlikte kendi hayatlarını satılığa çıkaranların akınına uğruyordu.  Devrimi yapan insanların torunları haraç mezat satılığa çıkarmışlardı kendilerini. Kullanılmış diş fırçalarını, eski aile fotoğraşarını… Her şeylerini… Küba’dan kaçanları bekleyen şatafatlı hayatların zerresini bulamayacaklardı. Ama istedikleri “özgür lük”tü; onu buldular!  Ellerindekileri, sosyalizm kalıntısı ürünlerini metalaştırabilecekleri, satabilecekleri i       nsanları aradılar hızla&#8230; Bu taraftaki yoksullardan başka muhatapları yoktu ne yazık ki! Parasal olarak daha hacimli ticari ilişkiler, bir zamanlar “komünistler Moskova’ya” diye ünleyen ülkücüler tarafından kurulacaktı. Zaten, Türkî Cumhuriyetler üzerindeki Turan ülküsü nasıl gerçekleşecekti ki? Enver Paşa’nın kemikleri sızlamıştı!<br />
1989 Bahar eylemleri ile işçi sınıfı 12 Eylül’ün yaralarını sarmaya başlıyordu. Bu mücadele, burjuva partilerin seçim vaatlerinin köylülüğe uzanması ile kırsalda alım gücünü yükseltmişti. Köylülerin durumları henüz, Nataşa’lara akıtacakları dolarları hesap edecek kadar kötü değildi. Denizcilerin de öyle! Yıllar sonra, bir gecelik ilişkinin hangi yılda kaç lira olduğunu hesap ederek ekonomik gelişmelerin seyrini analiz etmeye çalışan balıkçılar, Rusların tümüne olmasa da “Nataşa”lara ne kadar çok güvendiklerini ele vermiş olmuyorlar mıydı? Her türlü değerin en sağlam ölçüsü olarak, bir hayat kadınının fiyatını ölçü alacak kadar insancıldı bu sistem! Böylece, en olumsuz koşullarda bile olsa başka bir medeniyetle “ilişkiye geçmiş”ti bu yakadaki insanlarımız.<br />
Yakakent ve Alaçam, ne okyanustaki bu küçük adaların kendi kendine yetebilme olanak ve şansına sahip oldu, ne de onları yutan dev bir dalganın altında yok olma şanssızlığıyla karşılaştı! Üstelik bir zamanlar, yani seksen öncesi, ‘küçük Moskova’ olarak anılmaya başlayan Yakakent’in olduğu gibi, rivayet odur ki, Tütün Mitingleri dolayısıyla “Halk Hareketi Alaçam’dan başladı” diye Moskova Radyosu’na haber olan(!) Alaçam’ın da sosyalizmle gerçek bir ilişkisi olmamıştı hiç. Kendi halinde yaşayan insanların, zaman içinde devinip, daha doğrusu yuvarlanıp gittiği küçük bir balıkçı kasabasıyla, orta halli bir tütün ilçesi olan Alaçam’da zaman, uzun yıllar yavaş aktı. Daha 90’lı yıllar başlamadan demokrasinin galip geldiği vaazına kanıp Sovyetlerin yıkılmasına ve belki de en çok Nataşa’lara sevinenler arasında azımsanmayacak bir Gümenez ve Alaçamlı kitlesi vardır.</p>
<p>TÜTÜN ZAMANI<br />
Eskiler anlatırlardı. Yakakent Meydanı yapılırken, ya da planlanırken bir tartışma yaşanır. Bekir Efendi (Arat) müdahale eder. Geniş ve büyük olsun, çünkü ilerde Ruslarla ticaret başlarsa, böyle geniş bir meydana ihtiyacımız olacak der. Yakakent’in şimdiki meydanı, bu tartışmanın sonucudur. Fakat İstanbul’dan gelen tuz gemilerinin dışında bu meydana uzun yıllar denizden nakliyat yapılmaz. Hele Rusya’dan hiç, hem de duvarın yıkılmasından sonra bile. Oysa Karadeniz”de hiç duvar olmamıştır?<br />
Kalkan avı için kaçak sulara, karşı kıyıya vurdukları dönemlerdir. Kimileri yakalanma ihtimaline karşı Marks’ın, Engels’in kitaplarını yanlarında götürürler. Yakalandıklarında, bu sayede, depolarını bedava mazot ve ambarlarını bol balıkla doldurup geri dönmeyi başaran uyanık balıkçılar olduğu rivayeti çok yaygındır. Balığın rotası Ankara’ya doğru uzadıkça, küçük balıkçı da ticari ürün döngüsüne girer. Kimi uzatma ağlarından çıkan palamutlar, artık umut olmaya başlamıştır. Ama karşı kıyılarda kaçak hem çaresizliğin, hem köşeyi dönme umudunun kesiştiği koordinatın adıdır; ortak toplumsal bir umut olamaz!<br />
Tek parti yönetiminden çok partiye, Demokrat Parti’li yıllara geçildiğinde, tütün köylüsünün “efendiliği” zamanın biraz hızlanmasına neden olacaktır. Uzun yıllar boyunca “Demokrat Parti” ve “Adalet Partisi”nin oy deposudur köylü. Bunu sağlayan ise, bakkal, eksper, imam ve ağa döngüsüne giren köylünün, CHP tarafından ilân edilen “efendiliğinin” köylüler tarafından bir türlü hissedilememesi, kâğıt üstünde kalması, bu sayede de bilinçsizliğin kırılamaması olgusudur. Durum çaresizdir! 27 Mayıs darbesi sonrasında Ecevit’in, Vatan Cephesi”nin taşradaki sınıfsal temelinde gerçek bir yarık açması ise, ucuz kredi ve teşviklerle nispeten yoksul köylüyü traktör sahibi yapmasına denk gelecektir. Kıbrıs Fatihi unvanının bile onu ayakta tutmaya yetmeyeceğini en çok da dönemin köylü hareketleri içinde yer almış olanlar bilir. Karahüseyinli köyünden rahmetli Seyfettin Kırbaş’ın demesiyle, “köylünün Allahı üç dönüm toprağı”dır.<br />
Yetmişli yıllar öncesi, ticari ürün tütün’dür. Seksenlerin ortasına kadar tütün Alaçam ve Yakakent’in esas girdisini oluşturacaktır. Tütün satılacak ve helvadan mobilyaya, okul harçlıklarından, düğünlere bütün ihtiyaçlar tütün parası ile karşılanacaktır. Ödemeler tütün takvimine göredir. Tütün takvimi ise 12 aydan oluşan bir yıl değil, iç içe geçmiş iki üretim dönemi, yani bir buçuk yıllık bir dönemdir. Dönem, köylünün ihtiyacını veresiye gördüğü ve bakkalın insafına kaldığı, her bir buçuk yılda bir borç kapatmaya giden köylülerin üzerinden sermaye yapan bakkallar ile tütün eksperlerinin saltanat sürdüğü dönemdir.<br />
Gümenez hep bir balıkçı kasabasıdır. Ama yine de, balığın ticari bir ürün olması için 70’li yılları bekleyecektir. Balıkçının, dönemin “örgütlü toplum” havasından etkilenerek kurduğu balıkçı kooperatifinin birikimleri ile ‘Balık Unu ve Yağı’ fabrikası kurulur. Balıkçıların değil ama birkaç yöneticinin buradan iyi paralar yediği rivayet edilir, uzun yıllar sonra fabrika harabeye döner. Balıkçılık kooperatifi deneyiminden bugünlere, pek hayırlı dersler kalmaz. Ama bu deneyim, bazı girişimcilere de örnek olmuştur. Balıkçılıktan birçok küçük balıkçının karnı doyduğu doğrudur. Ama Gümenezli olup da büyüyen balıkçı olduğu da şüphelidir.<br />
Tütün dönemi boyunca Yakakent’ten hiç sporcu, yazar, çizer, çıkmaz. Ya da tersinden herkes yazar, herkes çizer ve sporcudur. Daha çok Fenerbahçe şampiyon olmaktadır. Birkaç doktor ve mühendis örneği dışında, geleceğe yönelik yatırım anlayışı, tütün tarlasından elde edilenlere bağlıdır. Eğitimde standart Alaçam Lisesi ile İmam Hatip mezunu olmak ölçüsü ile belirlenir. Din dersleri seçmelidir. Fizik dersleri boş geçer, matematiğe vekâleten bakılır. Yine de çocuklar zekidir. Haytalık yapmak isteyenlerle okumak isteyenler kendilerini belli ederler. Samsun’a gazinolara gidilir. Paralar harcanır. Köylü, Çarşamba günleri Alaçam’a, Cuma günleri de Yakakent pazarına iner.  Bursa’da Vatan Mahallesi ile İstanbul’da İçmeler, Tuzla bölgeleri Alaçam’lılarla Yakakent’lilerin yeni yeni göç etmeye başladıkları yerlerdir. Zaman hızlanmaktadır. Yakakent ve Alaçam’da yaşam, amatör bir ruhla sürmektedir.</p>
<p>TURİZM ZAMANI<br />
Yakakent’e yazlığa gelen on onbeş civarında Bafralı aile, yetmişli yılların başından bu yana hep olmuştur. Sanıldığının aksine seksenli yılların ortasında başlamış bir şey değildir turizm. Ama bunların varlığı çok fark edilmez, bilinmez. Sanki dışarıdan gelen Gümenezliler gibi muamele görürler. İlk deniz mayoları, bunlardan görülerek ya da bu ailelerin hediyesi olarak verilmiş Yakakentli kızlar tarafından giyilecektir. Bafra o zamanlar Yakakent’i modernleştirmektedir!</p>
<div id="attachment_320" class="wp-caption alignright" style="width: 410px"><img class="size-full wp-image-320" style="margin: 10px;" title="16-yakakentgecim2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-yakakentgecim2.jpg" alt="16-yakakentgecim2" width="400" height="260" /><p class="wp-caption-text">Bayram şölenleri olur du eskiden. Bu şölenlerde çocukların sevinçleri ön plandaydı. Yakakent hala küçük bir kasabaydı... İlçe olduktan sonra, kaçınılmaz olarak meydanda yerlerini alan gri devlet kurumları, geçmişte yaşadığımız bayram şölenlerini, devlet törenleri haline getirmiş olmasın sakın; içinde biraz çocuklara da yer verilen... Her bayram çocukların işgal ettiği meydandaki şölenlerden birinin resmidir. Ama tarihi bilmiyoruz...</p></div>
<p>Özal dönemi boyunca, yalı gıyısındaki balıkçı barınakları limana taşınır. Limanda Zeki Bey’in yeri alanında tek iken, zamanla birçok balıkçı lokantası açılır. Yalı gıyısında boşalan barınaklar ya çay bahçesi ya da apartman dairesi olacaktır. Yakakent boş ve ölü ev mezarlığına dönüşmek için yola çıkmıştır. İlçe olduktan sonra artan daire fiyatları, inşaat sektörünü canlandırmış, Özal dönemi köşe dönmecilerin talep ettiği yazlık evlerle birlikte Bafralıların akınına uğrayan Gümenez, doğal yapısını bozmuştur. Tütün dikimine kısıtlar getirilmekte, başfiyat hiçbir zaman istenilen seviyeye çıkartılmamaktadır. Bunun dışında buğday ya da çeltiğe yapılan masraşar, getiri tarafından karşılanamayacak hale gelmektedir. Büyük ölçekli tarım dışında bir seçenek, yaşam şansı kalmamakta, yoksulluk artmaktadır. Küçük balıkçı da, küçük köylü de göç yollarına düşmüştür. Kozköy neredeyse 150 haneye inmiştir. Bursa ve İstanbul’daki nüfusumuz artmaktadır…<br />
Dünya Bankası’nın köylüye zikrettiği afyon olan dönüm parası, dinci hükümetlerin devlet kasasından yaptığı kömür ve istihkâk yardımları ile elele vermiş, sadaka kültürünü topluma yerleştirmektedir. Yakakent’te pansiyonculuk, yazın tatile gelecek yerlilerin bırakacağı para ve festival gibi birkaç günlük canlanmaları beklemek dışında bir umut gözükmez. Artık yerli olmuş memurların harcamaları esas girdiyi oluşturmaya başlamıştır. Yakakent üretmemektedir, üretememektedir; ama tüketmeye alışmıştır!<br />
Bir ilçe düşünün ki, bütün çalışkan geçmişi, üreten insanları ile, memurların maaşını paylaşmaya, dışarıdan gelecek turisti ağırlamaya, hizmet etmeye mahkûm olsun! Bu nasıl olur? Kuşkusuz ana hatları ile anımsamaya çalıştığımız “GeçimTarihimiz”in bir yerlerinde yaptığımız hataları anlama kapasitesinden çok uzağız. O yüzden karşı kıyı dağılınca zil takıp oynadık. Oralarda ne olduğunu merak bile etmedik. Küfredip yürüdük…<br />
Bütün bunları, bir televizyon programında konuşan Yakakent Belediye Başkanı’nın ağzından çıkan şu cümleler anımsattı bana: “Yakakent’in bir şansı var o da turizm. Geleceğimiz turizmde” mealinden cümlelerdi bunlar. Bir zamanlar çok sayıda öğretmen çıkaran, emekçi ve amatör Yakakent halkı, dişinden tırnağından artırdığı ile çocuklarını okuturdu. Sonra milliyetçiliğini parayla sınav hileleri yapmakla sınayan bir öğretim üyesinin torpilleri ile spor öğretmeni olan bir kuşak dışında patlama yapmadı. Gemisini yürüten kaptan felsefesinin ürettiği kuşaktandı bunlar da.  En son olarak ise sermayenin bekçiliğini yapmak için emek-gücünü satmak dışında bir şansa sahip olamayan “güvenlikçi” gençlerimizin zamanı geldi! Bu da bir yere kadardı. Bundan sonrası için gençlerimizin komi ya da garson olması isteniyordu artık. Hizmet etmemiz, parası olana hizmet edip yaşayıp gitmemiz isteniyordu. Ne yazık ki seksenli yılların ortasından doksanlı yılların ortasına kadar süren orta sınıf hareketliliği son buldukça, zenginlerin tercih etmesi için hiçbir neden bulunmayan Yakakent’te gençlerin önüne, gurbette komilik ve garsonluk ya da güvenlikçilik dışında bir seçenek koyulamamaktadır.<br />
Küfredip dururken bir yerlerde işin kolayına kaçmıştık, ama nerde?</p>
<p><em><strong>HAZİRAN- 2008</strong></em></p>
<p>Yazının birinci bölümü için;</p>
<p><a href="http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gumenez%E2%80%99de-gecim-tarihi-1/">http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gumenez%E2%80%99de-gecim-tarihi-1/</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/gumenezde-gecim-tarihi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BURNUM ÇÖKMÜŞ!</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/burnum-cokmus/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=burnum-cokmus</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/burnum-cokmus/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 13:50:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=283</guid>
		<description><![CDATA[MUAMMER ÇIPLAK

Bıçağın sağı solu kesiyordu. Kemalgilin akrabalarını orakla, nacakla kestiler. 7-8 kişiyi öldürdüler.
Ben nöbetteydim okulun yanındaki Tekelde. Cumartesi ya da Pazar günüydü. Korkudan şey yaptılar ha silahlı diye. Silahsız gezmezdi o. Çift silah, otomatik. Bastı mı,16-32 mermiyi birden basıyor yani böyleydi.
Benim burnu kırdığım gün köprüyü kesmiş, “buradan Allah bile geçemez” diye, kafayı bulmuş. Bu ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><strong><em>MUAMMER ÇIPLAK</em></strong></h3>
<p><img class="size-full wp-image-284 alignright" title="16-Omuzdas_1985" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-Omuzdas_1985.jpg" alt="16-Omuzdas_1985" width="294" height="308" /></p>
<p>Bıçağın sağı solu kesiyordu. Kemalgilin akrabalarını orakla, nacakla kestiler. 7-8 kişiyi öldürdüler.<br />
Ben nöbetteydim okulun yanındaki Tekelde. Cumartesi ya da Pazar günüydü. Korkudan şey yaptılar ha silahlı diye. Silahsız gezmezdi o. Çift silah, otomatik. Bastı mı,16-32 mermiyi birden basıyor yani böyleydi.<br />
Benim burnu kırdığım gün köprüyü kesmiş, “buradan Allah bile geçemez” diye, kafayı bulmuş. Bu ne yav. Tak tak tak. Vallahi ben yepyeni motor var altımda, gelin almaya gidecez. Kravat mıravat boş değil, takım elbise. Gözlükler gözümde. Almanya’dan gelme bi gözlük vardı. Çaydan geçtim yani başımı belaya sokmayayım diye. Düğünden sonra da sen çek git Göçkün’e. İçtiğin rakı yetmiyor bi de ufak rakı söyledim bi palamut söyledim. Balığı başkası yedi ben rakının bi dublesini içitim. Gerisini de belime sokmuşum. Kurnazız ya..<br />
Önümde kamyon gidiyo. Kamyonu sollamaya kalktım. Karşıdan bir araba çıktı. Fren kontra pedallı onlar ufak motor, büyük motor olsa bunlar olmazdı. Öteden geri döndü. Araba geçti. Motoru satsam bana bişey olmuyor ha. Burun çökmüş asfaltta, kopmuştu burun. İki saat baygın yatmışım burada.<br />
En sonunda bi taksi geldi. Dedim beni eve bırak hastaneye 100 lira verdim de (bugünün 10 lirası) “100 liraya arabanın kanı temizlenmez” diyo işe bak. Oğlum işin bi de insani yönü var diyeceğim. Öyle oldu.</p>
<p><strong><br />
ALAÇAM-BAFRA arası</strong></p>
<p><strong>Alaçam Bafra arası<br />
dokunmayın bana<br />
Kanıyor şu gönlümün yarası</strong></p>
<p><strong>Alaçam Gökçeboğaz arasında Çoroğlu<br />
Belki de at koşturdu yamaçlarında Köroğlu</strong></p>
<p><strong>Az ilerde Kargalı<br />
Bak karşıdan geliyor yar, ayağında halhalı</strong></p>
<p><strong>Gökçeboğaz, Karlı, Zeytin, Doyran, Yenice<br />
İnsan bir hoş oluyor sevince</strong></p>
<p><strong>Habilli, Yeniköy, Aşağıbedeş, Soğukçam<br />
O da beni seviyor gerisi ne gam</strong></p>
<p><strong>Çelikler, Harız, İkiztepe<br />
Şehre varınca alacağım<br />
Yare bir çift küpe</strong></p>
<p><strong>Bak karşı göründü Bafra Ovası<br />
İstedim de vermediler<br />
Çok zalımmış yarin hem anası, hem babası</strong></p>
<p><strong>Bereket saçıyor Kızılırmak Bafra Ovasına<br />
Benden selam olsun<br />
Yarın hem anasına hem babasına&#8230;</strong></p>
<p><strong><br />
BAFRA-SAMSUN arası</strong></p>
<p><strong>Bafra Samsun arası<br />
Çok meşhurdu bir zamanlar<br />
Karaköy’ün harası<br />
Daha çok yoracağa benzer<br />
Zügürdün çenesini<br />
Zenginin parası</strong></p>
<p><strong>Ballıca, Merkez, Dereköy, Muşta<br />
Bir elim yar koynunda<br />
Bir elim boşta</strong></p>
<p><strong>Az ileride Taşan<br />
Gel gidelim göğsüme yaslan<br />
Kurupelit, istasyon sapağı<br />
Elimde kaldı<br />
Yarin içtiği meşrubatın kapağı</strong></p>
<p><strong>Bak karşıdan göründü Samsunum<br />
İste gülüm kölen<br />
İste kulun olayım kulun<br />
Sana sahip çıkmayanlar utansın<br />
İste canım, kölen<br />
İste kulun olayım kulun<br />
Güzel Samsunum.</strong></p>
<p>MUAMMER ÇIPLAK</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-285" style="margin: 10px;" title="16Omuzdas_2004" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16Omuzdas_2004.jpg" alt="16Omuzdas_2004" width="400" height="277" /></p>
<blockquote><p>Alaçam üzerine ne zaman konuşmaya başlasak ‘omuzdaşlık’ üzerimize yıkılır. Doğru da söylesen yanlış da söylesen böyledir&#8230; Kimse birbirinin söylediğini dinlemez nedendir bilmem&#8230;<br />
Küçük Alaçam’ın yakın ilişkilerinin olduğu dönemde, herkesin konu komşu olduğu zamanlarda, lisenin yanındaki Tekel’in önü oyun bahçemizdi&#8230;<br />
Futbol, çelik-çomak, dama ve aklınıza gelen tüm çocuk oyunları burada oynanırdı&#8230; Tabii ki Tekel’in bekçileri izin verirse&#8230;<br />
Muammer abi bize izin veren bekçilerden, bir de komşumuz, arıza olmazdı. Herkes keyişe oyununu hava kararana kadar oynardı&#8230;<br />
Muammer abinin lakabı ‘Omuzdaş’&#8230; fakat bu lakap kendisinden değil ondan öncekilerden gelir. Kuzeyde tütün memleket mektunun 4. mektubundaki İsmail Yeşilyurt’un aktardığı bilgiyle omuzdaşlığın çıkışını, Alaçam’daki namlı Omuzdaşları öğrenebilirsiniz.<br />
Yanıbaşımızdaki hayatlardan biridir Muammer Çıplak. Doğrusuyla yanlışıyla kendi hayatı&#8230; Yaşadıkları, yaşamadıkları&#8230;<br />
Muammer abinin omuzdaşlığı kendine has özellikler gösterse de Alaçam’da ve memleketin bir çok köşesinde çok sayıda omuzdaş bulmak mümkün&#8230; İyi özellikler taşıyanların yanı sıra kötü olanları da vardır.<br />
Muammer Çıplak’ı dinleyemedik, dinlesek neler anlatırdı, bilemem&#8230; Damadı Ahmet’in bize ulaştırdığı  şiirlerini ve küçük hikayelerini sayfalara taşıdık&#8230; Ahmet kardeşimize teşekkür ederiz&#8230;<br />
Süleyman Felamur</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/burnum-cokmus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yılmaz Elmas</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/yilmaz-elmas/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yilmaz-elmas</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/yilmaz-elmas/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 13:26:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=272</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatın gizli emekçisi
Samsun öykücüsü*


&#8230;
Yazdıklarına ve kitaplarına yansıdığı biçimi ile ‘yıllanmış’ olmak bir tat kalitesi, bir tat kültürünü ifade eder. Ağdalı anlatılar yoktur onda. Sıradan, günlük hayatın sahiciliği, günlük hayatın abartısızlığı ve içinde taşıdığı sonsuz açılımlar, her biri kendini abartmadan yerli yerinde durur. Kendine güven ve ‘moda’ olana koyulan mesafe, değer verilen şeylerin niteliği ile de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyatın gizli emekçisi<br />
Samsun öykücüsü*</p>
<p><img class="size-full wp-image-273 alignright" title="16-yelmas" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-yelmas.png" alt="16-yelmas" width="400" height="425" /></p>
<blockquote><p>
&#8230;<br />
Yazdıklarına ve kitaplarına yansıdığı biçimi ile ‘yıllanmış’ olmak bir tat kalitesi, bir tat kültürünü ifade eder. Ağdalı anlatılar yoktur onda. Sıradan, günlük hayatın sahiciliği, günlük hayatın abartısızlığı ve içinde taşıdığı sonsuz açılımlar, her biri kendini abartmadan yerli yerinde durur. Kendine güven ve ‘moda’ olana koyulan mesafe, değer verilen şeylerin niteliği ile de ilgilidir. Bu nitelikler, bizim seçip yaşayacağımız kolaylıkta değildir; yaşamımızda karşımızda netçe belirmezler ve bu yüzden oluşturulmalı, gri bölgelerden çekilip alınmalı, günlük hayatta kullanılmak üzere deşifre edilmeli, paylaşılmalıdırlar. Kısa vadede prim yapmasa da böyle değerlerin tanınır kılınması, bu değerleri bir yaşam felsefesi yapabilmiş insanların yaşıyor olması ile olanaklı olurlar; sofistike bir bilgi sevgisi üzerinden, kelimeler, anlamlar ve kavramlar üzerinden değil, yaşamın pratiği, yaşamın estetiği ve bunların somutlaştığı tavır alışlar üzerinden, kısaca insanı kişiliği ile var kılan eylemleri, tarihi üzerinden tanınabilir. Yılmaz Abi’nin tanıyabildiğim zaman dilimindeki yaşamı, geçmişini ve bir bütün olan tutarlılığını hemen açığa çıkarıyor.</p></blockquote>
<p><strong><em>(Kadir Ali Birer)</em></strong></p>
<blockquote><p>&#8230;<br />
‘Kuzeyde Tütün memleket mektubu’ yayımlanmaya başladığından beri elindekileri bizimle paylaşma gayretini gösterdi. Ötesinde, zorladı. Zorlarken her defasında hayrete düştük. Çocukluğumuzdan bir anı gözümüzün, bir ses kulağımıza geldi. ‘Karahüseyinli köyündeki aşık’ fotoğraf , ‘Samsun ve çevresinde söylenen maniler’ ses oldu. Daha neler çıkacak “Bilgi çıkınından” bilinmez.<br />
“Zurnacının inadı” Yılmaz Elmas’ta “bilgeliğin inadına” dönüşmüş. Bilgi ve düşlerini paylaşmaya sürdüreceğe benziyor. Onun örnek oluşu belki bizi ‘fişekleyebilir’ izinden gideriz.<br />
Tanıdım, sevdim ve saygı duyuyorum&#8230;</p></blockquote>
<p><strong><em>(Süleyman Felamur)</em></strong><br />
*YILMAZ ELMAS Edebiyatın gizli emekçisi 65. yıl kitabından alınmıştır&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/yilmaz-elmas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Tilki dayı saatin kaç?”</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9ctilki-dayi-saatin-kac%e2%80%9d/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%259ctilki-dayi-saatin-kac%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9ctilki-dayi-saatin-kac%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 17:03:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MAHALLE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=238</guid>
		<description><![CDATA[YAKAKENT ÇOCUK FOLKLORUNDAN BİR ÖRNEK
ERCAN SEPETCİOĞLU
Bir toplumun veya topluluğun halk kültürünün temel öğelerinden biri, çocukların ürettiği ya da çocuklara yönelik üretilen bir takım uygulama ve ritüellerdir. Çocuk oyunları genellikle zaman geçirici niteliktedir ve bir çoğu geleneklere dayanmaktadır. Çocukların gerek zihinsel gerek bedensel gelişimlerinde oyunların önemi yadsınamaz. Çocuk, oynanan oyunlar vasıtasıyla üyesi bulunduğu toplumla uyum içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>YAKAKENT ÇOCUK FOLKLORUNDAN BİR ÖRNEK</h2>
<h3><em>ERCAN SEPETCİOĞLU</em></h3>
<p>Bir toplumun veya topluluğun halk kültürünün temel öğelerinden biri, çocukların ürettiği ya da çocuklara yönelik üretilen bir takım uygulama ve ritüellerdir. Çocuk oyunları genellikle zaman geçirici niteliktedir ve bir çoğu geleneklere dayanmaktadır. Çocukların gerek zihinsel gerek bedensel gelişimlerinde oyunların önemi yadsınamaz. Çocuk, oynanan oyunlar vasıtasıyla üyesi bulunduğu toplumla uyum içinde olmayı öğrendiği gibi, ileriki yaşamında kişiliğini belirleyecek bir takım özelliklerini de oyun çağında edinir. Edinilen niteliklerden ilk akla gelen, önderlik niteliğidir.<br />
Çocuklar büyüklerinden gördükleri oyunları öğrenir ve uygularlar. Fakat günümüzde oynadıkları oyunların büyük bir kısmını okullarda öğrenmektedirler. Okul bahçeleri geniş alanı ve bahçe duvarlarının varlığı ile güvenli bir oyun sahası olmaları sebebiyle çocuk oyunları için ideal mekanlardır.<br />
Orta Karadeniz Bölümü, kültürel geçişlilik ve etkileşimin yoğun olduğu, dolayısıyla çeşitliliğin de arttığı bir yöre olarak karşımıza çıkmaktadır. Samsun’un Sinop sınırında deniz kenarında bir ilçesi konumunda olan Yakakent, çocuk folkloru açısından zengin ve hem yöresinin özelliği hem de yakın çevresinden etkileşimleri dolayısıyla farklı içerikleri barındıran uygulamaların gözlemlenebildiği bir yerleşim yeridir. Yakakent’te çocuklara dair göze batan en önemli ve irdelenmeye değer folklorik olgu ‘Helesa’dır. Çocuk folkloruna bir diğer güzel örnek de ‘Tilki Dayı Saatin Kaç?’ oyunudur.<br />
Yakakent Okul Caddesinde, ilkokul ve sonrasında Ortaokul ve Lise olarak hizmet veren iki katlı eski binanın bulunduğu toprak zeminli alan bir çok oyuna ev sahipliği yapmış bir yerdi. Futbol gibi topla oynanan oyunlar, misket, saklambaç, voleybol için belirlenmiş alanda plastik topla oynanan beysbol, çelik çomak, tavşan kaç tazı tut, yağ satarım bal satarım, mendil kapmaca, yoğ yoğ, beş taş, taş kaydırmaca gibi bir çok oyun burada oynanmaktaydı.<br />
Okul bahçesine giriş kapısından itibaren yüz metre kadar yürüyüş mesafesinin ardından, binanın ikinci katına çıkan merdiven ‘Tilki Dayı Saatin Kaç?’ oyunu için ideal bir yerdi. 14 basamaklı merdiven, aynı zamanda Yakakent’te açık havada bulunan ve en çok basamağı barındıran merdiven olma özelliğini de taşımaktaydı.<br />
‘Tilki Dayı Saatin Kaç?’ oyunu diğer tüm çocuk oyunları gibi, çocukların birbirleriyle hoşça vakit geçirmesini amaçlamakla birlikte, oynandığı yerin okul bahçesi olması ve şiddet içermemesi itibarıyla güvenli bir oyundur. Bu oyunun, oyunu oynayan çocukların yaşı küçükse ya da henüz yeni okula başlayıp sayı saymayı yeni öğreniyorlarsa, onların rakamları öğrenip sayı sayma bilincini ve toplama-çıkarma yapma kabiliyetini pekiştirici bir işlevi de bulunmaktadır.<br />
Oyundaki amaç, bir an önce merdivenleri tırmanıp Tilki Dayı rolünü üstlenen kişinin ardından bu rolü alabilmektir. Oyunun oynandığı zaman dilimi sınırsız olduğu gibi çocuklar istedikleri kadar süreyi uzatabilirler. Yaklaşık beş metrelik merdiven genişliğine çok sayıda katılımcı sığabildiği için, oyun kalabalık bir grupla oynanabilir. Çocukların aralarından seçtikleri birinin Tilki Dayı rolünü üstlenmesi ve merdivenlerin en üst basamağına, ortada oturacak şekilde ve tüm gruba hakim vaziyet alması ile oyun başlar. Birbiri ardına en altta sıralanan çocuklar, Tilki Dayı’ya aynı soruyu sırayla yöneltirler:</p>
<p><em><strong>- “Tilki Dayı saatin kaç?”</strong></em><br />
Tilki Dayı dişlerini, gerçek bir saatin takıldığı sol bileğe geçirerek diş izinin sayısına göre ya da sırf isteğine göre bir rakam söyleyerek, soruyu yönelten kişinin kaç basamak çıkacağını örneğin şu şekilde belirler:</p>
<p><em><strong>- “Saat üç!”</strong></em><br />
Üç basamak ilerleyen oyuncu, tekrar sırası gelinceye değin bulunduğu basamakta bekler. Her defasında farklı rakam söyleyen Tilki Dayı, oyuncuların ne kadar kendisine yaklaşması gerektiğini bu şekilde belirlemiş olur. Fakat bazen saat durur, böylelikle saati soran oyuncu bulunduğu basamakta beklemeyi sürdürür:</p>
<p><strong><em>- “Saat durmuş!”</em></strong><br />
İstediği oyuncunun dilediği kadar ilerlemesini belirleyen konumundaki Tilki Dayı, bazen saatin geri kaldığını söyleyerek, basamakta bekleyen oyuncunun geri gitmesini de sağlayabilir:</p>
<p><em><strong>- “İki saat geri kalmış!”</strong></em><br />
Bu şekilde ilerleyen oyun, basamaklar bitip en tepeye ilk çıkan kimsenin Tilki Dayı rolünü üstlenmesiyle birinci safhasını bitirmiş olur. Tilki Dayı’nın söylemiş olduğu rakamlar uyarınca yukarıya tırmanan oyuncular, oyunun bitmesini beklerken bir sürpriz ile karşılaşıp Tilki Dayı’nın direktifi ile kendilerini tekrar en altta bulabilirler. Tilki Dayı’nın şu sözleri ile oyun bozulmuş ve yeniden başlamak üzere sıfırdan alınmıştır:</p>
<p><strong><em>- “Kazan çömlek patladı!”</em></strong><br />
Oyuncu ne kadar kibar bir şekilde sorusunu sorar ve Tilki Dayı ile ilişkilerini sağlam tutarsa, o derecede ilerlemesini ve oyunu birincilikle bitirmesini garantiye almış olur. Tilki Dayı rolünü üstelen bir oyuncu, önceki safhaların birinde kendisine eziyet eden ve ilerlemesini yavaşlatan oyuncudan, ona aynı şekilde tavır takınarak öç alır.</p>
<p>Oyunun ne zaman oynanmaya başladığına dair bir veri olmamasına karşın, oyun için gerekli olan basamaklar sırf okul binasında olduğundan, okulun yapımından sonra ortaya çıktığı muhakkaktır. Oyuna niçin bu ismin verildiği, neden lider konumunda olan kişinin Tilki Dayı olarak adlandırdığı meselesi ise, tilkinin aklı ve kurnazlığı ile meşhur bir hayvan olması ve çocuk folklorunda önemli bir yer işgal ediyor olması ile açıklanabilir.<br />
Mevkii itibarıyla daha çok okula yakın evlerde oturan çocuklar bu oyunu severek oynamaktaydı. Çok sayıda çocuğun oynayabileceği oyunun, başka yörelerde benzer varyasyonları olmasına karşın Yakakent’e özgü olma ihtimali yüksektir. Ne var ki binanın yıkılması ve sonrasında inşa edilenin de oyun için gerekli merdiveni içermemesi sebebiyle artık oynanamamakta ve unutulmaya yüz tutmaktadır.<br />
Günümüzde çocuk oyunları, çocuğun yaşantısındaki eski önemini kaybetmiş görünmektedir. ‘Tilki Dayı Saatin Kaç’ oyunu aslında, çağın hızla ilerleyen bilgisayar teknolojisine ve zamanımızın değişen tercihlerine yenileceği günü beklemektedir.</p>
<h3><em>ŞUBAT &#8211; 2007</em></h3>
<blockquote><p><img class="alignright size-medium wp-image-239" style="margin: 10px;" title="15-foto-yakakent2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-foto-yakakent2-300x218.jpg" alt="15-foto-yakakent2" width="429" height="311" /><br />
Köşedeki ıhlamur ağacı, bir basamak daha yukarıya uzatırdı gölgesini her sene&#8230; boyu uzadıkça, gücü yettikçe&#8230; Bıraksan müdür odasına kadar çıkacak ve &#8220;ben de kayıt olmak istiyorum&#8221; diyecek sanırdın da kimse sezmezdi bu telaşını! Her zil sesinde dallarının altından koşarak geçip sınışarına giren, bilinmez kaç neslin çocuklarına inat, O da yapraklarını sıralara uzatmak ister gibi zamanla yarışırdı oysa ki.. Sanırdı ki kimse anlamaz kendini, hele bu şanslı bebeler hiç anlamaz&#8230; Kızardı herkese. Böylece ıhlamur ağacının yaprakları dallarında kızarır, kokular salardı çevreye. Yine anlamazdı kimseler ağacı. Şimdi, yeni beton binanın altında bir yerlerde tohumları saklıdır&#8230; hiç bir zaman yeşeremeyecek&#8230;</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9ctilki-dayi-saatin-kac%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

