<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Memleket Mektubu &#187; MEVZU</title>
	<atom:link href="http://www.memleketmektubu.com/category/mevzu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.memleketmektubu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2010 07:24:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>HEY GİDİ KARADENİZ…</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=414</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 15:38:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[MEVZU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=414</guid>
		<description><![CDATA[
Ferda YURTSEVEN
Ah şu Karadeniz kıyıları, her mevsim bir  başka güzel, ya da biz buraları çok seviyoruz da bize mi öyle geliyor  bilmiyorum.
Her yıl Samsun’dan Hopa’ya kadar gider gelirim. O  güzelim doğayla iç içe olmak için.
Yeşilin her tonunun nasıl  olduğunu görmek istiyorsanız, bir gün batımı şöleni izlemek  istiyorsanız, şartları zorlayın ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi.jpg"><img class="size-full wp-image-419 " style="margin: 10px;" title="ferdaablayazi" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi.jpg" alt="" width="600" height="400" /></a></h2>
<h2>Ferda YURTSEVEN</h2>
<p>Ah şu Karadeniz kıyıları, her mevsim bir  başka güzel, ya da biz buraları çok seviyoruz da bize mi öyle geliyor  bilmiyorum.</p>
<p>Her yıl Samsun’dan Hopa’ya kadar gider gelirim. O  güzelim doğayla iç içe olmak için.</p>
<p>Yeşilin her tonunun nasıl  olduğunu görmek istiyorsanız, bir gün batımı şöleni izlemek  istiyorsanız, şartları zorlayın ve Doğu Karadeniz’e merhaba deyin  dostlar…</p>
<p>2004 – Ağustos / Fındıklı -Rize</p>
<blockquote><p><strong>ÖNSÖZ</strong></p></blockquote>
<blockquote><p><em>Bu sayfayı açıp, bu yazıyı okumaya hazırlanan sevgili okuyucular şaşırdınız değil mi? “Biz önsözü romanlarda biliriz bir gezi yazısına da önsöz konur mu hiç”diye.  Bu gezi yazısı 25 Eylül 2009 da kaybettiğimiz Ferda ablamız’a ait. Benim Yakakent’teki evimde “Kuzeyde Tütün” dergisinin son sayısıyla tanıştı. Dergiyi baştan sona keyifle bir tek satır atlamadan okudu. Şimdi isimlerini hatırlayamadığım birkaç yazar arkadaşı Alaçam’dan tanıdığını ve yazılarını ilgiyle okuduğunu söyledi. Derginin editörü Süleyman Felamur arkadaşımıza da gelecek sayı için yazı sözü verdi fakat ömrü sözünü yerine getirmeye yetmedi. Ferda abla, benim annem, ablam, arkadaşım, yoldaşım, can dostumdu.  Eline küçük bir kağıt parçası geçse onun kenarına bile bir şeyler yazarak değerlendirirdi. Karadeniz kıyıları ile ilgili karalamalarını derleyerek, çektiğim fotoğraflarla da süsleyerek  Ferda ablamın sözünü tutmasını kendime görev edindim. Ferda ablayı tanımayanlara onu en güzel şekilde tanıtan bir yazıyla son sözümü söylüyorum.</em></p>
<p><em>Hülya Bilal / 22.11.09 &#8211; SAMSUN</em></p></blockquote>
<blockquote><p><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/Ferdaablayazi2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-420" style="margin: 10px;" title="Ferdaablayazi2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/Ferdaablayazi2.jpg" alt="" width="600" height="400" /></a></p>
<p><em><strong>KARADENİZ’DE  GÜN BATIMI</strong></em></p>
<p><em><strong>Gece akşamı çağırıyor hafiften</strong></em></p>
<p><em><strong>Gün devrilmek üzere</strong></em></p>
<p><em><strong>Muhteşem bir gün batımı şöleni var denizde</strong></em></p>
<p><em><strong>Önce</strong></em></p>
<p><em><strong>Billur bir kaseden kan damlar gibi</strong></em></p>
<p><em><strong>Sonra kızıl bir bakır tepsi görünümünde güneş</strong></em></p>
<p><em><strong>Denizde allı, morlu, pullu portakal rengi titreşimler</strong></em></p>
<p><em><strong>Kızıl tepsi yanarak iniyor</strong></em></p>
<p><em><strong>Yavaş yavaş denize</strong></em></p>
<p><em><strong>Denizde allı, morlu, pullu, portakal rengi titreşimler</strong></em></p>
<p><em><strong>Kızıl tepsi yanarak inişyor</strong></em></p>
<p><em><strong>Yavaş yavaş denize</strong></em></p>
<p><em><strong>Deniz alev alıyor sanki</strong></em></p>
<p><em><strong>Üç-beş balıkçı teknesi</strong></em></p>
<p><em><strong>Selamlıyor gurubu</strong></em></p>
<p><em><strong>Kavruk motor gürültüleriyle</strong></em></p>
<p><em><strong>O anın büyüsünü bozarak</strong></em></p>
<p><em><strong>Kıyıdan uzaklaşıyorlar</strong></em></p>
<p><em><strong>Yanan ufka doğru</strong></em></p>
<p><em><strong>Mavi geceye</strong></em></p>
<p><em><strong>Umut yükleyerek</strong></em></p>
<p><em><strong>Mavi gecenin koynuna sığınarak</strong></em></p>
<p><em><strong>RASTGELE</strong></em></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_421" class="wp-caption alignright" style="width: 346px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi3.jpg"><img class="size-medium wp-image-421 " style="margin: 10px;" title="ferdaablayazi3" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdaablayazi3-202x300.jpg" alt="" width="336" height="499" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">FERDA YURTSEVEN  Tiyatrocu, korist ve kendi  deyişiyle &#8216;assolist&#8217;&#8230; 1963  Samsun Eğitim Enstitüsü mezunu. 1966 Samsun  Devrim Ortaokulu&#8217;nda (sonradan  lise oldu) kesintisiz 14 yıl öğretmenlik  yaptı. 1974 sonrası Karadeniz&#8217;de ki  tüm etkinliklerin turne  sanatçısı. TÖS, TÖB-DER ve Karadeniz Kadınlar  Derneği&#8217;nin militanı. 80  öncesi KKD çıkardığı bildiriden ve TÖB-DER  yöneticiliğinden idamla  yargılandı. Samsun 78&#8242;liler Derneğinin aktif  üyelerindendi.</dd>
</dl>
</div>
<p><em><strong>F.YURTSEVEN</strong></em></p></blockquote>
<p>Bir aydan fazla zamandır Doğu Karadeniz’deyim. Her yıl tekrar tekrar gezmekten, görmekten usanmadığım yerler buralar. Bol bol oksijen depolama, yayla güneşi alma alanları.</p>
<p>İşsizliğe, yoksulluğa, Çernobil’in sonucu hastalıklara, ölümlere, zulümlere inatla direnen, her şeye karşın yüzleri gülen tatlı esprili, hoş insanların yaşadığı yerler buralar. Onlarla tanışmak, konuşmak her seferinde yeniler beni…</p>
<p>Karadeniz’in özverili kadınları… Bin türlü yorgunlukla çaylıklardan fındıklıklardan akşam karanlığında evlerine dönen, evde bıraktıkları, gözü yaşlı bebelerinin,a</p>
<p>hırda kapalı hayvanlarının gönüllerini alan, yorgunluğu geçmeden sabahın köründe yeni ve yoğun yorgunluklara yelken açan, yayla gülleri, yaban çiçekleri, uysal kelebekler, sakin sakin gurbetteki eşlerini beklerler.</p>
<p>Bakarsın onlara, acımak mı üzülmek mi? Karışır düşüncelerin sarhoş olur. Onları sadece seversin.</p>
<p>Hiç şikayet etmezler hallerinden belki başka bir dünya tanımadıkları içindir.</p>
<p>Bu tarafa her yolum düştüğünde önce Çamlı Hemşin’e giderim. Girişteki çağlayandan sonra daracık caddeye girersiniz. Sağlı sollu minicik dükkanlar kimi yöresel yemeklerin sunulduğu küçük aş evleri, kimisi yöresel kıyafetlerin ve bölgeye has çeşitli ürünlerin satıldığı dükkanlar. Bıcır bıcırdır, tüm satıcıları, şirin mi şirin poşi bağlamış kızları dilleriyle mutlaka bir şeyler satarlar size&#8230;</p>
<p>O daracık cadde bu mevsimlerde son derece kalabalık, trafik alabildiğine sıkışıktı. Yerli yabancı tur ve turist otobüsleri, gurbetçi otomobilleri yaylalara yol alan küçük otobüsler, Ayder’e, Zil Kaleye, Şenyuva Köyü’ne giden ve dönen araçları. Aradan sıyrılmayı becerdiğimizde biz de bu yıl önce Ayder’de aldık soluğu. Yörenin en ünlü yaylası. Hava su &#8230; Ve doğa çok özel.</p>
<p>Çamlı Hemşin’deki kalabalığın ilk uğrak yerlerinden  biri olan Ayder’de de iğne atsan..  Yere düşmez.</p>
<p>Termal otel, diğer otel pansiyonlar dolu. Gene de yer bulmak mümkün olabiliyor. Binaların çoğu bölgesel özellikler taşıyor. Arada sırıtanlar olsa da&#8230;</p>
<p>Tatil için tercih edilecek yerlerden biri bence Ayder. Özellikle dinlenmek doğayla baş başa kalmak, ılıcalardan yararlanmak istiyorsanız. Çadır da kurabililyorsunuz.</p>
<p>Keselere uygun aşevleri var. Ayder sofrası temiz, yemekleri ve sütlacı damak tadına uygun, hesaplı da. Öğle yemeğimizi orada yedik. Bozulmamış çevrenin tadını çıkara çıkara ohhhh…</p>
<p>Oradan çıktıktan sonra biraz daha yukarılara uzanıp yeni yerler keşfettik. Tüh! Dedik&#8230;  Keşke burayı daha önce görseydik. Orman içinde geniş bölüme yayılmış piknik alanı. Şehrin bunaltıcı sıcağından sonra başka bir yerdi burası. Ne arasan bulabileceğin bir yer, keyfe açık…</p>
<p>Olsun bakalım, bir başka günde burayı deneriz dedik ve Zil Kale yolu üzerindeki Şenyuva Köyün’deki konaklayacağımız pansiyona doğru yol almaya başladık. Sağımızda çılgın çılgın akan Fırtına Deresi… Kasetçalarda KAZIM KOYUNCU:<em> “ bu dere yılan olsa narino/Derdimi bilen olsa/Oturup da ağlardım narino/Yaşımı silen olsa…” </em>solda alabildiğine çam ormanları, orman gülleri, ağaçlar gökyüzünü yırtacak sanki. Yeşille mavi tepelerde, bir yerde, sislerin arasında  birbirine kaynaşmış, uzak yamaçlarda, zaman zaman yol kenarlarında taş evler birkaç evlik küçük yerleşim birimleri … Yukarılarda kartal yuvalarını andıran, yılların ağır yükü omuzlarında kararmış tahtadan evler, maket görüntüsünde, hiç yolları yokmuş gibi yalnız ve gariban görünmekte&#8230; Oysa ki Karadeniz insanının aklı oraya ulaşmayı çok önceden becermiş</p>
<p>İlkel teleferikler kurarak, keçilerin bile zor tırmanacağı ince uzun patikalar açarak</p>
<p>Aniden toplu konut inşaatı devam eden bir yer çıkıyor karşınıza. Şaşırıyorsunuz bu anlamsız yapılaşma karşısında. Toplu konut idaresi hiç başka yer bulamamış doğayı katletme adına başlamış dikmeye bu beton yığınlarını Fırtına Deresinin kenarına rezillik abidesi gibi.</p>
<p>Öyle bir dönemdeyiz ki kimi kime şikayet edeceksin.</p>
<p>Bunca zaman Fırtına Vadisini kurtarmak adına tüm duyarlı insanların ve çevreci örgütlerin çabaları bile bazı duyumlarımıza göre galiba boşa gidecek ve belki de baraj inşaatı yeniden başlayacak.</p>
<p>Umarız böyle bir şey gerçekleşmez. Bu kadarı ile bile doğa alabildiğince darbe aldı zaten.</p>
<p>Bu yolun üzerinde iki konaklama alanı var. İlki “Doğa Otel” biz, oteli geçiyoruz, amacımız</p>
<p>Fırtına Pansiyon’a ulaşmak ve akşamı orada geçirmek.</p>
<p>Güzel bir akşam yemeğinin ardından mis gibi bir havada çekilen nefis bir uyku sabah erkenden kalkış. Beş yıldızlı otelleri aratamayacak bir kahvaltı sofrası. Uzun zamandır bu kadar güzel bir kahvaltı yapmamıştım.</p>
<p>Kahvaltı sonrası herkes ilgi alanlarına dağıldı. Biz de gazetelerimize daldık.  Öğleye doğru istemeye istemeye vedalaştık. Fındıklıdaki evimize doğru dönüş yolculuğuna başladık.</p>
<p>Sevgiyle ve sağlıkla kalın</p>
<p><em><strong>FOTOGRAFLAR: HÜLYA BİLAL</strong></em></p>
<p><em><strong><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv">ferda abla</a><a href="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv"><img class="alignright size-medium wp-image-466" style="margin: 10px;" title="ferdavideo" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferdavideo-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" /></a><br />
</strong></em></p>
<blockquote><p><strong><em>&#8216;UNUTMAK OLMAZ-KARADENİZİN SOL DALGALARI&#8217;</em></strong></p>
<p><strong><em> ziyaretlerinden birisi de Ferda abla olmuştu. Yaklaşık dört ay önce  Samsun&#8217;da bir gurup yoldaşımızla beraber Ferda ablayı evinde ziyarete  gittik. </em></strong></p>
<p><strong><em>Üç saatlik bir söyleşi ve bir saatlik kamera çekimi yaptık. Acıları  vardı ve yatakta zorla dikelip konuşabiliyordu. Bizi karşılaması ilginç  oldu: Kahkahalarla &#8220;Ne o Ferda ablanız ölüyo sandınız di mi, bende o göz  var mı?&#8221;  Sonrasında konuştukça açıldı, açıldıkça konuştu.  Hayatıyla, kendisiyle, yaptıklarıyla, yoldaşlarıyla sevimli bir alaycılıkla  &#8216;dalga&#8217; geçiyordu ve sonra yorulup uzandı; vedalaşıp ayrıldık&#8230; </em></strong></p>
<p><strong><em>Yaklaşık bir hafta sonra, Samsun&#8217;da Devrimci Yetmişsekizliler Derneğinin  düzenlediği &#8216;UNUTMAK OLMAZ ETKİNLİĞİ&#8217;nde sahnenin en önünde  oturuyordu. Belli ki çok zorlanarak gelmişti ve gecenin sonuna kadar da  kaldı. </em></strong></p>
<p><strong><em>Perdede Ferda ablanın görüntüsü çıktığında salondaki tüm yoldaşları  ayakta alkışladılar. Ayağa kalkıp salonu selamladı, ağlıyordu&#8230; </em></strong></p>
<p><strong><em>Etkinlik  sonrasında daha fazla kalamayacağını söyledi ve tek tek herkesle  vedalaştı. </em></strong></p>
<p><strong><em>Kapıdan çıkarken  &#8221;belki bir daha görüşemeyiz, bu akşam çok  mutluyum, bütün arkadaşlarıma sevgilerimi söyleyin&#8221; derken gözlerine  bakamadım, ağlamaya devam ediyordu&#8230;.”</em></strong></p>
<p><strong><em><br />
26.11.2009  İstanbul  Şenol MORGÜL- Emin ŞİR</em></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2010/03/414/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
<enclosure url="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2010/03/ferda-abla.wmv" length="1947408" type="video/x-ms-wmv" />
		</item>
		<item>
		<title>matematik ve yaşam</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/matematik-ve-yasam/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=matematik-ve-yasam</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/matematik-ve-yasam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 13:35:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MEVZU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=280</guid>
		<description><![CDATA[HASAN ÖNCÜ GÖKÇE -

Yaşamın, günümüz Türkiye’sinde yüzümüze tokat gibi çarpan acı bir gerçeği var. Büyük balık küçük balığı yer, “büyük akıl” da “küçük aklı” ezer ve yönetir. Ve bu “büyük akıl”, “küçük akıl”ların hiçbir şeyi sorgulamaması, düşünmemesi için ona dayatmalar, baskılar uygular. Çünkü “küçük akıl” bir varlık olduğunu tespit ettiğinde ezilmemeyi ve yönetmeyi düşünebilir. Bunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em><strong>HASAN ÖNCÜ GÖKÇE -</strong></em></h3>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-281" title="16-matematik" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-matematik.jpg" alt="16-matematik" width="500" height="238" /><br />
Yaşamın, günümüz Türkiye’sinde yüzümüze tokat gibi çarpan acı bir gerçeği var. Büyük balık küçük balığı yer, “büyük akıl” da “küçük aklı” ezer ve yönetir. Ve bu “büyük akıl”, “küçük akıl”ların hiçbir şeyi sorgulamaması, düşünmemesi için ona dayatmalar, baskılar uygular. Çünkü “küçük akıl” bir varlık olduğunu tespit ettiğinde ezilmemeyi ve yönetmeyi düşünebilir. Bunu düşünmesi kendini ezen “büyük aklın” hiç işine gelmez.<br />
Yıllardır sınav stresleriyle, not kaygılarıyla boğuşmakta, büyüklerimizin dediği o klasik “oku da adam ol” sözü beynimize kazınmakta, biz de “ya olamazsak” endişesiyle yaşayıp durmaktayız.  Bu durumun sebebini, tek bir kelimeyle açıklamak mümkün: Sistem (ya da devrimci ağbilerimizin dediği gibi “bozuk düzen”)<br />
Yani, bizim büyük aklımız olan “sistem”, düşünmeyen, hayat pratiği ve bilinci olmayan bireyler yetiştirmek için elinden geleni yapıyor. Meselâ, büyük çoğunluğa kâbus gibi gelen “Matematik” yöntemini (ki bir bilim de olduğu ileri sürülen Matematik, aslında düşünmenin bir yöntemidir) bazı kalıplara hapsedip, genç beyinlere dayatıyorlar. Biz de genelde sorunun derinine inme gibi bir alışkanlığımız olmadığı için, yüzeysel bilgilerle yetiniyoruz ve sonradan bu yüzeyselliğin bir çözüm olmadığının farkına varıyoruz. Örneğin, genelde birinci sınıfta matematiksel çarpım tablosunu ezberlememiz istenir. Biz de başlarız: 1&#215;1=1, 2&#215;2=4, 3&#215;3=9… iki üç gün sonra bakmışız ki unutmuşuz. Sil baştan… 3&#215;3’ün 9 olduğunu ezberlememizi isteyen “sistem”, 3&#215;3’ün aslında 3 tane 3’ün yan yana toplanarak bulunduğunu gösterse (ya da göstermese de biz düşünsek) biz de 3&#215;4’ü bulurken 3 tane 3’ün yanına bir tane daha 3 koyup sonuca varabiliriz.<br />
Örnekleri çoğaltmak mümkün;</p>
<blockquote><p>Soru:  Bir top kumaş 12 eşit parçaya bölünüyor.</p>
<p>Parçalardan her biri 60 cm daha kısa olsaydı kumaş 15 eşit parçaya bölünebilecekti.</p>
<p>Buna göre, bir top kumaşın boyu kaç metredir?<br />
Sistemin Yanıtı: Kumaşın boyu 12x olsun.<br />
Buna göre, her parçanın uzunluğu x cm olur<br />
Eğer kumaş 15 parçaya ayrılsaydı, bir parçanın boyu 12x/15=4x/5 olacaktı.</p>
<p>Bu durumda, 4x/5= 60,<br />
x=300 ve 12x=3600 cm, “x=36 m”<br />
Bizim yanıtımız: 12 eşit paçaya bölünmüş kumaşın her bir parçasından<br />
60 cm kesilirse, toplam 12&#215;60=720 cm kumaş elde edilir. Ve geriye kalan 3 parçaya verilir. 3 parça 720 cm ise 15 parça 720&#215;5= 3600 cm  “x= 36 m”</p></blockquote>
<p>Eskilerin klasik matematik dedikleri yöntemden modern matematiğe geçiş, bir düşünüş tarzından başka tür bir tarza geçiş olmuştur. İlişkileri, faktörlerin arasındaki bağıntıyı kurmadan, bu bağıntının kalıbı olan formülleri ezberleyerek, bu formüller üzerinden sonuçlara ulaşma çabası, modern matematik diye adlandırılmıştır. Bu durumda sonuçlara katlanmak, kabullenmek gerekecektir! Matematiğin sonuçları tanrısal olarak sunulur ve karşı çıkılamaz! Oysa ki, formülün altında yatan bağıntıları düşünce düzeyinde algılayıp deşifre etmeden matematik yapılamaz. Formüllerden başlayan düşünce süreci bizi matematik yapmaya, yani düşünmeye değil, hesap yapmaya, yani sonucu kabullenmeye götürür. Kuşkusuz ki faktörlerin çoğaldığı ve formüllerin işi kolaylaştırdığı karmaşık sistemler, çok sayıda bilgiyi ilişkilendirmek ve soyutlamak açısından büyük kolaylık sağlayan doğru bir yöntemdir. Ama bağıntıyı, formülün mantığını bilmeden, algılamadan formül çözmek, matematik yapmak değil, formüle bağlı düşünmektir! Böylece gençliğin matematik öğrenimi, verilene bağımlı düşünme, verili çerçevede düşünme eylemi olarak şekillendirilir.<br />
Öncelikle günlük yaşamdaki matematiksel düşünceyi dört işlemi yapabilmeye indirgeyen bu dar matematik, bizi ilişkilerin bilgisinden mahrum kılmıştır. Böylece her sorunun soruluş tarzında olduğu gibi, yanıtın nerede aranacağında da farklı çıkarların matematiğe yön verdiğini görmeli, her soruya emekten ve özgür düşünceden yana verilecek yanıtın, gerçek bilgiyi keşfetmekten geçtiği anımsanmalı  ve unutulmamalıdır.</p>
<p><strong><em>YAKAKENT </em></strong></p>
<p><strong><em>HAZiRAN 2008</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/matematik-ve-yasam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Trabzonlu kamyoncular! nerdesiniz?</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/trabzonlu-kamyoncular-nerdesiniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=trabzonlu-kamyoncular-nerdesiniz</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/trabzonlu-kamyoncular-nerdesiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 13:27:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MEVZU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=275</guid>
		<description><![CDATA[Yavuz Saltık
Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki kapının önünde indiğim taksiden binaya girene kadar sırılsıklam olmuştum bile. ‘Geç kalmak ve yağmurda ıslanmak.’ Bu ikiliden gerçekten nefret ederdim. Randevuya geç kalmış olmak ve ıslandığımdan kendimi pis hissetme duygusu ile öylece İzmir Buca Halk Eğitim Merkezi’ne girdim. Öğretmen Nevin Hanım’ı sordum koridorda beni karşılayan kişinin Halk Eğitim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>Yavuz Saltık</em></h3>
<p>Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki kapının önünde indiğim taksiden binaya girene kadar sırılsıklam olmuştum bile. ‘Geç kalmak ve yağmurda ıslanmak.’ Bu ikiliden gerçekten nefret ederdim. Randevuya geç kalmış olmak ve ıslandığımdan kendimi pis hissetme duygusu ile öylece İzmir Buca Halk Eğitim Merkezi’ne girdim. Öğretmen Nevin Hanım’ı sordum koridorda beni karşılayan kişinin Halk Eğitim Merkezi müdürü olacağını hiç düşünmeden.</p>
<p>‘Bir saniye beyefendi hele bir soluklanın.’ diyen müdür beyin peşinden onun odasına geçtik ve müsait gördüğümde bir yere iliştim hemen. Müdürden çaycıya hepsi geleceğimden haberdarmış meğer, beni bekliyorlarmış. Karşılanma biçimi o kadar içten o kadar gerçek. Müdür beyin odasında kaç çay içtiğimi hatırlamıyorum.AÇEV*’in bir araştırma projesi için ‘derinlemesine görüşmeler’ yapıyordum AÇEV Eğitmenleri ile. Gaziantep, Ankara, Samsun’dan sonra sıra İzmir’de idi. Bir haftadır geziyordum ve bu görüşmenin ardından eve dönecektim.</p>
<p>Müdür Bey son çayımın ardından görüşeceğim öğretmen Nevin Hanım’ı çağırdı. İçindeki mutluluk, hareketlerindeki heyecan ve yüzünde yılların verdiği yorgunluk ifadesi ile karşımda Nevin Hanım vardı. Özür diledim önce geç kaldığım için. Nevin Hanım orta boylu simsiyah saçlarına hafif hafif aklar düşmüş bir hanımefendi. Tanıştık. Ben ses kaydı da alacağımdan sakin bir yerde görüşmek istediğimi söyledim ve böylece müdür beyden izin isteyip sınışardan birine girdik. Masada lacivert ekoseli bir örtü, yerde bir elektrik sobası ve önünde çaydanlık.</p>
<p>Değil ücra bir Anadolu kasabası İzmir olsa ne fark eder. Anadolu insanı bir başka oluyor işte. Para aldığım bir iş için uçakla İzmir’e gelip kendisi ile görüşeceğimi söylediğim günden beridir öğretmen hanım misafir karşılama telaşında idi. İstanbul’dan uçakla misafiri geldiğini mahallede anlatmadığı kimsenin kalmadığını öğrendim sohbet esnasında. Çay, poğaça her şey hazır, okul masasından bozma sıranın üzerinde.</p>
<p>AÇEV ile ilgili soruları bitirdiğimde yaptığı işten ne kadar keyif aldığını gördüm. Konuşmamız esnasında Ardahanlı olduğunu öğrendim Nevin Hanım’ın. Benim nereli olduğumu sorduğunda “Trabzonluyum” dediğimde ise birden bire yüzünün şekli değişti ağlamaklı oldu. Büyük bir hata yaptığım hissine kapıldım birden. Ne oldu acaba, babasına, kocasına ya da çok sevdiği birine Trabzonlular bir şey mi yapmıştı Nevin öğretmenin? Nasıl telafi edilirdi böyle bir şey? Ne yapmalıyım, hangi soruyu sormalıyım? Saniyeler içinde aklımdan bütün bunlar geçtikten sonra ağlayarak konuşmaya başladı Nevin öğretmen.<br />
Gerisini onun ağzından size aktarayım:<br />
“Yavuz Bey, Ben Ardahan’ın bir dağ köyünde doğdum, çocukluğum da orada geçti. Biz Ardahan’da yaşayan fakir bir aile idik. Bizim oralarda aileler kızlarını ilkokuldan sonra ortaokul veya lisede okutamazdı. Neden hem tutuculuk hem de maddiyat olurdu genelde. Buna rağmen kızlarını ilkokuldan sonda okutan az da olsa birkaç aile vardı. Bu ailelerin hepsi varlıklı ailelerin çocukları idi. Ardahan’ın bir dağ köyünde yaşıyorduk ve yakınımızda okul olmadığından ilkokuldan sonra okumak isteyenler şehir dışına veya ilçe merkezine gitmek zorunda kalıyordu. Her iki seçenek de bize uzaktı. Hele ilçe merkezine ulaşım çok zordu. Okumak için en fazla tercih edilen yerler hep komşumuz sayılan büyük bir il oluyordu.</p>
<p>Fakir bir aile olmamıza rağmen babam benim okumamı çok istiyordu. Diğer şehirlerdeki akrabalarımızı yokladı. Kimse yanaşmadı beni yanlarına alıp okutmaya. Ama babam kararlı idi beni okutmaya. Yakın bir ildeki parasız yatılı okul sınavını kazandığımda babam benden çok sevinmişti buna. İzinlerde geldiğim köyümüzden okullar başlarken ayrılırdım. Ortaokuldan liseye kadar 6 yıl her tatilde Ardahan’a gelir köyümüzde anneme yardım ederdim.</p>
<p>Okullar başlarken veya sömestr tatil dönüşlerinde babamla birlikte sabaha karşı 3’te kalkıp yürüyerek köyden 1,5 kilometre uzaklıktaki ana yola iniyorduk. Babamın bineceğim arabayı seçmesi saatlerimizi aldığından çok erken kalkıyorduk. İlk başta bu beklemeler bana çok anlamsız geliyordu. Ta ki gerçek nedenini öğrenene kadar.</p>
<p>Özellikle de şubat tatillerinde kar o kadar fazla oluyordu ki babam beni sırtına alarak yola indiriyor ve yoldan geçen kamyonlardan birine bindirerek başka bir şehirdeki okuluma gönderiyordu. Tatillere gelirken ise babamın rica ettiği öğretmenlerimden biri beni bizim o tarafa giden bir arabaya bindiriyordu. Dedim ya bizim oradan komşu ilimize dolmuş olmadığından babam beni genelde yük kamyonlarına bindirirdi. Bindirirdi bindirmesine ama ben köydeki insanların benim ile ilgili yaptığı dedikoduları duyar geceleri gizli gizli ağlardım.</p>
<p>‘Babam beni yani öz kızını satıyormuş’. Köylüler öyle diyordu. Çocuk aklımla babamın beni okuduğum masallardaki köleler gibi satacağını düşünürdüm. Bunun nedeni ise babamın yol üzerinde beni bindireceği kamyonu beklerken geçen her kamyonu durdurup onlarla kısa bir konuşma yaptıktan sonra bineceğim kamyonla ilgili kararını veriyor olması idi. Uzaktan bunu görenler ise sanırım babamın şoförler ile pazarlık yaptığını düşünüyordu.</p>
<p>Bindiğim kamyonların şoförleri babamın kimbilir hangi zahmetle kazanıp bir kısmını bana verdiği ve avucumda sıkıştırdığım paramı harcatmaz. Yedikleri lokantada kendi yediklerinden daha fazlasını ısmarlar, uyurken yan koltukta paltolarını çıkarıp üzerime örter, bazen de çaktırmadan cebime harçlık koyarlardı. Ben ise babamın ne yaptığını, neden o şehre giden her arabaya beni bindirmediğini çok sonradan öğrendim. Öğrendikten sonra köylülerin bizi suçladığı konu ile ilgili üzüntülerim her geçen gün daha da arttı. Yıllar böyle geçti. Ben okudum ve öğretmen oldum. Evlendim, üç çocuk yetiştirdim. Biri şu anda bursla ABD’de okuyor. Beni her türlü yokluğa ve iftiraya karşı okutan babam ise şu anda yaşamıyor. Allah mekanını cennet etsin sevgili babamın.</p>
<p>Yıllarca babamın beni neden o yoldan geçen kamyonlardan herhangi birinde değil de seçtiği bir şoföre teslim ettiğini ise evlendiğimde bir kez daha anladım.<br />
O kadar erkenden kalkıp saatlerce kış kıyamette araba beklerken babam şoförlere nereli olduklarını soruyordu. “Trabzonluyum” cevabını alana kadar beni hiçbir kamyoncuya teslim etmiyordu. Neden diye sorduğumda ise “kızım Trabzonlular güvenilir ve ahlaklı insanlardır seni onlara teslim ettiğimde gözüm arkada kalmıyor” demişti. Şimdi oğlum ABD’de yaşıyor. Oğlumu ABD’ye yolcu ederken pistin ufkuna boş boş uzunca baktım ama oğlumu teslim edebileceğim bir Trabzonlu kamyoncuyu boşa aradı gözlerim.<br />
Yavuz Bey! Ben o nedenle nerde bir Trabzonlu görsem aklıma babam, benim için yaptığı yaptığı özveriler ve uğradığı iftiralar gelir ve ağlarım.”<br />
Bu sözleri bitirdiğinde dakikalarca o ağladı ben de ağladım ağladım ağladım….</p>
<p>Bu ülkenin sokaklarında, yollarında nefes alan tüm Trabzonlular size seslenmek istiyorum: Ardahanlı bir babanın bozkırın veya dağların ortasında sabah erkenden yolunuzu çevirip kızını size teslim edebileceğini unutmadan yaşayın emi..</p>
<p>Ben ise kamyoncu babasını yıllar önce kaybetmiş bir oğul olarak yaşarken babama hiç “Ardahan yolunda bir küçük kız çocuğunu arabaya alıp Trabzon’a getirdin mi?” diye soramadım. Ben ise esas buna ağladım.</p>
<p>Nevin öğretmen! Ağlatmasaydın beni bu kadar keşke. Ben şimdi bu odadan bu gözlerle nasıl çıkacağım. Ne derler arkamdan müdür bey ve okuldaki diğer arkadaşlarınız. Bir iftira da bana ve sana atmazlar mı? Ağlama ve beni de ağlatma. Lürfen! Lütfen!</p>
<p>Kimselere selam vermeden Buca Halk Eğitim Merkezi’nden kaçarcasına çıktım. Yağmur birazcık dinmişti ama yağmur damlalarından kaçmıyordum artık. Gözyaşlarımı saklıyordu onlar. Kızını Trabzonlu şoförlerden başkasına teslim etmeyen babayı düşündüm. Kızı teslim alıp onu sağ salim yerine teslim eden şoförleri düşündüm.</p>
<p>Trabzonum! Güzel insanlarımın şehri! Delikanlıların, aydınların, erdemlilerin şehri! Kaldı mı o şoförlerden koynunda? Nerde saklıyorsun onları? Söyle nerdeler? Dipsiz koyu mavi karanlık sularına mı gömdün? Başı dumanlı yeşil dağlarının ıssız kuytu köşelerinde mi sakladın yoksa? Söyle neden saklıyorsun onları? Çıkar sal sokaklara da sokaklar insan görsün. İnsan!</p>
<p><strong><em>Bu yazı Trabzon’un şereşi kamyoncuları ile değil de kiralık katilleri ile övünenlere ithaf olunur…</em></strong></p>
<p>2007</p>
<p>AÇEV*: Merkezi İstanbul’da bulunan<br />
Anne Çocuk Eğitim Vakfı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/trabzonlu-kamyoncular-nerdesiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>soğuk ve karlı bir kış günüydü</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/soguk-ve-karli-bir-kis-gunuydu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=soguk-ve-karli-bir-kis-gunuydu</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/soguk-ve-karli-bir-kis-gunuydu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 16:51:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MEVZU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=117</guid>
		<description><![CDATA[KADİR ALİ BİRER / İSTANBUL 26 EYLÜL 2005
Kadın, biri kız öteki daha küçük bir oğlan çocuğu ile koltuğun birine sığmaya çalışıyor. Yan koltukta bir başka kadın oturuyor.  Otobüsün hareket etmeden önceki son kontrolünde bu yüzden sorun çıkıyor. Yolcular huzursuz, kadınla görevli arasındaki tartışmaya neredeyse katılmayan kalmıyor… Kadın tek bilet almış, görevli her nasılsa bu bayram [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KADİR ALİ BİRER / İSTANBUL 26 EYLÜL 2005</p>
<p>Kadın, biri kız öteki daha küçük bir oğlan çocuğu ile koltuğun birine sığmaya çalışıyor. Yan koltukta bir başka kadın oturuyor.  Otobüsün hareket etmeden önceki son kontrolünde bu yüzden sorun çıkıyor. Yolcular huzursuz, kadınla görevli arasındaki tartışmaya neredeyse katılmayan kalmıyor… Kadın tek bilet almış, görevli her nasılsa bu bayram öncesinde açıkta kalmış bir tek bileti O’na satmak istiyor ama kadın parası olmadığını söylüyor. Son anda gelen biri, zaten tek olan boş koltuğu da dolduyor ve böylece tartışma bitiyor. İki koltuk, iki kadın ve iki çocuk… Üç insanla bir koltuğu paylaşacak sarışın genç kadının dışında, neredeyse bütün otobüs tartışmaya katılmış, gereksiz bir dolu söz etmiş durumda&#8230;</p>
<p>Samsun otobüsüne binip Ankara&#8217;dan yola çıktığımda soğuk ve buzlu bir kış günüydü. Ankara’ya birkaç gün önce İstanbul’dan gelmiştim.</p>
<p>Biraz yukarıda kalan geniş yoldan geçerken üstten bakıldığında, Çubuk barajının donmuş gölünde sert beyazlıklarla belirginleşen kalın kısımları, gökyüzüne çalan mavisiyle farklılaşan ince buzlu bölgelerinden ayırmak mümkündü. Bu havada kurban kesmek hiç de sorun olmaz, ortalıkta ne sinek ne de sıcak var.. Ramazan aylarının yaz sıcaklarına denk geldiği çocuk çağlarımda, kimsecikler görmeden koparıp yediğim elmalar, elma ağaçlarının altında aradığım serinlik&#8230; Bir de şimdi geçip gittiğimiz donmuş göl, her yer bembeyaz kar…</p>
<p>Koltuğuma döndüm… Başlangıçtaki tantanaya rağmen Samsun’a yola çıkmıştık işte!</p>
<p>&#8220;Bu ne ki? Sibirya&#8217;da otobüslerin gideceği yerleri önceden aletle ölçüyorlar ve yirmi metrenin altına düşmüş kalınlıklardan otobüs geçirmiyorlar&#8221;.</p>
<p>Yanımda oturan ve adının Ahmet olduğunu öğrendiğim Trabzonlu genç işçi, Çubuk barajının donmuş gölüne bakarak böyle söylüyor bana.</p>
<p>&#8220;Allahtan ki, yanlış ölçüm sonucu okyanusun dibine batan otobüslerin hiçbirinde daha Türklerden ölen kimse olmadı &#8221;</p>
<p>Sonra, benim ne zaman ve nasıl yanıt vereceğimi merak ederek ve belki de hiç yanıt vermeyeceğimden çekinip ürkerek beklemeye başlıyor.</p>
<p>Merakla ve belli etmemeye çalıştığım sinirli bir tavırla bakıyorum ve bu halimi gizleyemediğimi Ahmet’in tedirgin olmasından anlıyorum. &#8220;İşim var bu çocukla; Sibirya&#8217;da çalışan Trabzonlu Ahmet! Milliyetçi ve de Türk! Trabzon’da Tayad’lıları linç girişiminden epey sonra gazetelerde yayınlanan bir haber geliyor aklıma şimdi! Kimin yaydığı belli değil ama, “Yunan konsolosluğu, Trabzon nüfusuna kayıtlı Türklere daha kolay vize veriyormuş.” Haber yayılınca, neredeyse Trabzon’un yarısı Yunan konsolosluğuna hücum etmiş. Sonradan haberin uydurma olduğu anlaşılınca Trabzonlular konsolosluğu mahkemeye vermişler. Kıbrıs’a yerleştirilen Türklerin hemen hemen hepsinin, bugünlerde Rum pasoportu almak için başvuruda bulunduğunu da düşünürsek&#8230; Alahım sen bugünlerde aklıma mukayyet ol! Biz bunların en milliyetçisini, vatana millete en hayırlılarını, mukavemeti en güçlü olanlarını göndermemiş miydik Ada’ya?</p>
<p>Yolun uzun olduğunu, sabırlı olmam gerektiğini telkin ediyorum kendime. Önümde, Ahmetle yanyana geçireceğim en azından sekiz saat var. Otobüs hafif bir kavis yaparken, biraz da Ahmet’in, öylesine söylenmiş bir cümlecikten ibaret saymasını umarak, şöyle diyorum:</p>
<p>&#8220;Yaşlanıyoruz, eskiden yazın sonuna, Ağustos sıcaklarına denk gelirdi bayramlar.&#8221;</p>
<p>Ama elma ağaçlarından ya da elmalardan bahsetmiyorum Ahmet’e. Koltuğa oturduğumdan bu yana, kafamda evirip çevirdiğim düşüncelerin bir özetini sunuvermiş olduğumu farketmiyorum. O da anlamıyor zaten! Belki de bu şekilde, Ahmet’le konuşarak, kendime düşüncelerimin bir özetini çıkarmışımdır, ne değişir? Ha Ali Mehmet ha Mehmet Ali!</p>
<p>Oysa ki karşımdaki Ahmet’ti, ne Mehmet ne de Ali.. Bu sözlerimin üstüne, yanındaki yolcunun hiç konuşmayacak olmasından oldukça rahatsız olacağını  ve konuşmasına karşılık verdiğim için de bir o kadar sevindiğini belli eden bir acelecilikle atlayıverdi. Sibirya suskunluğunu, aylardır doğru düzgün kimselerle konuşamamanın acısını, yolculuk boyunca sürecek konuşmasıyla kusacağını, daha o ilk anda anladım. Burada okuyucu merak etmesin; ben çektim, aynı eziyeti okuyucunun çekmesini istemem. Ahmet’in konuşma menziline bir kez girmiştim, geri dönüş yakışmaz dedim kendime… Bırak konuşsun çocuk! Sibirya suskunluğunu kussun üstüme… Ne de olsa hemşehri sayılırız…</p>
<p>Doğrusu, şimdiye kadar Sibirya&#8217;ya en yakın olduğum yer, Rusların Antalyası sayılacak kadar bize yakın olan Karadeniz&#8217;in kuzey kıyıları olduğu için, susup, Sibirya hakkındaki cahilliğimi giderme fırsatını değerlendirmeyi; ayağıma kadar gelmiş bu fırsatı tepmemem gerektiğini de düşünmüş olabilirim.</p>
<p>Zaman açısından yolu biraz uzatmayı göze alıp Ankara’da birkaç gün geçirmiş, eski arkadaşlarımı görmüştüm. Bu arada, Olgunlar sokaktaki eski kitapçılardan bir kaçına uğrayacak ve bazı kitapları arayacaktım. Özellikle, çok eskiden okuduğum Sevgi Soysal’ın kitaplarını tekrar bulmak istiyordum. Sonra da Şolohov’un kitaplarını.. Kitapların hacmi söz konusu olunca işin kolayına kaçtığımı düşünmeyin.</p>
<p>Şafak&#8217; la Tante Rosa&#8217;yı eski bir kitapçıda buldum. Sahaf merakla bana baktı ve şöyle bir süzdü. Adamın kendisi de eskiceydi, kitaplar gibi. Yaşlı ve eski bir kitapçı… Belli ki yıllardır o sokaktaydı .. Yaşamının geri kalanının, o sokakla ilgili bir yerlerden akıp gideceği öylesine belliydi ki.</p>
<p>&#8220;Sevgi Soysal&#8217;ın ilk kocası tanınmış bir edebiyatçıdır&#8221;  bilir misin?</p>
<p>Kısık bir sesle soru soran adamı aradım. Oysa konuşan karşımdaki kitapçıdan başkası değildi. Silik ve belirsiz duruyordu. Aslında görülmemek farkedilmemek için kendini silmiş bile olabilirdi. Galiba eski kitaplara benzemişti. Bunu istemiş olmalı… O bir sahaftı işte…</p>
<p>Bilmiyordum. Ben onun, iyi ve yeterince meşhur bir yazar olmasına rağmen, ikinci kocası olan anayasa profösörü Mümtaz Soysal’ın soyadı ile ünlenmesini de anlayamamıştım ki zaten?</p>
<p>Ahmet, Sibirya’daki yalnızlığını anlatmaya devam ediyor. Şimdi neden bilinmez, yan koltukta oturan umursuz kadının, nasıl olur da bu kadar sevimli ve ağır duygulu olduğunu anlayamadığım küçük kızını, Sevgi Soysal’ın çocukluğuna benzetmeye başlıyorum. Oysa ki Sevgi Soysal’ın çocukluğuna ait bir fotoğraf bile görmemiştim. Annesi, bir otobüs bileti ve öteki küçük kadreşi ile koltuğun üstünde yolculuk yaparken O, koltuğun dibinde büzülmüş, öyle oturuyor. Başını hiç kaldırmadan.. Yan koltukta oturan diğer kadın yeterince rahatsızdı ama şimdiye kadar bir kez bile şikayet etmemişti durumdan. Belli ki annenin iki bilet almak istememesinden kaynaklanmıştı her şey. Kız çocuğu annesinin bacaklarının dibinde, koltuğun altında, başını belki bir belki iki kez kaldırarak bitirecekti yolculuğu. Oğlan daha küçük olduğundan ve ablasının utancını paylaşmadığından bütün bir yolculuk boyunca haylazlık yaptı. Kızın mahcubiyeti, ağırlığı, biraz olsun annesinde olsaydı ya! Belki o zaman bir bilet daha alırdı da çocuğu bu zor duruma düşürmezdi.</p>
<p>Eski bilgilerin, şimdiki zamana yabancılığına karşın, hala süren bir hakimiyetleri vardır. Yeni, köksüz duruşuyla ilk sert rüzgarda yıkıldığında, hep geride kalan köklerden filizlenir durur. Sahaf, haykırmak ister gibi sessiz, silik ve acımasız konuştu.</p>
<p>&#8220;İlk kocasından özürlü bir çocuğu var ve Bolluca bakım evinde yaşıyor&#8221;</p>
<p>Eski kitapçı konuşmasına, bildiği bütün eski bilgileri yavaşça dökerek devam etti. Bohçasını gönüllü açmıştı işte. Bu bilgiler, soğuk bir havada demli bir bardak çayı ellerinizin arasına sıkıştırmak isteği gibi, ama biraz da yakarak çalınıyordu kulağıma. Ellerimi yaktığını sonradan farkedeceğim türden&#8230; Bu davetsiz bilgiler hafızamın dibine döküldükçe, kimbilir ne türden karışıklıklar yaratıyordu?</p>
<p>Benim bir yerlerde içim kanadı ama neden bilemedim. Sadece hissettim.</p>
<p>Mümtaz&#8217;ın soyadını kullanmadan önce Sevgi’nin soyadı Sabuncu’ydu. Mümtaz&#8217;ın eski asistanının, yani Yavuz’un soyadı da Sabuncu&#8230; Şimdi bile doğrulamak gereği duymadığım ve doğru olup olmadığını bilmediğim bir acelecilikle, Yavuz Sabuncu’nun Sevgi’nin kardeşi olabileceği fikrine ulaşmıştım işte! Ulaşmak değil de inanmak desem daha doğru olur. Yavuz Sabuncu.. Şimdi anayasa profesörü.. İnsan düşünmeye başlayınca, eski bir kitapçının edebiyat muhaberatının nasıl da siyasete tahville komplo teorilerine zemin oluşturabileceğini hayretle görebiliyor. İnanmam için ne kadar çok kanıt yaratıyordu beynim&#8230; Talat&#8217;la Serdar, Rauf Denktaş&#8217;a karşı AB&#8217;ci ve İngiliz eksenli bir politikayı canhıraş savunuyorlardı ya! İnanmak için yetmez mi? Rauf&#8217;la Mümtaz ise yıllardır aynı davaya baş koymuşlardı ve şimdi çözümsüzlüğün politikacıları olarak adlandırılıyorlardı … Al sana bir başka kanıt daha! Denktaşlar’ın durumu taşra politikacılarına benzetilemez de değildi hani! Bir kanadı CHP&#8217;de diğer kanadı Demokrat Parti’de olan… Sevgi’nin akrabası olması muhtemel Yavuz asistan, “ablasının” peşi sıra Mümtaz’ı terk etmiş sayılırdı. Sevgi Soysal eceliyle ölmüştü ama, ecel dediğin şey de dünyevi olaylar zincirinin son halkası değil midir? Eğer öyleyse neden olmasın? Farklı bir yoldan, farklı gerekçelerle de olsa olanlar, böyle de yorumlanabilirdi. Yavuz Sabuncu, Talat ile Serdar&#8217;a danışmanlığa başlamış, yeni bir anayasa taslağı hazırlamış, eski hocası Mümtaz ise Rauf&#8217;la birlikte omuz omuza mukavemetlerini sürdürüyorlardı. Ne aile ama, biri 27 Mayıs 1961’in Anayasası’nı hazırlıyor, diğeri de artık bilmem kaçıncı Türk devleti olup, kendini feshetmek yoluyla muassır medeniyete erişmenin anayasasını..</p>
<p>Bu saçmalıkları kovmalıyım kafamdan! Bunlar, sayfaları hızla çeviren eski bir kitapçının havaya yaydığı toz bulutlarından başka bir şey olamaz.. Sağlıksız düşünceler&#8230; Peki Bolluca çocuk evindeki çocuk? O ne kadar büyümüştür? Boşver onu.. boşver… uyumaya çalış.</p>
<p>Ahmet, Sibirya’da donmuş mevsimler başlamadan önceki birkaç ay içinde bütün temellerin bitirilmesi ve duvarların örülmesi gerektiğini söylüyor. Hayran olmuş Ruslara! Yunanlı hayranı Trabzonlular, Rum meraklısı Kıbrıslı Türkler’den sonra, bir de ve şimdilik sadece bir kişi olmakla birlikte Rus hayranı bir Ahmet’imiz olmuş işte.. İnsan galiba gerçekten doyduğu yere vatanım diyor! Yine hiç araştırmadan iddia ediyorum, bu deyişin sadece Türkler’e ait olması mümkün değil. Araştırılsa, bütün dillerde benzer bir deyiş vardır. Buna da inanıyorum…</p>
<p>Kız çocuğu başını kaldırıp, garip bir endişe ile bakıyor bana. O mu bana acıyor ben mi ona, şüpheye düşüyorum. Garip bir büyüklük ve olgunukla karmaşık düşüncelerimi sezinlediğini düşünüyorum. Mümkün değil ama düşünüyorum işte!</p>
<p>Hayret ki hayret, ne düşündüğümü nasıl bilebilir? Eğer öyleyse, kafası bir hayli karışmış olmalı… Koltuğun dibindeki hali, ‘Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu çağrıştırıyor bana.</p>
<p>Ben, küçük kız çocuğunu Sibirya telaşı geçmemiş Ahmet’le benim arama alıp biraz daha rahat bir yolculuk geçirmesini sağlayabilir miyim diye düşünüyorum. Annesinin kabul edeceği kesin, ama kız? Ön koltukta oturan orta yaş üstü iki kadın, yolculuğun başından beri, hemen herkesin duyacağı kadar yüksek sesle kızın annesini çekiştirmeye devam ediyorlar. Kızcağız, biraz da bu yüzden kafasını kaldırmıyor. Sonra mola için durduğumuzda anne, bir dolu harcama yapıyor ve oğlanla kendisi epeyce iştahlı yemek yiyorlar. Kız çocuğu hiçbir şey yemeden yanlarında duruyor. Önlerinden geçerken kara gözlerini kaldırmış bana bakıyor. Bir şey söylemek istiyor ama ben, “Sevgi Soysal’ın gözleri ne renkti acaba” diye düşündüğümden, bu bakışların ne demek istediğini anlayamıyorum.</p>
<p>Öndeki orta yaş üstü şirret kadınları dinlerken, Osmanlı padişahlarından birinin şişman kadınlara olan düşkünlüğüyle ilgili bir hikaye geliyor aklıma. Padişah, “Memalik-i Osmanlı’nın en şişman kadınını getirin bana” diye emir buyurur. Kadını bulurlar ve padişah, kadınla uzun yıllar öyle mutlu yaşar ki, sonunda emekli ettiği kadına Kıbrıs adasını bağışlar. Fakat benim bu öndeki kadınlara daha fazla keyif bağışlamaya niyetim olmadığından, biraz da kibar olmayan bir şekilde seslerini kesmelerini “rica ediyorum”. Kızın annesinin zaten onların söylediği hiçbir sözü duymaya niyeti yok! Ama her söz, kıza öyle bir dokunuyordu ki.. Kafasını kaldırmamasının belki de en önemli nedeni, bu şirret kadınlar.</p>
<p>Kız, bir kez daha bakıyor bana. Ben utanıyorum, gözlerimi kaçırıyorum.. Ahmet bu arada Moskova metrosunu anlatıyor. Sibirya’dan ne zaman aşağılara indiğini kaçırmışım, metroya kadar gelmiş! Dinlemeye başlıyorum Ahmet’i.. Kızdan utandığım için mi, Moskova metrosunun ihtişamı ve hikayesi beni çektiği için mi, yine tam olarak bilemiyorum. Öndeki kadınlar her hallerinden belli ki beni kaba buldular ve sinirliler. Ahmet gerçekten onu dinlediğim için mutlu ve daha bir istekli anlatıyor. Kız çocuğu koltuğa gömüldükçe ben Moskova metrosunda koybolmak istiyorum.</p>
<p>Ahmet beni uyandırdığında Moskova metrosunda tablolorı seyre dalmıştım. Otobüs çoktan durmuş. Yolcuların yarısı Samsun terminaline inmiş, valizlerini, yüklerini bulmaya çalışıyorlar. Oysa ki, Moskova metrosunda Lenin resimlerinin yanına Sevgi Soysal’ın resmini çizmişlerdi. İkisi yanyana öyle güzel duruyordu ki… Sanki biraz daha uyuyabilsem, siyah iri gözlü kız çocuğunun ne demek istediğini anlayabileceğim. Bu yüzden isteksizce uyanıyorum.</p>
<p>Ahmet buradan öteye Trabzon’a devam edecek. İnip sırt çantamı almak için bagaja yaklaşıyorum. Çantamı almak için eğildiğimde, siyah gözlü kız paltomu çekiştiriyor. Dönüp bakıyorum. O da bana.. Öyle kalıyoruz. Annesi bakıyor. Şirret kadınlar da. Ahmet camda en az Sibirya’daki gibi şaşkın … Bir tek yanlarında oturan sarışın genç kadın, kız çocuğu ve ben anlıyoruz ne olduğunu. Ben yine de şaşkınım. Kara gözlü kız çocuğu sıcak bir öpücük konduruyor yanağıma.</p>
<p>Gidip Moskova metrosuna bu kızın resmini yapmak geliyor içimden.</p>
<p>Yola çıktığımda soğuk ve karlı bir kış günüydü.</p>
<p>Çantamda bir elma olmasını öyle istiyorum ki şimdi!</p>
<p>Bir de Bolluca çocuk evinde, artık büyüdüğü kesin olan o çocuk düşüyor aklıma …</p>
<p>Elma seviyor mudur ki…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/soguk-ve-karli-bir-kis-gunuydu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

