<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Memleket Mektubu &#187; VESİKA</title>
	<atom:link href="http://www.memleketmektubu.com/category/vesika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.memleketmektubu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Sep 2010 07:24:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kızılcık ağacı</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kizilcik-agaci/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kizilcik-agaci</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kizilcik-agaci/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 16:21:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=332</guid>
		<description><![CDATA[Alaçam&#8217;daki kızılcık ağacının altındaki altın*
İNSANLAR yaşadıklarını, anılarını anlatmak isterse ya da anlatmak istemezlerse &#8221;Anlatsam roman olur!&#8221; derler.
Kimi anılarını yazar, kitap olur; kimi yazar, lakin yayımlatacak gücü yoktur; kimi de yazmak yerine anlatmayı tercih eder.
Selahattin Özmen, anılarına &#8221;80 Yıla Tanıklık&#8221; adını vermiş, 550 sayfa. Kendisi Mülkiyeli. Maliye müfettişi, özel sektöre geçse de sık sık kamu görevine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>Alaçam&#8217;daki kızılcık ağacının altındaki altın*</em></h3>
<p>İNSANLAR yaşadıklarını, anılarını anlatmak isterse ya da anlatmak istemezlerse &#8221;Anlatsam roman olur!&#8221; derler.<br />
Kimi anılarını yazar, kitap olur; kimi yazar, lakin yayımlatacak gücü yoktur; kimi de yazmak yerine anlatmayı tercih eder.<br />
Selahattin Özmen, anılarına &#8221;80 Yıla Tanıklık&#8221; adını vermiş, 550 sayfa. Kendisi Mülkiyeli. Maliye müfettişi, özel sektöre geçse de sık sık kamu görevine çağrılmış, Ordu Yardımlaşma Kurumu&#8217;nun ilk genel müdürü, 50 yıllık çalışma hayatının 40 yılını kamu ve özel sektörde kurucu ve yönetici olarak geçirmiş&#8230;</p>
<p>* * *<img class="alignright size-medium wp-image-333" style="margin: 5px;" title="16-kizilcik" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/16-kizilcik-300x240.jpg" alt="16-kizilcik" width="338" height="270" /><br />
SELAHATTİN Özmen&#8217;in yaşadığı bir define olayı var ki;<br />
Özmen&#8217;i 1952 yılında Bakanlık staj için yurtdışına gönderir, karayoluyla dönerken Selanik&#8217;e uğrar, Selanik&#8217;te Karadeniz&#8217;den gelen Rumlar vardır, Türkçe konuşmaktadırlar. Bunlardan biri lokantada yanına yaklaşır; Samsun&#8217;un Alaçam kazasından Selanik&#8217;e göçmüşlerdir. Babası, nasıl olsa yine buraya döneriz diye iki teneke dolusu altını, kızılcık ağacının altına gömmüştü.<br />
Karadenizli Rum, Selahattin Özmen&#8217;e anlatır:<br />
&#8221;Evimiz kasabanın yukarılarındaydı, bahçemiz dereye açılırdı, evimiz ile dere arasında kocaman bir kızılcık ağacı vardı. Babam bu ağaç ile evin bahçe kapısını bir düz çizgi ortasına gelen, büyük çukura, iki teneke altını gömdü. Bizim gidip orada altınları bulmamız mümkün ama, gidemiyoruz, gidip arayın bulun, sonra sizinle anlaşırız, sütünüze kalmış.&#8221;<br />
Selahattin Özmen teklifi olumlu karşıladı, bir şartı vardı:<br />
&#8221;Eğer altınları bulursam bunun yarısının Türkiye&#8217;de ödenmesi için elimden geleni yapacağım.&#8221;</p>
<p>* * *<br />
ÖZMEN, seneler sonra Alaçam&#8217;a gitti, belli etmeden bir soruşturma yaptı, kasaba halkı tütüncülükle geçinirdi, yalnız birileri birdenbire zengin olmuştu. Herhalde kaçan Rumların gömdüğü altınları bulmuşlardı!!!<br />
Selahattin Özmen, Selanikli Rumun tarifi üzerine Alaçam&#8217;ı dolaştı, ne Rum mahallesinde bir ev ne de bir kızılcık ağacı vardı.</p>
<h4><em>*27 Ocak 2008 MİLLİYET GAZETESİ HASAN PULUR’un köşesi</em></h4>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/kizilcik-agaci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Alaçam’da tarihi bir gezinti”</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%259calacam%25e2%2580%2599da-tarihi-bir-gezinti%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 16:51:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=254</guid>
		<description><![CDATA[GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!

ZÜHTÜ SOMÇAĞ 
22 Haziran 1925 yılında Alaçam’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra 1937 yılında Samsun’a geldim. Görüldüğü üzere yaşlı bir Alaçam’lıyım. Değerli hemşehrilerim, bunu dikkate alarak büyük bir özveri ile çıkarmakta oldukları yerel dergileri için benden anılarımı yazmamı istediler. Ne varki yıllardan beri bir mektup yazmamışımdır, ne denli başarılı olacağım beni endişelendirmektedir. Şimdiden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!</h2>
<p><img class="alignright size-full wp-image-255" title="15-zuhtu1" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-zuhtu1.jpg" alt="15-zuhtu1" width="572" height="278" /></p>
<h3><strong><em>ZÜHTÜ SOMÇAĞ </em></strong></h3>
<p>22 Haziran 1925 yılında Alaçam’da doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra 1937 yılında Samsun’a geldim. Görüldüğü üzere yaşlı bir Alaçam’lıyım. Değerli hemşehrilerim, bunu dikkate alarak büyük bir özveri ile çıkarmakta oldukları yerel dergileri için benden anılarımı yazmamı istediler. Ne varki yıllardan beri bir mektup yazmamışımdır, ne denli başarılı olacağım beni endişelendirmektedir. Şimdiden hata ve yanlışlarımdan dolayı bağışlanmamı rica ederim.<br />
Alaçam dışındaki yaşamımın altmış yılı İstanbul’da devam etmektedir. Ancak kasabamın özlemini her zaman yüreğimde taşımışımdır. Okul tatillerinde biraraya geldiğim arkadaşlarımdan Ruhi Sönmez, Burhan Yiğit, Kudret İçel, Orhan Kitaplı ve diğerleri ile geçirdiğim coşkulu günlerin yerini ise hüzün almaktadır. Çoğu Rahmeti Rahmana kavuşmuş, ruhları şadolsun.<br />
Alaçam 1 Eylül 1940’da ilçe olmuştur. Bu yıla kadar Bafra ilçesine bağlı bir nahiye konumunda idi. Bu ne demekti? Seçimle gelen bir Belediye Reisi ile devleti temsil eden bir Nahiye Müdürü, bir de uzatmalı çavuş komutasında jandarma karakolu dışında her şeyiyle kasabamız Bafra’ya bağlı idi. Bana göre, ilçe olmak suretiyle adeta kamusal özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu uğurda yılmadan büyük bir azimle çalışan değerli hemşehrilerimizi minnet ve rahmetle anmayı bir borç bilirim.<br />
Alaçam, ilçe olana kadar Alaçam’da üç Nahiye Müdürü’nü hatırlıyorum. Atıf, Mehmet Ali, Ahmet Akdağ beyler. Mehmet Ali Bey’in baldızı ünlü Zeliha Hanım öğretmen ise birçok hemşehrimde emeği olan kişidir. Kasabada söylemeyi unuttuğum bir de P.T.T. Müdürlüğü vardı. Eski meydandaki Hükümet binasının yanındaydı. Bundan başka kasabanın en büyük gelir kaynağı olan tütün alım satımını sonuçlandıran REJİ İDARESİ vardı. Bu kuruluş aslında yabancılarındı, şöyle ki; Osmanlı Devleti yabancı ülkelerden aldığı borç paralarını ödeyemez hale gelince devletin tüm gelirlerine el koymak suretiyle bu ülkeler DÜYUN-U UMUMİYE adı ile kurdukları teşkilat aracılığı ile alacaklarını tahsil eder olmuşlardı. T.C. Devleti bütün bu kapütülasyon kuruluşlarını millileştirmişti. Ekonomik bağımsızlığına kavuşan devletimiz, tam bağımsızlığını elde etmiş oldu. Reji idaresi son bulmuş ve İNHİSARLAR, bilahere de TEKEL adını almıştır.<br />
Alaçam, Pontus Rumlarının sayıca hakim olduğu bir kasabadır. 1924 Lozan Antlaşması ile Rumlar Yunanistan’daki soydaşlarımızla mubadeleye tabi tutulmuştur. Çeşme, Çömlekçi, Karşıyaka, Pergelli mahallelerine yerleşmişlerdir. Benim doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Çeşme mahallesindeki arkadaşlarımı ve o saygılı sevecen komşularımı unutmam mümkün değildir. Nitekim kasabaya her geldiğimde bu komşularımı ziyaret ederek onları sevindirmeyi görev addetmişimdir. Onlarda birer birer dünyamızdan göçüp gitmişlerdir, Ruhları şad olsun. Ama artık mahallemi dolaşmayı bırakmak zorunda kaldım. Terkedilmiş binaları görmek beni ziyadesiyle hüzünlendirmektedir. Merhum babamı 1936 yılında kaybettiğimizde bu vefalı komşularımızın ebedi istirahatgâhına tevdiine ve ondan sonraki günlerdeki soylu hizmetlerini daima takdirimle yad etmek benim için bir borç olmuştur.<br />
Alaçam’da Rumların zamanında birkaç doktor ve eczane varmış. 1930’lu yıllarda benim hatırladığım ise Dr. Fevzi Bey’di, bu zat çok kiloluydu. Bize komşu oturduğu evin önünden geçerken horultusunu duyardık. Çok zarif bir eşi vardı. Bu horultuya nasıl dayanırdı varın siz düşünün. Bir de İhsan adında oğulları vardı.<br />
Yıllar sonra doktorsuz kasabamıza hükümet tabibi olarak Dr. Esat Minkari geldi. Eczanesi olmayan kasabada bir de ecza dolabı açtı. Çok nazik ve de çok bonkör bir insandı. Çoğu zaman para almadığı yoksul hastalarına parasız ilaç da verirdi. O yıllarda Alaçam’dan İstanbul’a gelen hastalar, profesörlere Alaçam’dan geldiklerini söyleyince “Dr. Esat seni görmedi mi” diye sorup, “gördü” cevabını alınca “niye buralara geldin” diye çıkışırlardı. Teşhislerinde hiç yanılmazdı diyebilirim. Haydarpaşa Hastanesi’nin röntgen şefi olarak aramızdan ayrıldı, rahmeti bol olsun.<br />
1949 Kasım sonunda askerlikten terhis olunca Alaçam’a geldiğimde Samsun memleket hastanesinden ayrılıp Alaçam’da eczane açan Kenan Sucuoğlu ile karşılaştım, artık bizim de eczanemiz vardı. Şimdiki nesil bunları okuyunca nereden nereye geldiğimizi düşünseler yeridir.<br />
Kasabanın refah düzeyi, bütün ülkede olduğu gibi düşüktü. Ne varki insanlar daha huzurlu ve de dayanışma içindeydiler. Zenginle dar gelirli arasında büyük servet farkı olmadığı gibi yaşam farklılığı da pek yoktu.<br />
Hacı Salih’in, Fıstıkçının Abbas’ın bir de köprü başına giderken Kadir’in kahvelerine ilaveten Kurunun Ahmet’in kahvesi vardı. Bu kahvenin mülkü, üstündeki oteliyle Hacı Dursun Efendi’nindi. Hacı Salih’in kahvesinin üstü de az yataklı bir oteldi. İşletmecisi Mustafa Kıyıcı idi. Geyikkoşan’da merhum Mustafa Aykaç tarafından yaptırılan belediye oteli bir ölçüde bu boşluğu doldurmaktadır. Zenginiyle yoksuluyla bu kahvehanelerde yaşamlarını sürdürürlerdi. Tabii her küçük yerleşim yerinde olduğu gibi Alaçam’da da dedikodular yapılırdı.<br />
Bana göre, Karadeniz bölgesi insanları diğer bölgelerden farklılık arzeder. Sevecen, sıcakkanlı ve de medeniyete açıktır. Çünkü kıtalar arası ulaşım deniz yoluyla yapıldığından medeniyet sahillerde önceliklidir.<br />
Alaçam, merhum pederimin Belediye Reisliği zamanında toprak yolları arnavut kaldırımına dönüşmüştür. Bildiğim kadarıyla kasabanın en eski ve yaygın ailesi Karalardır -ki bugün Anakök soyadıyla anılmaktadırlar. Hemen aklıma gelenler; Kitaplı, Baripoğlu, İbrahim Baykan, Fazıl Efendi (İçel), Abdullah Efendi (Somçağ), Akan, Şahin Ali (Birer), Aratlar, Turnaoğlu, Şükrü Tolun. Kasaba halkı ile dışardan gelenler bütünleşmişlerdir.<br />
Şükrü Tolun ikinci meşruti ilanı sırasında İstanbul İdadisi (Lise) öğrencisidir. Yaşayan tarihti ve sohbetlerine doyum olmazdı. Şükrü amca, varlıklı Tahir Ağa’nın oğlu olmasına rağmen 1929-1930 bütün dünya ile ülkemizi de etkisi altına alan ekonomik buhran sonucu kayıplara uğramıştır. Nitekim Şükrü Tolun, Hacimet Atacan, Şahin Ali Birer, Atlı Gümrük Sahil Muhafızlığına girmişlerdir. Sanırım Gerze-Alaçam sahili görev alanlarıydı. Bu zevat, bilahere kasabaya dönmüşlerdir. Şeyh Hocanın oğlu Tahsin Tan gümrükte kalarak oradan emekli olmuştur. Bence bu kişiler kasabanın ilk kamu görevlileridir. Bunlara ilave Öğretmen Hüseyin Duralı, Fevzi ve Nail Geveci kardeşleri sayabiliriz. Askeri Okullarda öğretmenlik yapan Hadi Anakök, Hafız Tayyar Anakök’ ü ekleyebiliriz.. Yanılmış olabilirim, bağışlanmamı dilerim.<br />
Daha sonra, kasabamızda bir ortaokulun açılmasıyla hemşehrilerim okuyarak ülkenin dört bir yanına dağılmışlardır, bunu görmenin mutluluğu içindeyim.<br />
Babamın memur olması ve de memurların genellikle Çeşme mahallesinde oturmaları nedeniyle kendileriyle çok yakın komşuluk içinde olurduk. Kiraya evlerini verenler Yusuf Civelek, Salih Pehlivan, Mustafa Sönmez, Hasan Arat v.s.</p>
<h3><em>SOSYAL YAŞAM<img class="alignright size-full wp-image-260" style="margin: 10px;" title="15-zuhtu2" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-zuhtu2.jpg" alt="15-zuhtu2" width="300" height="225" /></em></h3>
<p>Erkeklerin kahvehanelerde sürdürdükleri yaşama karşılık hanımlar gündüz ve gecelerde kendi aralarındaki komşuluk ziyaretleriyle yaşamlarını sürdürürlerdi. Her şeyde tasarrufa uymak zorunluluğu vardı. Elektrik yoktu, aydınlanma gaz lambaları ile yapılırdı. Lambalar tombul fitilli, ismi üstünde idare lambasıyla başlayarak beş, yedi ve ondört numaralı lambalar yerini alırdı. İdare lambasından sonra en çok beş numaralı lamba kullanılırdı ki, bu beş mum ışığına tekabül ederdi. İşte gece oturmalarında hanımlar beş numara lamba ışığı altında dantel işlerini yaparlardı, böylesine yetersiz ışık altında tatlı sohbetlerini de sürdürürlerdi. Bu sohbetlerin en aranan kişisi, masallarıyla ünlü Güzel Teyze idi. Bilahare buna arabacı Rıfat Efendi’nin eşi Pembe Hanım dahil olmuştur. Rıfat Efendinin atlı arabası tenteli olup içine atılan rahat minderlerle rahat bir yolculuğu temin ederlerdi. Gece oturmalarında kahve içilirdi, çay pek yer almazdı. Tabii bu arada yüzük oyunu da oynanırdı. Uzun kış gecelerinde tel tel helva çekilirdi. Maliyeti düşürmek için dut pekmezi de kullanılırdı.<br />
Dedik ya herşeyde ekonomik olmak kaygısı önde gelirdi. Ama yoksulluktan, açlık sınırından bahsedilmezdi. Güvenli ve de huzurluydu.<br />
Erkeklerin gezintisi köprübaşına veya geyikkoşan istikametine idi. Genellikle Geyikkoşan’a denize gidilirdi. Hanımlarsa genellikle Perşembe günleri Geyikkoşan’a inerlerdi. Ağaçların altına minderler hasırlar serilir, etler, börekler, zeytinyağlı dolmalar büyük bir iştah ve hazla yenirdi. Anlayacağınız sosyal yaşamın vazgeçilmez renkli, coşkulu bir parçasıydı. Az olmakla beraber denize girmek isteyen hanımlar yabancı gözlerden uzak olmak kaygusu ile pek rahat olamazlardı. Bugün bunların hepsi mazide kalmıştır.<br />
Halkın toplu eğlencesi, düğünlerdi. Gelin, damat evine gelince duvak günü yapılırdı. Getirdiği çeyiz oda duvarlarını süsler, yeni gelin ayakta sessizce dururdu. Gelenlerin ellerini öperdi. Öğretmen Hüseyin Duralı çok yakın komşumuzdu. Halide abla ile evlenince bu merasimi yakinen görmüş ve yaşamışımdır. Artık bunlar geride kalmıştır.<br />
Bir de okul müsamereleri yapılırdı, okula bile başlamamıştım. Hafızamda kalan, sahnede merhum Mehmet Canbaz ağabeyimin “Atlılar, atlılar, kızıl atlılar, atları kızıl kanatlılar” diye okuduğu bir şiirdi. Yıllar sonra bu dizelerin ünlü ozanımız Nazım Hikmet’e ait olduğunu öğrenecektim. İleri yıllarda Halk evleri’yle tiyatro oyunlarının sergilenmesi başlı başına büyük önem kazanmıştı. Her türlü görsel sanattan mahrum kasabamızda gerek okul müsamereleri, gerek Halkevi müsamere kolunun sergilediği oyunlar büyük ilgi ve coşkuya vesile olurdu. Ama ne var ki kadınlar ve erkek için ayrı günlerde sergilenirdi. Merkez ilkokulunda oynayacağımız oyunun açılışında yaptığım bir konuşma ile bu durum son bulmuştur. Önceleri kadınlar salonun bir bölümünde erkeklerle aynı hizada yer aldılar. Çok kısa zamanda bu da son bulmuştur. Halkevleri toplumumuzda çağdaş yaşamın alemdarı olmuştur. İleride inşallah daha detaylı bilgiler vereceğim. Halkevinin temsilleri Yakakent’te olduğu gibi Bafra’da da sergilenirdi. Nitekim Halkevleri’ nin kuruluş günü olan 21 Şubat günü merhum Ahmet ağabeyim ve merhum Reşat İçel ağabeylerimizin başkanlığında Bafra’da Kızılırmak İlkokulunun salonunda bir dram ve bir de komedi oynadık, çok alkışlandık. Bu değerli ağabeylerimizin biri Halkevi, biri de Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanı idiler. Gece Alaçam’a şoför Şaban’ın kaptıkaçtısı ile dönmekte iken Sarılık köprüsünde aracın fren balatasının yanması sonucu, kar ve soğuğa rağmen yürüyerek evlerimize ulaşabildik. Serde gençlik vardı, yolu şarkı ve türkülerle bitirdik. Aslında kasabamız yeniliğe açıktı. Ortaokulun açılışı kasabamızı dünyaya açmıştır. Ben dahil ilkokulu müteakip öğrenimine devam edebilenlerin sayısı elin parmaklarını geçmezdi. Ülkenin dört bir yanına dağılan her meslekten hemşehrilerimi görmenin bahtiyarlığı ve de gururu içindeyim.<br />
Geyikkoşan müstesna bir mesire yeri olması yanında hıdırelleze de hizmet verirdi. O gün köylerden bilhassa komşu ilçemiz Gerze’den motorlarla gelenleri unutamam. Eh bu arada delikanlıların ve de genç kızların birbirlerine bakışları izlenmeye değerdi. Biz Halkevi gençleri olarak girişte kişi başına aldığımız beşer kuruşun heyecanını yaşardık. Güreş yapılırdı, yumurtalar vuruşturulurdu, ufak tefek şeyler de satılırdı.<br />
Halkevi ve Cumhuriyet Halk Partisi bugünkü Belediye binasının yerinde taş mektep diye de anılan binada idi, altı da karakoldu. Hükümet Konağının yanmasından sonra da faaliyetini sürdürüyordu. Ben ilkokula bu binada başladım. Şimdiki parkın karşısında kız mektebi diye anılan mektepte dördüncü sınıfı okuyarak, şimdiki Merkez İlkokulunda da beşinci sınıfı okuyarak bu okulun ilk mezunlarından oldum. Büyük sevince vesile olan bu yeni okulun yerinde Kilise vardı, bizim oyun yerimizdi. Sivritepe’nin sol eteğinde yıkıntı halini hatırladığım bir kilise vardı. Bu semtler Rumların meskun olduğu semtlerdi. İlkokulu bitirişimiz vesilesiyle ‘Aynoroz Kadısı’ adlı bir komedi oyununu sahneledik, ben Kadı rolündeydim. İlkokulu bitirmiş olmanın yanında başarılı oyunculuğum da eklenince merhum ağabeylerimiz Nadir Akan olmak üzere coşkuyla kutlanmak suretiyle büyükler sınıfına dahil olmuştum.</p>
<h4><em><strong>HALKEVİ GÜNLERİ</strong></em></h4>
<p>Türk halkının sosyal ve kültür yaşamında, eğitiminde Halkevi ve ocaklarının payı çok büyüktür. Ne yazık ki bu aydınlanma yuvaları kapatılmak suretiyle karartılmıştır. O güzelim kütüphanesi yok olmuştur. 1949 yılı Kasım ayı başında askerlikten terhisimi takiben Alaçam’a geldiğimde tüm zamanımı burada geçiriyordum. Öğrenme ateşiyle yanan hemşehrilerim beni kuşatmıştı. Bunların başında gelen Fuat Anakök, dışardan sınavlarını vererek Liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni parlak bir başarıyla bitirerek ünlü bir ceza avukatı olmuştu, maalesef genç yaşta yitirdik.<br />
Yargıtay’daki bir arkadaşımı Ankara’da ziyarete gittiğimde hemşehrim “Fuat Anakök’le ne kadar övünsen yeridir” demesi hala kulaklarımdadır. Keza İlkokul öğretmeni olan Ahmet Fazıl Aksoy’un İstanbul Hukuku bitirmesini de takdirle anmak isterim. O şimdilerde doğuştan yeteneği olan resim merakını geliştirerek ressamlığını sürdürmektedir. Sergilerini heyecan ve takdir duygularımla izlemekteyim.<br />
Fuat Anakök Hukuk’a kayıt olmak üzere bana geldiğinde “beni sen yönlendirdin Halkevi birlikteliğimizde” diyerek boynuma sarılarak gözlerimi yaşarttı. Bu konuya başlarken söylediklerimin canlı misalidir bunlar. Radyomuz, gazetelerimiz, dergilerimiz adeta soğuk kış gecelerimizi ısıtırdı. Çünkü genç arkadaşlarım beni Halkevi başkanı yapmışlardı. Partide dolayısıyla Halkevinde bizlere hizmet veren Etem Çavuş’un oğlu Şevki ile Şahin Kaba’yı şükranla anmak isterim. Kasabada Halkevi ve kahvehanelerden başka, sohbet yerlerinin başında Sabri Akan amcanın dükkanının önünde toplanmamız, diğer taraftan terzi Şükrü Selçuk, Mehmet Özel’in terzi dükkanları başta gelirdi. Sırası gelmişken kasabada bildiğim en eski terzi Terzi Eşref, Terzi Salih, Terzi Mümiz Öz Efendilerdi. Hepside saygı duyduğumuz ağabeylerimizdi. Hem komşumuz hem babamın yakın dostu Helvacı Hafız Abdurrahman Amcanın helvacı dükkanı. Bu mesleği, efendiliği ile sevilen Reşit ağabeyimiz devam ettirmiştir.<br />
Yukarıda sıraladığım işyerlerine İbiş Okumuş’u, Murat Civelek’i, Haşim Demir’i vs. ilave etmek isterim.</p>
<h4><strong><em>ŞOFÖRLER</em></strong></h4>
<p>Bildiğim ve tanıdığım ilk şoförler; Kemal, Cin Mehmet, Hikmet Koç, Şaban, Oruç, Lütfü Kurtul, Lütfü Kaba, Eşref Tarhan v.s.<br />
Bu kişiler saygın insanlardı. Sonraları kasabada Avcılar Kulübü ve şehir kulübüde açılmıştır. Elektriğe kavuşan kasabamızda 1950 yıllarının başında Sönmez ailesince ilk sinema açılmış, bu sosyal yaşama renk, coşku getirmiştir. Türk toplumunda radyo, sinema, şimdilerde televizyonla uyanışta bir doping olmuştur, aydınlanmanın araçları artık devrededir. 1992 yazında Geyikkoşan’daki otelin bahçesinde Merhum Şeref Aykaç’ ın torunları için yaptığı sünnet düğünü beni öylesine duygulandırmıştı ki gözlerim sevinçten buğulanmıştı. Şeref ağabeyimin dikkatini çekmiş, sebebini sormuştu. Orkestranın eşliğinde kasabanın genç kız ve delikanlıları en modern danslarıyla, renkli giysileriyle bahçeyi süslemişlerdi. Sanki rüya alemindeydim. Müsamerelerin kadın-erkek matineleri ayrımcılığından gelerek kasabam çağı yakalamıştı.</p>
<h4><strong><em>PORTRELER</em></strong></h4>
<p>Palavrası bol Omuzdaş Mustafa, Berber Mehmet, bir hıdırellez günü tüm kasaba halkı Geyikkoşan’a akarken bu iki kafadar boşalan kasabayı korumak için Geyikkoşan’a gitmezler. Şimdi kimseye zararı dokunmayan bu fedakarlığın sahiplerini nasıl rahmetle anmazsınız. Kasabanın tek tekel bayii Rizeli burma bıyıklı Ağa Mustafa. İyi yüzen, tek ayağıyla tarzan adlı atına binerek yaptığı gösterisiyle Nami Akan’ı nasıl unuturuz. Bir de okula öğretmen olarak gelen genç Cihan öğretmene duyduğu hayranlığını “CİHAN YANDI” sözleriyle dile getirirdi.<br />
Maharetiyle kırık-çıkıkları onaran Eskici karısı. Çarşı camiinin hocası Hacı Mahmut Efendi, daha sonra gelen Hacı Fettah Hoca. Bir de saat tamirciliği yapan mütedeyyin Serezli Ömer Efendi. Küfür etmesi için tahrik edilen fırıncı, mert, özü sözü bir Deli Mehmet (Birben). Bunlara saka kuşu tutan ve besleyen Madara Ahmet, Berber Hamdi, Naci Akan, Emin Somçağ vs. ekleyebiliriz.<br />
DERİN İZLER<br />
Alaçam çayının yatağında tütün kurutma salaçları, harman yerleri vardı. Ayrıca burada voleybol da oynardı. Fakat sanırım 1934 veya 1935 Eylül’ünde görmeye alışmadığımız sağanak yağışla çay ani bir baskınla yatağını aşarak büyük bir sele dönüştü. Salaçtaki tütünleri salaçlığa çekmeye çalışan Helvacı Abdurrahman Efendinin eşi ve kızı boğularak can verdiler, acısı unutulur gibi değildir.<br />
Tekel binasının ve Hükümet Konağının yanmaları derin izler bırakmıştır.</p>
<h4><strong><em>TERZİLER</em></strong></h4>
<p>Benim çocukluğumda hatırladığım en eski terziler, Salih ve Eşref ustalardır. Sanırım diğer ustaların da ustaları onlar olsa gerek. Kırklı yılların başlarında bu gruba Abacı Ailesi iltihak etmiştir.</p>
<h4><strong><em>KUNDURACILAR</em></strong></h4>
<p>Mehmet ve Necmi kardeşleri söyleyebilirim. Remzi, ustalarıdır. Çarıkçı Hasan Efendiyi de unutmamak lazım.</p>
<h4><strong><em>LOKANTALAR</em></strong></h4>
<p>Şişik Salim, İstanbul Lokantası, Gerzeli Şevki Usta, önce Ahmet Aykaç, sonradan Hakkı Hafızın Ahmet tarafından işletilen lokantaları hatırlatabilirim.</p>
<h4><strong><em>Nisan &#8211; 2006</em></strong></h4>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/%e2%80%9calacam%e2%80%99da-tarihi-bir-gezinti%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alaçam’da Mübadiller</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alacam%25e2%2580%2599da-mubadiller</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 17:09:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=243</guid>
		<description><![CDATA[ANADOLU’DAN RUMELİ’NE, RUMELİ’NDEN ANADOLU’YA
İSMAİL YEŞİLYURT

Mübadil; sözlük anlamı, değiş tokuş olmakla birlikte, ilçemiz özelinde Lozan Antlaşması gereği 1924-1925 yıllarında Yunanistan Batı Trakya’dan gelenlere verilen isimdir.
İlçemizde (o tarihte Bafra ilçesine bağlı bir nahiye) 1924 Ekim ayında Kavala vilayeti Sarışaban ilçesi Uzunkuyu köyü sakinleri ile 1925 Mart ayı Serez Drama Kozu (ya da Kozlu) sakinleri de iskan edilmiştir.
Uzunkuyu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>ANADOLU’DAN RUMELİ’NE, RUMELİ’NDEN ANADOLU’YA</h2>
<h3><em>İSMAİL YEŞİLYURT</em></h3>
<p><img class="alignright size-full wp-image-248" style="margin: 10px;" title="15-foto-mubadil" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-foto-mubadil.jpg" alt="15-foto-mubadil" width="550" height="480" /></p>
<p>Mübadil; sözlük anlamı, değiş tokuş olmakla birlikte, ilçemiz özelinde Lozan Antlaşması gereği 1924-1925 yıllarında Yunanistan Batı Trakya’dan gelenlere verilen isimdir.<br />
İlçemizde (o tarihte Bafra ilçesine bağlı bir nahiye) 1924 Ekim ayında Kavala vilayeti Sarışaban ilçesi Uzunkuyu köyü sakinleri ile 1925 Mart ayı Serez Drama Kozu (ya da Kozlu) sakinleri de iskan edilmiştir.<br />
Uzunkuyu mübadele heyetinin Alaçam’a yerleşme gerekçeleri geldikleri yerde temel geçim kaynakları, tütün ve hayvancılık imiş. Alaçam da buna elverişli olduğu için tercih etmişler.<br />
Uzunkuyu köyü yedi mahalleden<br />
oluşmaktadır;</p>
<ul>
<li>1- Uzunkuyu</li>
<li>(merkez ya da Ağalar mahallesi)</li>
<li>2- Tubalılar mahallesi</li>
<li>3- Musa mahallesi</li>
<li>4- Eğribucak mahallesi</li>
<li>5- Karga mahallesi</li>
<li>6- Köseler mahallesi</li>
<li>7- Dere mahallesi</li>
</ul>
<p>Tüm isimlerde olduğu gibi mahalle ve sülale isimleri de ilgimi çekmiştir. Bu isimlerin nereden alındığını ve kökenlerini buldum. Hemşehrilerimle paylaşmak istedim.</p>
<ol>
<li>UZUNKUYU: İzmir’in Urla kazasının bir köyü. Köy Nalcı (Nallı) aşireti tarafından kurulmuş. Yıldırım Bayazıt zamanında konulan tuz vergisine “VERMEZÜK” diyerek karşı çıktıkları için KUTTA-İ TARİK (Kutta Osmanlıca Haydut, Tarik ise Yol) yani ‘Haydutluk yolu’nu seçmiş aşiretler Rumeli’ne mecburi iskana gönderilmiş. Nitekim köye adını veren Nallıoğulları (Hasan Hüseyin efendiler) mübadelede İzmir’e gitmişlerdir.</li>
<li>TUBALILAR: Altay-Şor Türkleri Tuba Boyu adını mahalleye vermişler.</li>
<li> MUSACALI: Musacalı Yörükleri Antalya bölgesinden KUTTA-İ TARİK olarak Rumeli’ye mecburi iskana gönderilmiştir. Mahalle adını bu aşiretin isminden almaktadır.</li>
<li>EĞRİBUCAK: Eğribucak Yörükleri Karakeçili aşiretinin bir obası. İçel yöresinden KUTTA-İ TARİK olarak Rumeli’ye mecburi iskana gönderilmiştir. Mahalle ismini bu obadan almaktadır.</li>
<li>KARGA: Altay Türkleri totemi Karga olduğu için bu boy mahalleye adını vermiştir.</li>
<li>KÖSELER: Türkmen-Teke-Toktamış boyuna mensup bir oba. Antalya yöresinden mecburi iskanla gitmiş ve mahalleye adını vermiştir.</li>
<li>DERE MAHALLESİ: Bu mahalle hakkında bir kayda rastlamadım. Boyundan, aşiretinden, obasından kopmuş ailelerin oluşturduğu bir mahalle olabilir.</li>
</ol>
<h3>AİLE, SÜLALE VE LAKAPLAR</h3>
<p>Yaptığım araştırmalar sonucunda aile, sülale ve lakapların kaynaklarını belirtmeye çalışacağım. Anımsayamadığım isimler olabilir, hemşehrilerim anımsatırsa eksikliği giderebilirim.</p>
<p>GACAL: Alaçam özelinde ‘GACA’ Rumelinin yerlileri olarak bilinir. Trakya’da aynı adlı köyler var. Gacal’lar 7. ve 8. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyinden Kıpçak, Çıtak ve Peçenekler’le birlikte Makedonya ve Trakya’ya gelen bir Türkmen boyu.<br />
ÇALIK: Osmanlı’da askerlikten emekli olanlara ‘ÇALIK ÇIKTI’ denilirdi. Nitekim Uzunkuyu’lu Çalıklar kendilerine ‘Çavuşlar’, ‘Başçavuş oğulları’ derler.<br />
DELİLER<br />
CAMBAZLAR<br />
BEŞLİLER: Osmanlı ordusunda bugünki özel kuvvetlere tekamül eden askeri birliklerin ismi.<br />
DALE: Osmanlıca nizam, intizam tanımayan anlamında.<br />
KARGA: Altay-Şor Türkleri<br />
KEREŞ: Altay Türkleri<br />
KELEŞ: Şık, yakışıklı<br />
KIR: Kayıtlarda 3 kır topluluğu var.<br />
1. Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
2. Özbek-Konrat<br />
3. Türkmen-Ersari-Bükevli<br />
KOTI: Altay-Şor-Tuba<br />
KÖSE: Altay-Çavdur-Abdal<br />
KÖSE: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
KOR: Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
KOR: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
GÖKÇE: Türkmen-Teke-Toktamış<br />
SAĞIR: Türkmen-Ersari-Ok<br />
TUMAN: Kazak-Ortayüz-Argon-Mumin<br />
TOPALLI: Yeni Osmanlı aşireti.<br />
TEKERLEK: Bahşiş aşiretinin beyinin lakabı. Aşiret beyinin lakabı ile anılmakta.<br />
ARAP: Türkmen-Teke-Ötemiş<br />
MERCANLI: Barak oymağının bir obası<br />
ÇOBAN: Çobanoğulları, Anadolu Selçukluları döneminde Orta Anadolu’da bir beyliğin adı<br />
TURALI: Akkoyunlu Bayındır boyunun bir kolu. Bu kol adını, Turalı beyin isminden almaktadır.<br />
TOP A LAR: Top A boyu 315 yıllarında tüm Moğolistan’ı egemenliği altına almış bir Türk boyu.<br />
TOHSİ (TOS) : Karahanlı devletinin hakim olduğu bölgelerde yaşayan; Yağma, Karluk, Çiğil gibi Türk kavimlerinden biri.<br />
BAŞ: Kayıtlarda 4 BAŞ topluluğu var<br />
AĞIRBAŞ: Türkmen-Ersari-Ok<br />
ALACABAŞ: Türkmen-Çavdur<br />
ÇUBBAŞ: Türkmen-Ersari<br />
İNERBAŞ: Türkmen-Ersari-Ok<br />
KARASÜLELER: Karaman beyliğinde Karasülemişoğlu isyanına katılan obalara verilen isim<br />
KARAPİRLER: Karapirbat ocağına bağlı Türkemen obalarının kendilerini tanımladıkları isim<br />
HOTİ: Büyük İskender Hindistan Seferi sırasında Himalaya Dağlarından bugünki Arnavutluk’a yerleştirdiği üç savaşcı kabileden biri. Diğerleri ‘Gegalar’ ve ‘Toskalar’</p>
<p>Ayrıca Balkanlar’da dört ayrı müslüman topluluk bulunmaktadır. Bunlar;<br />
1. POMAK: Bulgar kökenli müslüman<br />
2. BOŞNAK: Sırp kökenli müslüman<br />
3. PATRİYOT: Yunan kökenli müslüman<br />
4. TORBEŞ: Makedon kökenli müslüman</p>
<p>Araştırmalarım sonucu tarihi kayıtlarda bulabildiğim kabile isimleri;</p>
<p>1- GACAL<br />
2- ÇALIK<br />
3- MERCAN<br />
4- KÖSELER<br />
5- TOP<br />
6- KARAPİR<br />
7- BAŞ<br />
8- KINAY<br />
9- TOS<br />
10- KIR<br />
11- KOTA<br />
12- KELEŞ<br />
13- KARGA<br />
14- TURALI<br />
15- ARAP<br />
16- DELİLER<br />
17- CANBAZLAR<br />
18- İZETTİNLİLER<br />
19- TEKERLEK<br />
20- ÇOBAN<br />
21- DALE<br />
22- DUMAN<br />
23- SAĞIR<br />
24- KÖR<br />
25- ÇOLAKLAR<br />
26- KARASÜLEMİŞ<br />
27- TOPALLAR<br />
28- GÖKÇE<br />
29- KÖKÇE<br />
30- HOTİ</p>
<h3><em>HAZİRAN &#8211; 2006</em></h3>
<ul>
<h6>Kaynakça:<br />
Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, 2 cilt<br />
Ali Rıza Yalman, Cenupta Türkmen Oymakları, Hazırlayan Sebahat Demir<br />
Prof. Mehmet Eröz, Yörükler<br />
Prof. Dr. Yaşar Yücel, Çobanoğulları-Çandaroğulları beylikleri<br />
Doç. Dr. Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı<br />
Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Hazırlayan: Turan Yörükan<br />
Baha Sait Bey, Türkiye’de Alevi-Bektaşi-Ahi ve Nusayri Zümreleri, hazırlayan Doç. İsmail Görke<br />
Ebülgazi Bahadır Han, Türklerin Soy Kütüğü (Şecere-i Terakjime)<br />
Prof. Dr. Faruk Sümer, Türklerin Tarihi<br />
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi<br />
Aşıkpaşaoğlu Tarihi<br />
Zuhuri Danışman, Koçi Bey Risalesi<br />
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi<br />
Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmeleri<br />
Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi</h6>
</ul>
<p><img class="alignright size-full wp-image-244" style="margin: 10px;" title="15-foto-Gulcemal" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/12/15-foto-Gulcemal.jpg" alt="15-foto-Gulcemal" width="600" height="367" /><br />
Mübadele kararı verildikten sonra, yer değiştirmeleri istenen göçmenlerin daha doğrusu mübadillerin Anadolu’ya taşınma işi gemilerle yapılır. Eski ve bakımsız Gülcemal Vapuru,<br />
evini barkını Kavala’da bırakan müslüman göçmenleri bin bir cefa içinde Samsun’a getirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/12/alacam%e2%80%99da-mubadiller/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tütün Oyunu</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98anlatilan-senin-hikayendir%e2%80%99/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%2598anlatilan-senin-hikayendir%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98anlatilan-senin-hikayendir%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 15:17:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=232</guid>
		<description><![CDATA[Alaçam’da yıllarca oynanan ‘Oyunun’ Oyunu: TÜTÜN
SÜLEYMAN FELAMUR

Sinemanın ışıkları yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Fakat seyircilerin arasında bir adam dolaşıyor ve herkesle birşeyler konuşuyordu.
-Bizler Alaçam Halkevi oyuncularıyız. Buraya ‘Tütün’ adlı oyunumuzu oynamaya geldik. Oyunumuzun konusu tütünle, tütün ekicisiyle ilgili. Tütün üreticilerinin yaşantılarını, karşılaştıkları zorlukları geçmişten günümüze anlatmaya çalışacağız, sizlere&#8230;
Herkes biraz şaşkın fakat dikkatle adamı izliyordu. Onun dediklerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><em>Alaçam’da yıllarca oynanan ‘Oyunun’ Oyunu: TÜTÜN</em></h2>
<h3><strong><em>SÜLEYMAN FELAMUR</em></strong></h3>
<p style="text-align: left;"><img class="aligncenter size-full wp-image-233" style="margin: 10px;" title="15foto-tutun01" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/15foto-tutun01.jpg" alt="15foto-tutun01" width="500" height="206" /></p>
<p>Sinemanın ışıkları yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Fakat seyircilerin arasında bir adam dolaşıyor ve herkesle birşeyler konuşuyordu.<br />
-Bizler Alaçam Halkevi oyuncularıyız. Buraya ‘Tütün’ adlı oyunumuzu oynamaya geldik. Oyunumuzun konusu tütünle, tütün ekicisiyle ilgili. Tütün üreticilerinin yaşantılarını, karşılaştıkları zorlukları geçmişten günümüze anlatmaya çalışacağız, sizlere&#8230;<br />
Herkes biraz şaşkın fakat dikkatle adamı izliyordu. Onun dediklerini kaçırmamak için gözlerini kırpmadan dikkatle izliyor, “oyun başladı mı başlayacak mı?” merakı içinde bekliyorladı&#8230;<br />
Aslında oyun başlamıştı&#8230;<br />
‘Oyuncu başı’ olduğunu öğrendiğimiz adam, başına koyduğu fötr şapkasıyla “oyunumuza başlıyoruz” diyerek sahneye doğru ilerledi. Sahnede beliren oyuncular masa ve sandalyeleri yerleştiriyordu&#8230;</p>
<p>50’li yılların tütün üreticisinin sorunları ve yaşadıkları anlatılır ilk sahnede&#8230; Çorbacı, bankacı, tekel müdürü ve zürra (tütün üreticisi ya da tütüncü) kişilikleriyle dönemin ekonomik ve siyasal resmi çizilir&#8230;<br />
Zürranın (tütüncünün) etrafında oluşan sömürü, siyasal yozlaşma anlatılmak istenir. Zaten gelenler, hemen hemen herşeyi anlamaya başlamıştır. Çünkü anlatılan ‘kendi hikâyeleri’dir.<img class="alignright size-medium wp-image-234" style="margin: 10px;" title="15-foto-tekel" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/15-foto-tekel-300x213.jpg" alt="15-foto-tekel" width="391" height="277" /><br />
Tütün oyunu, ATÜB-DER (Alaçam Tütün Üreticileri Birleşme ve Dayanışma Derneği) ve Alaçam Halkevi’nin ortak çalışmasıdır. 12 Mart sonrası yaşanan olumsuz havayı üstünden atan kasabanın düşünen ve ezilen insanları, önlerindeki örgütlenme ve sömürüye karşı mücadele sorununu ATÜB-DER ile çözmüş ve ilçede TEKEL’in, bankaların ve bunlarla işbirliği içinde olan ‘Çorbacı’ların karşısında üretici ile birlikte haklarını savunmaya, aşmaya çalışırlar&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Kasabada ve çevredeki ilçelerde, geçmişin feodal kalıntılarıyla içiçe geçmiş olan gelişmiş ticari sömürünün bileşiminin tütün üreticisi üzerinde oynadığı oyunları, yaşanan ‘çok partili siyasal yaşam’ın –ki demokrasinin ilçedeki tezahürünü tarihsel bir bakışla anlatma ihtiyacı doğar. Bu bilinç, ilçedeki yaşamı insanca kılacağı gibi, genel olarak ülkenin içindeki durumu anlamaya da yaracaktır.<br />
Uzun tartışmalardan sonra tütün üreticisi üzerindeki sömürüyü anlatan bir oyun yazmak ve bunu köylerde, kasabalarda göstermek gerekliliğine karar verilir. Oyunun yazılması görevi İsmail Yeşilyurt’a verilir. O sırada İsmail Yeşilyurt, ATÜB-DER başkanıdır.<br />
Oyunun amacı, geçmişten yazıldığı yıllara kadar olan süreçte, tütün üreticisinin yaşantısını anlatmak ve tütün üretimi çevresinde oluşan kirli ilişkileri açığa çıkartmaktır. Yaşanmış olayların, üreticilerin yaşantılarıyla ilgili söyleşilerin derlenmesiyle gerçeklerin anlatılması amacını pekiştirir. Gerçekçi anlatım yoluyla hemen hemen her tütün üreticisinin yaşadığı olaylar, yerel ağız ve tavırlar ile oyunlaştırılır.. Yazım aşaması sonrasında metin, üyelerin eleştirisine açılır, dile getirilen öneriler ve eklemeler dikkate alınarak kısa süre içinde sahneleme çalışmaları başlar.<br />
Sahnelenme çalışmalarının ilk adımında BATÜB-DER (Bafra Tütün Üreticileri Birleşme ve Dayanışma Derneği) başkanı Nurhat Kocabaş sorumluluk üstlenir. Provalar sırasında oyun bir takım engellerle karşılaşmasına karşın, yaptıkları işin bilincinde olan ve önemini kavrayan ATÜB-DER ve Halkevi üyeleri yollarına devam eder . Özellikle ‘Kavun’ ve ‘Karpuz’ partisi betimlemelerini duyan bazı parti mensupları her türlü çamuru atmaya kalkar. Oyunda oynayan gençlerin aileleri, oyunun içeriğini bilmeden birtakım önyargı ve dedikodular üzerine gençlere oyunda oynamamaları için baskı yapar. Fakat mizah dolu konuşmalarla anne babaların bazıları ikna olur. Yine de kadro yenilenir, tüm engellemelere karşın oyun hazırlıkları devam eder.<br />
Seyirci önüne çıkma aşamasına gelince, Ankara Deneme Sahnesi ile kurulan ilişki üzerine buradan gelen iki tiyatrocu ile oyun, yeniden elden geçirilerek amacına uygun bir şekilde köylerde, meydanlarda, kahvehanelerde oynanacak hale dönüştürülür. Klasik tiyatro anlayışının ötesinde, deneysel bir tiyatro çalışması haline getirilir.<br />
‘Tütün’ oyunu seyirci karşısına ilk kez 8 Kasım 1975’te Bafra Gazibey köyünde çıkar. Köy okulunun bahçesine kurulan sahne, traktör römorklarından yapılır. Aynı günün akşamı yine Bafra Evrenuşağı köyünde oyun sergilenir. İlk oyun, öğle vakti olması, iş zamanına denk gelmesi, köyün haberdar edilmemesi ve köyde düğün olması gibi nedenlere karşın 200 kişi tarafından izlenir. Oyun sonrasında tütün üreticileriyle oturup, konuşulur ve oyundaki sorunlar kendilerince ne kadar örtüşüp örtüşmediği üzerine fikirler alınır. Oyunda geçen dönemleri hatırlayan ve yaşayanlar, birleşmenin ve dayanışmanın gereğine inandıklarını, özellikle yaşlılar oyundaki mizansenleri, kendilerinin yaşadıklarını, bunun çok doğru olduğunu söylerler. Böylece oyunun özünün seyirciye ulaşmada başarılı olduğu gözlenir.<br />
Oyun, çevre kasaba ve köylerde oynanmak istenir, fakat zor ve engellemelerle karşılaşır. Tütün oyununun içeriğinden rahatsız olan tütün tüccarları (çorbacılar) idari makamlara baskı yapar. Fakat baskılara karşın, bazı sahne ve diyaloglar çıkartılarak izin alınır ve oynanır. Alaçam’daki gösterim ise ilk başlarda idari bir takım engellerle durdurulmaya çalışılır, sinema salonunun sahibine bile oyunun oynatılmaması için baskı yapılır. Fakat Alaçam Halkevi oyuncuları her türlü engele karşın Arı Sineması’nda dolu bir salona oyunlarını gösterir ve büyük ilgi görürler&#8230; Oyun beş yerde toplam 2000 kişiye gösterilerek tütün üreticisinin haklı mücadelesini yine tütün üreticisine anlatma amacına ulaşmayı başarır&#8230;</p>
<p>Oyuncu başı ya da oyundaki rolüyle çorbacı artık ortalıkta görünmez. Köylüler haklı mücadeleleri sonunda herkesi, çorbacıları, bankacıları ve TEKEL müdürünü yola getirmişlerdir. İsteklerinin hepsi kabul edilmese de birlik ve dayanışmanın getirdiği güvenle artık başlarına geleceklerden korkmazlar.</p>
<p>Üretici İbrahim;<br />
-Şimdilik kaydı ile bu kadar. Bunlara uyulmazsa tekrar diretiriz&#8230; der.</p>
<p>Ve artık oyun bitmek üzeredir, Arı sinemasının önden üçüncü sırasından dünya daha başka görünmektedir.<br />
Annemin, babamın ve dedemin yaşadıkları oyunun ötesinde değil, içindedir. Beli tütün tarlasında iki büklüm olan ninem başrol oynamaktadır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong><em>MAYIS &#8211; 2007</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98anlatilan-senin-hikayendir%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Alınteri’nin öyküsü</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alinteri%e2%80%99nin-oykusu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=%25e2%2580%2598alinteri%25e2%2580%2599nin-oykusu</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alinteri%e2%80%99nin-oykusu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 16:57:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=159</guid>
		<description><![CDATA[HARUN SARIHAN / *

Her toplumcu yayın organını bekleyen tehlike Alaçam’da yayınlanmakta olan “ALINTERİ” gazetesinin de başına geldi ve birkaç ülkü erinin yaşatmaya savaştığı bu köycü gazete, çıkarcı çevrelerin baskıları sonunda yayınına ara vermek zorunda kaldı. Aşağıdaki mektupta, bu kapanışın öyküsü anlatılmaktadır;
“SAVAŞ’çı arkadaşlar toplumculuk savaşındaki yiğit çalışmalarınızdan övünç duymaktayız. Sizi ve çalışmalarınızı kutlarım.
Size bir öykü anlatmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>HARUN SARIHAN / *</strong></em></p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-161" title="14-harunAlinteri" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/14-harunAlinteri1.jpg" alt="14-harunAlinteri" width="285" height="400" /></p>
<p>Her toplumcu yayın organını bekleyen tehlike Alaçam’da yayınlanmakta olan “ALINTERİ” gazetesinin de başına geldi ve birkaç ülkü erinin yaşatmaya savaştığı bu köycü gazete, çıkarcı çevrelerin baskıları sonunda yayınına ara vermek zorunda kaldı. Aşağıdaki mektupta, bu kapanışın öyküsü anlatılmaktadır;</p>
<p>“SAVAŞ’çı arkadaşlar toplumculuk savaşındaki yiğit çalışmalarınızdan övünç duymaktayız. Sizi ve çalışmalarınızı kutlarım.</p>
<p>Size bir öykü anlatmak istiyorum. Bu, Alaçam’da toplumculuğun kavgasını yapmaya çalışan “ALINTERİ”nin öyküsüdür&#8230;</p>
<p>Alaçam‘da üç-beş toplumcu arkadaş bir araya gelerek 29.7.1967 tarihinde, 17 kurucu üyesi olan “Köycülük Derneği”ni kurduk ve yönetim kurulunun ilk toplantısında dernek adına köycü bir gazete çıkarmaya karar verdik. Böylece yayın hayatına başlayan “ALINTERİ”nin ilk sayısı 1 Ağustos 1967’de çıktı. Daha ilk sayıdan başlayarak toplumcu bir kimliğe bürünen gazeteye çıkarcı çevrelerden şiddetli tepkiler geldi ve yöneticilerine karşı baskılar yapılmaya başlandı. Bu arada Samsun Valisine yapılan şikayet üzerine, benim hakkımda tahkikat açtırıldığı gibi, 3. sayıda yayımlanan “Hak verilmez alınır” ve 4. sayıda yayımlanan “Korkuyorlar, korksunlar!” başlıklı yazılarımızdan dolayı ve valilikten gelen bir ihbar yazısı üzerine C. Savcılığınca T. Ceza Kanunu’nun 312.  maddesine göre, benim ve sorumlu yönetmen Mustafa Gür hakkında dava açıldı.</p>
<p>Bütün bunlar yıldırmadı tabii bizi&#8230; Fakat Mustafa Gür baskılar karşısında görevinden ayrılınca, Basın Yasasındaki nitelikleri taşıyan yeni bir sorumlu yönetmen bulamadık. Tecrübesizliğimizin verdiği zorluklar,  “Köycülük Derneği’ni de yaşatmamıza engel oldu. Ama, toplumcular dağılmamalıydı. Bunun için de yeni bir örgüt gerekliydi. Resmen olmamakla birlikte, sadece toplumcuların üye olabileceği “Toplumcu Fikir Kulübü”nü kurduk. Yeterince güçlendiğimizde, resmi hüviyetini de kazandıracağız.</p>
<p>Evet, “ALINTERİ” çıkmıyor artık. Toplumcular ie daha tecrübeli, daha enerjik olarak kavgaya yeniden başladılar. Kavga kızıştıkça daha da zevkli olmakta&#8230;</p>
<p>Alaçam’lı toplumculardan Trabzonlu toplumculara selam&#8230;</p>
<blockquote><p>* Bu mektup 15 Aralık 1967 tarihinde Trabzon’da yayımlanan Sömürücülüğe karşı SAVAŞ gazetesinde yayımlanmıştır. Bu belgeyi ulaştıran Celal Karaca’ya teşekkür ederiz.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/%e2%80%98alinteri%e2%80%99nin-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR ÖĞRETMEN; İRFAN BEY</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/bir-ogretmen-irfan-cirit/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-ogretmen-irfan-cirit</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/bir-ogretmen-irfan-cirit/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 17:15:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=135</guid>
		<description><![CDATA[‘biraz rast, biraz hüzzam’
SÜLEYMAN FELAMUR

1940’ların başları, dünya ikinci bir savaşla karşı karşıya&#8230; Birincisinden büyük zorluklar ve yıkıntı  içinde çıkan Anadolu, ikincisini endişe içinde seyrediyor. Milli Şef savaşa girilmeyeceğini söylerken, yeni kurulan Cumhuriyet, yenilenmenin ve rejimin yerleşmesi için eğitim alanında bir karara varıyor: Köy Enstitüleri kurulacak.
Üreterek öğrenme ilkesiyle kurulan Köy Enstitüleri ülkenin her yerinde sırayla açılıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><em><strong>‘biraz rast, biraz hüzzam’</strong></em></h2>
<p>SÜLEYMAN FELAMUR</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-140" style="margin-left: 10px; margin-right: 10px;" title="14-irfanhoca" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/14-irfanhoca.jpg" alt="14-irfanhoca" width="150" height="150" /></p>
<p>1940’ların başları, dünya ikinci bir savaşla karşı karşıya&#8230; Birincisinden büyük zorluklar ve yıkıntı  içinde çıkan Anadolu, ikincisini endişe içinde seyrediyor. Milli Şef savaşa girilmeyeceğini söylerken, yeni kurulan Cumhuriyet, yenilenmenin ve rejimin yerleşmesi için eğitim alanında bir karara varıyor: Köy Enstitüleri kurulacak.</p>
<p>Üreterek öğrenme ilkesiyle kurulan Köy Enstitüleri ülkenin her yerinde sırayla açılıyor. Kasabalardan,  köylerden okumak isteyen gençler, bu okullarda hem ‘muassır medeniyet’i hem de ‘aklı’ köylere taşımak için eğitiliyor.</p>
<p>Böyle bir zamanda, 1944 gibi Alaçam ve Yakakent’ten  dört genç Ladik Akpınar Köy Enstitüsü’ne doğru yola çıkar: İrfan Cirit, Burhanettin Çakırefe, Mehmet (Yaman) Felamur ve Mehmet Kaya&#8230;</p>
<p>1943 Ladik Depremi sonrasında okul binaları yıkılmış, bu nedenle okuldaki ilk yıllarında İrfan Bey kendini oniki yaşında inşaatta bulur. “Okulun önünde ‘Şeref Kapısı’ vardı. Onun altından geçtikten sonra, kendimizi başka türlü hissettik. Üstümüzde çok sorumluluk vardı.” İrfan Bey, Akpınar’daki ilk gününü anlatırken bu sorumluluğu ömrü boyunca hissettiğini de ekliyor. “Çünkü okula bin kişi girdi, ikinci günden itibaren sayı azalmaya başladı. Beşinci sınıfa geldiğimizde 150 kişiydik. Böyle olunca mecbur çalışacaksın, okulu şerefle bitereceksin.”</p>
<p>Bu sorumluluk altında artık eğitim başlamış, iyi bir öğretmen olmak için ne öğrenmesi gerekiyorsa öğrenmiş İrfan Bey. Okulda ziraat, ayakkabı tamirciliği (dönem itibariyle çarığın hala giyildiğini düşünürsek), marangozluk, inşaat benzeri zanaat sınıfına giren el becerisini öğretmenlik ile birlikte öğrenir.</p>
<p>Bu arada Yakakent Halk Başkanı olan babası Ahmet Cirit, halk odasında bulunan dört kemandan birini bir kutuya koyup Ladik Akpınar Köy Enstitüsü’ne gönderir. Halk Odası başkanı Ahmet Cirit, “Bunu İrfan’a gönderelim, okulda çalmasını öğrenir” der. Kutu Ladik’e gelince İrfan Bey, müdüriyete çağrılır, çünkü kutunun içinde ne olduğunu kimse bilmez ve kutu açılır: Keman. İrfan Bey, okulun mandolin korosundayken müzik yeteneğini geliştirir. Okul gecelerinde yemekhanede verilen konserler, konuk gelen müzisyenlerin ülkenin her yerinden taşıdıkları müzik ziyafetleri, gençlerin müzik bilgilerini arttırır.<img class="alignright size-full wp-image-136" style="border: 0pt none; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;" title="14-irfan" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/14-irfan.png" alt="14-irfan" width="167" height="400" /></p>
<p>Kemanı aldığında müzik dersleri bir dönem geçmiştir ve müzik öğretmeni Hidayet Sayın, derse kabul edemeyeceğini, ancak kendisi bu dönemi telafi ederse gelecek yıl derslere alabileceğini söyler. Bunun üzerine merdiven altlarında, ağaç gölgesinde üst sınıfta okuyanlardan kemanı öğrenmeye çalışır.  Fakat yaşı küçük olduğu için kemanı çenesinde tutamaz. “Yaşım icabı kemanı çenemde tutamazdım. Ben de kolayını buldum, kemençe gibi çalmaya başladım. Baktım olmayacak kitap dolabının bir yerine kemanın sap kısmını dayayıp, öyle çaldım. Çünkü keman çalmak isteği içimde vardı. Zor da olsa çeneye koymasını öğrendim, buna zorladım kendimi&#8230;” Sonra katıldığı müzik derslerinde hep iyiye doğru gider, bazen muzipliği de bırakmaz. Bir  gün müzik dersinde çalışmasını yaptıkları eseri, aynı notaların en tizine çıkarak icra eder. Ertesi gün müzik öğretmeni Hidayet Sayın, isim vermeden sınıfa “İçinizde biri var ki bu müzik işini çok arttıracak, ileriye gidecek”der. Der ama sınıfta herkes bu övgüyü üstüne alır. “Ben hiç sahiplenmedim, fakat bana söylemişti, hiç kimsenin yapamadığını yaptığımı görünce, bu övgüyü bana yapmıştı.”</p>
<p>1948 geldiğinde artık mezun olan İrfan Bey, ilk olarak Samsun Alaçam İlçesi’nin Gökçeboğaz Köyü İlkokulu’nda öğretmen olur, sonra Yukarıelma,  Atatürk ilkokulu derken en son Fatih İlkokulu’na gelir. Bu süreç hiç kolay olmaz. Öğrendiklerini öğretmek ve uygulamak zorundadır.</p>
<p>Müzik, önemli bir yer tutar İrfan Bey’in hayatında.  Artık her müzik etkinliğinde adı vardır.  Kasabaya hizmet için gelmiş devlet memurlarının veda gecelerinde, okulların önemli günlerinde ve kurdukları derneğin her yıl yaptığı gecelerinde müziğiyle elinden geleni yapar.</p>
<p>Veda gecelerinde cümbüşte Mehmet Kaya, solist Cemal Felamur ve kemanda İrfan Cirit. Birara Alaçam’da askerliğini öğretmen olarak yapan İstanbullu Lütfi İncesulu kanunuyla bu gruba eşlik eder. Bu gecelerin birinde Hakim Şükrü açılış konuşmasını yaptıktan sonra dönemin en güzel, en sevilen Türk Sanat Müziği şarkılarını ardarda çalmaya ve söylemeye başlarlar. izleyenlerin hepsi katılır ve ortaya güzel bir koro çıkar.</p>
<p>İrfan Bey, şehrin cemiyet toplantılarının dışında okulda ve evinde de hep müziği yaşar. Çocukların hepsi enstrüman çalar ve şarkı söyler. Tuncay bazen yaramazlık yapsa da en iyiyi öğrenmek zorundadır. Çünkü Cirit ailesi, yeri geldiğinde birlikte bir orkestra olmalıdır.  Evdeki müzik sevgisi, büyük kız Ayfer’in konservatuvar macerasıyla sürer ve Ayfer başarılı olur. Tuncay ise İrfan Bey’in udlarını hem çalar hem kırar. Yalnızca Tuncay mı! Yakakent Halkevi’nde kurduğu Türk Sanat Müziği Korosu çalışmaları sırasında bir ud anısı anlatır İrfan Bey; “Bizim Sülüman İlban bana ud öğret dedi. Ona bir ud aldık. Evde küçük çocuklarda duvarda asılı udu görüp ne işe yarar demişler, merdivenin başında uda oturup sapını da direksiyon yapıp kaymaya başlamışlar. Tabii parçalamışlar udu&#8230;” bunu söyler söylemez, yan odada konuşulanları dinleyen Ahmet Sarıoğlu atlar: “Hocam o ben idim, o ben idim”der. Ahmet Sarıoğlu’nun muzipliğini hala hatırasında tutar İrfan Bey&#8230;</p>
<p>Senenin birinde zamanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Samsun-Sinop yolundan geçmektedir. Soluklanmak için Çam Gölü’nde mola verir.  Çevre ilçelerden haliyle karşılama heyetleri oluşturulur. Alaçam Kaymakamı Bedri Nazlıoğlu İrfan Bey’e sözlü bir emir verir “Bu işi sen yaparsın.” Bunun üzerine İrfan Bey halk oyunları ve müzik programı tertipler.  Fakat okul müdürü Burhan Cebi izin vermez,  resmi yazı ister. Kaymakam hemen resmi hazırlatır. İrfan Bey bir devlet büyüğünü karşılamak nezaketiyle  önce bir konuşma hazırlar, ardından çocukların gösterilerini. Ve çıkar  Cevdet Sunay’ın karşısına. Cumhurbaşkanı  memnun kalır gösterilerden.  Orada bulunan maarif müdürü,  vali ve müdürler de memnun. Hemen emir verilir “Çocukların karnını doyurun, sağ salim evlerine dönsünler” diye&#8230; Bu karşılamadan bir süre sonra okul müdürü olur İrfan Bey. “Belki de okul müdürlüğünü bu olay sağladı” diye düşünür.</p>
<p>Kendi adıma söylemeliyim, Türkiye’nin hiç bir okulunda sabahları öğrenciler keman sesiyle okullarına başlamamışlardır. Ya da 70’li yıllar için söyleyeyim. “Zil çalıp da öğrenciler toplanınca, kemanımla önce çocukların kulağına hoş gelecek kaydırmalar  yapardım . Sonra notaya girerdim. Çocukları esprili, hoş ezgilerlerle önce rahatlatır sonra İstiklal Marşı’na girerdim. Derslerde de aynısını yapardım, çocukların ilgisini çekip amacıma ulaşırdım. Çünkü çocukların kulağına hitap edeceksin.” İrfan Bey, çocukların müziği sevmesi için böyle bir yöntemi seçmiş.</p>
<p>Okul çağımız geldiğinde ilkokula kaydımızı yaptırmak için Ahmet Tolun ile birlikte Fatih İlkokulu’na gittik. Doğruca İrfan Bey’in karşısına çıktık. Önce bizi sevgiyle karşıladı ve oturtu. Hayatımızın ilk vesikalık fotoğraflarını istedi. Annemizi, babamızı sordu ve bize okula kayıt olduğumuzu ve numaralarımızı söyledi. Fakat önce söylediği numaraları karıştırdı. Küçük aklımızla itiraz etmeye başladık. Ahmet “benim numaram şu”, ben ise “benim numaram bu” diye çırpınıyorduk. İrfan bey ise ince bir gülümsemeyle bizi izliyordu. Yıllar sonra anladık ki bizimle oynayıp, numaralarımızı unutmamamızı sağlamıştı.</p>
<p>İrfan Bey, her gittiği okulda yapılması gerekenleri zamanında yapmayınca acı duyarmış. Formaliteler hep zaman kaybettirdiğinden bazen okulun işlerini kendi yaparmış -ki biz de buna şahit olmuşuzdur-. Okulun tamir gerektiren işlerinde bizzat bulunmuş. “Önce öğretmen arkadaşların odasının boyasını yapalım dedim. Baktım orayı boyayınca koridoru boyamak gerek. Koridoru boyayınca müdür odasını da boyamak gerek, derken, iki ay boyunca bütün Fatih İlkokulu’nun duvarlarını ve kapılarını boyamışız, inanabiliyor musun! Biz de şaşmadık desek yalan olur” Bu olayı anlatırken bile şaşkınlığını üzerinden atamayan İrfan Bey, yaptıkları işin hala hazzını duyuyor gibi. Fatih İlkokulu iki ayda boyanmış ve eğitime hazır  hale getirilmiş.</p>
<p>Bu olayı duyan Samsun Valisi Ertuğrul Ünler, İrfan Bey’e takdirname vermek ister. Alaçam ziyaretlerinden birinde okullarını da teftiş etmek ister. Tabii ki İrfan Bey, valinin ziyaretini duyunca okulda hazırlık yapar. Bu arada okulun en haylazlarından birini hükümetin önüne gönderir ve tembihler “Vali gelince, hemen bana haber ver” diye. Vali gelir önce hükümet konağını ziyaret eder, denetimlerini yapar. “Bizim haylaz da valinin arabasını içine girmiş, valiyi bekliyormuş. Vali arabasına dönüp de bizimkini görünce “Sen kimsin demiş?” bizimki de “Hanginiz vali?” diye sormuş, bunun üzerine vali “Niye soruyorsun?” deyince bizimki “Seni Fatih İlkokulu Müdürü İrfan acele okula bekliyor”demiş, vali bakmış ki muzip bir durum var “Git müdürüne söyle on dakika sonra oradayım” demiş. Bu olayı duyduğumda kendimi en zor duruma hazırladım. “Peki vali bey, kızdı mı? diye sordum bizim haylaza, o da ‘yok öğretmenim hiç kızmazdı’ diyince bir rahatladım doğrusu&#8230; Onbeş dakika sonra Valiyi okulun demir kapısında karşıladım. Arabadan inen valiyi gülerken görünce, tüm sıkıntım ve kızgınlığım geçti. Vali biraz önce yaşadıklarının neşesiyle elim sıktı ve beni kutladı. Tabi bunları ben takdirname için yapmadım, o günlerin şartları öyleydi mecbur okulun eksikliklerini tamamlayacaksın başka türlü olmuyor ki!”</p>
<p>“Güzel günlerdi” diyen İrfan Bey, öğrencilerinin başarılarını duydukça daha mutlu olurmuş. Birgün kızını ziyarete gittiği İstabul’da, Çamlıca’daki öğretmenler korosunun programını izlemeye gider. Bir de bakar ki eski öğrencisi ve çalışma arkadaşı Adil Çelebi sahnede. Birlikte düğünlerde program, müzik yaptıkları Zurnacı Adil. “Adil, müzikte ilk zamanları çok zayıptı, nota bilmezdi. Fakat çocuktaki azim öyle güçlümüş kü şimdi karşımdaydı. Tarif edilmez bir duygu.” Adil, İrfan Bey’i görünce sahneden inip, ona yaklaşır ve halini hatırını sorar.  Ve program başlar: “Adil bir çalıyor,  hem flüt hem de zurna, anasını ağlatıyor ikisin de. Kardeşim nasıl bir hakimiyet. Zaten seyredenler hayranlık içinde. Adil’in bana ve hanıma gösterdiği ilgiyi çevredekiler görünce siz nereden tanıyorsunuz? diye sordular, ben de gururla benim öğrencim dedim.”</p>
<p>Her öğretmen gibi İrfan Bey de öğrencilerinin başarılarını duydukça  onurlanır ve onları “Memleketimizin yetenekli çocukları var. Onları Alaçam’da, Yakakent’te de dinlemek, izlemek isterdim. En azından yılda bir kere gelip buralarda etkinlik yapmaları çok iyi olur”diyerek görmek ister.</p>
<p>İrfan Bey, bugün Yakakent’te yılların yorgunluğu üzerinde, hala sesine güzel bir tını yükleyip, ailesiyle birlikte yanıbaşımızda yaşıyor. Hayat O’na bazen ‘rast’gelmiş bazen de ‘hüzzâm’&#8230;</p>
<p>Not: Bu yazıya konu olan söyleşi 2004 yazında Yakakent’te yapıldı.  İrfan Bey öğretmenim, samimi ve cana yakın davranarak hayat öyküsünü anlattı. Bu yazılanlar onun yaşamının her anı değildi o bizim eksiğimiz, kusura bakılmasın. Bu vesileyle kendisine teşekkür ederim&#8230;</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-142" title="14-irfanhoca02" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/14-irfanhoca02.jpg" alt="14-irfanhoca02" width="401" height="289" /></p>
<p>Veda gecelerinin birinde; KANUN, askerliğini Alaçam’da öğretmen olarak yapan Lütfi İncesulu, KEMAN İrfan Cirit ve CÜMBÜŞ Mehmet Kaya’dan oluşan grubun solistti Cemal Felamur&#8230;</p>
<p><strong><em> İSTANBUL 23 EYLÜL 2005</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/bir-ogretmen-irfan-cirit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazi Arif Dede ile görüşme  “AYAKLARIMIZIN ALTI KABARDI”</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gazi-arif-dede-ile-gorusme-%e2%80%9cayaklarimizin-alti-kabardi%e2%80%9d/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gazi-arif-dede-ile-gorusme-%25e2%2580%259cayaklarimizin-alti-kabardi%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gazi-arif-dede-ile-gorusme-%e2%80%9cayaklarimizin-alti-kabardi%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2009 13:36:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=47</guid>
		<description><![CDATA[Vatanın kurtuluşunda bizzat rol alan gazilerimizden biri de Alaçam’ın Doyran Köyü’nde yaşayan Arif Zengin’dir. Arif Dede bir asrı deviren uzun ömrü ile adeta canlı bir tarih... 107 yaşında olan Arif Dede çok sevecen ve candan bir insan.
Canlı bir tarihle, uzun yıllar askerlik yapan, ülkenin kurtuluşu için savaşan, bizzat Sakarya Meydan Muharebesi, İzmir ve Afyon’un Kurtuluşu gibi önemli bağımsızlık mücadelelerinde bulunan; içindeki sevgi ve saygıyı yüzüne yansıtan Arif Dede ile sohbet etmekten hem duygulandık hem de mutluluk duyduk.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-50" title="gazidede" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/gazidede-300x208.jpg" alt="gazidede" width="300" height="208" />Vatanın kurtuluşunda, Cumhuriyet’in kurulmasında Atatürk ve silah arkadaşlarının yanı sıra hiç şüphesiz şehitlerimizin ve gazilerimizin büyük emekleri vardır. Bizlere bugünleri yaşatan bu değerli atalarımızı saygı ile anıyoruz.</p>
<p>Vatanın kurtuluşunda bizzat rol alan gazilerimizden biri de Alaçam’ın Doyran Köyü’nde yaşayan Arif Zengin’dir. Arif Dede bir asrı deviren uzun ömrü ile adeta canlı bir tarih&#8230; 107 yaşında olan Arif Dede çok sevecen ve candan bir insan.</p>
<p>Bizleri kırmayıp sorularımıza içtenlikle verdiği cevaplarla hem kendisi o acı dolu günleri yeniden yaşadı hem de bizlere yaşattı. Arif Dede’yi üzmek istemezdik. Gerçi o, yaşadığı acı dolu yılların acısından çok, günümüzde karşılaştığı ve kendisini derinden etkileyip ağlatan ilgisizlikten ve saygısızlıktan rahatsızlık duyuyordu.</p>
<p>Arif Dede Kurtuluş Savaşı’nda yaşadıklarını anlatırken o günleri sanki yeniden yaşıyordu. Atatürk’ten, İsmet İnönü’den, Fevzi Çakmak’tan, Ali İhsan Paşa’dan büyük bir saygı ve gururla bahsediyordu.</p>
<p>Canlı bir tarihle, uzun yıllar askerlik yapan, ülkenin kurtuluşu için savaşan, bizzat Sakarya Meydan Muharebesi, İzmir ve Afyon’un Kurtuluşu gibi önemli bağımsızlık mücadelelerinde bulunan; içindeki sevgi ve saygıyı yüzüne yansıtan Arif Dede ile sohbet etmekten hem duygulandık hem de mutluluk duyduk.</p>
<p>Gelin o günleri Arif Dede’den dinleyerek yeniden anımsayalım.</p>
<blockquote><p><em><strong>- Kurtuluş Savaşı’na ne zaman ve nasıl katıldınız?</strong></em></p>
<p>- Atatürk Samsun’a gelmişti. Samsun’da ve çevresinde bir ay kalmıştı. Toplantılar yapıyordu, halkı topluyordu. Yurdu kurtaracaktı. Bunun için il il dolaşıp halka konuşmalar yapıyordu. Samsun’dan sonra Çorum, Erzurum ve Sivas’a gitti. Ben 1919’da 12. ayda, kara kıştı, Samsun’da askere katıldım. O sıralar İzmir Yunanlılar’ın işgali altında idi. Bizim bölük Manisa’nın Salihli kasabasına gitti. Oradan İzmir’e gidecektik. Salihli’de bir dere kenarında durakladık. Çok yorgunduk, sürekli yürüyorduk, elbiselerimiz kirlenmişti. Elbiselerimizi çıkarıp derenin suyuna batırarak yıkadık. Çok acıkmıştık; yüzbaşımız bir mal (sığır) bulup kesmemi söyledi. Malı bulduk, kestik. Tam yemeğe oturacaktık ki bir borazan sesiyle yemeği bırakıp ıslak elbiselerimizi giyindik ve toplandık. Afyon Kocatepe’deki birliğimiz bozguna uğramış, askerimiz geri çekiliyormuş. O sırada İnönü, askere düşmanla savaşması için ‘geri dön’ emri vermiş. Askerimiz geri dönüp Yunanlıları bozguna uğratmış. Biz de yürüyerek İzmir’e gittik.</p>
<p><strong><em>- İzmir’de Yunan askeriyle karşılaştınız mı? Neler gördünüz, yaşadınız? Anlatır mısınız?</em></strong></p>
<p>- Yunanlılar İzmir’in Çimentepe semtinde karargâh kurup top, tüfek ne varsa oraya yığmış, orayı bir kale haline getirmişlerdi. Ben 1. Tabur 4. bölük makine birliğindeydim. İzmirden Afyon’a Kocatepe’ye yürüyerek gittik. Kocatepe’de bir ay boyunca bir köyde kaldık. Bir gece yarısı Tınaztepe’ye Yunanlılar’ın bulunduğu alana yürüdük. Sabahın erken saatlerinde alanımıza vardık. Bizde toplar vardı. Bu topları İsmet Paşa Rusya’dan getirtmişti. Bir vapur dolusu top almıştı. Karargâhımızı kurduk. O sırada ortada hiçbir Yunan askeri yoktu, uyuyorlardı. Şafak sökmek üzereyken top ateşine başladık. Her tarafta cesetler vardı. Daha sonra topları Afyon’a çevirdik. Afyon yanıyordu. Afyon’un kurtuluşu bizim için çok önemliydi. Ali İhsan Paşa Atatürk’e şöyle demiş: “Paşam, Afyon alındı mı Yunan öldü demektir. Yunan ondan sonra kıpırdayamaz.” Yunanlılar Afyon’u alacağımıza inanmıyorlardı, bizimle alay ediyorlarmış. “Türkler, Afyon’u kırk günde bile alamazlar” demişler. Ali İhsan Paşa, Atatürk’e haber vermek, Yunan cephelerini tespit etmek için her tarafta kömür satarak Afyon’a kadar gelmiş. Yunanlıların bizlerle nasıl dalga geçtiğini görmüş.</p>
<p>Yunanlıları Afyon’dan çıkardıktan sonra İzmir’e gittik. Bir aylık yolu oniki günde yürüdük. Ayaklarımızın altı hep kabardı. Ayağımızdaki ayakkabılar parçalandı, iplerle ayakkabılarımızı ayağımıza bağladığımız halde ayakkabıları zor tutuyorduk.</p>
<p>İzmir’e girdik. Oradaki savaşta da birçok kişi öldü. Ayağımızda ayakkabı olmadığı için ölen Yunan askerlerinin içinde dolaştım. Bir cüzdan buldum, içinde para vardı. Birinin ayağındaki ayakkabıları aldım. Sonra durup düşündüm. Çıplak da olsam, düşmanın ayakkabılarını almamaya karar verdim. Cüzdanı da ayakkabıları da bırakıp ölülerin içinden çıktım.</p>
<p><em><strong>- Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı ve diğer ünlü komutanları yakından gördünüz mü?</strong></em></p>
<p>- Atatürk’ü görmedim fakat Atatürk sürekli cephede askerin içindeydi. Diğerlerini belki de görmüşüm. Atatürk’ü ve diğer komutanların nerede olduklarını, neler yaptıklarını biliyorduk.</p></blockquote>
<p>Arif Dede, İnönü’den “ocak” diye bahsediyor. “O ülkenin ocağıydı, tam paşaydı” diyor. Atatürk’ün ülkesini çok düşündüğünü şöyle anlatıyor: “İngilizler’den Atatürk’e bir mektup gelir. Atatürk o zaman Kocatepe’deymiş. İnönü mektubu alıp Atatürk’ün yanına gider. O sırada Atatürk baş parmağını dişlerinin arasına alıp derin bir düşünceye dalmış. İnönü, selam verir, Atatürk ses vermez, mektubu Atatürk’e uzatır. Atatürk o kadar dalgındır ki mektubu hiç görmez. Ali İhsan Paşa içeri girer, selam verir, Atatürk hâlâ derin düşünceden başını kaldırmaz. Bunun üzerine İnönü: “Paşam, selam verdim, almadın, mektup verdim görmedin, bu kadar dert edinecek ne var? Ordunun başında ben, Ali İhsan Bey&#8230; varız. Birimiz gider, birimiz gelir” demiş. Atatürk başını kaldırarak “Bu memleketin çoook sorunu var” demiş.</p>
<blockquote><p><em><strong>- Afyon ve İzmir’den sonra nereye gittiniz?</strong></em></p>
<p>- Sakarya Meydan Muharebesi’ne katıldık. Tam yirmi iki gün yirmi iki gece savaştık. Bir ay boyunca Sakarya’nın bir köyünde kaldık. Halk yoksuldu, çok yoksulluk çektik. Mısır ekmeği yedik. Unu su ile yoğurup çer-çöp, toz demeden ekmek yapıp öylece yiyorduk. Kadınlar, sırtlarında bize cephane taşıyorlardı. Kağnı arabası bile yoktu.</p>
<p><em><strong>- Cumhuriyet’in ilanını gördünüz mü? Yaşadıklarınızı, gördüklerinizi, duyduklarınızı anlatır mısınız?</strong></em></p>
<p>- Ben, Cumhuriyet’i görmedim, yaşadım. Cumhuriyet ile beraber hür olduk. Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i ilan etmeden önce Topal Osman Cumhurbaşkanı olmak istemiş; Atatürk’e de padişah olmasını söylemiş. Atatürk bunu kabul etmemiş halk da Atatürk’ün cumhurbaşkanı olmasını istemiş. Atatürk ise Fevzi Paşa’ya “Sen cumhurbaşkanı ol” demiş. Fakat Fevzi Paşa “Halk seni istiyor, halkın başı sensin” demiş.</p>
<p><em><strong>- Arif Dede, bu ülkeyi siz kurtardınız. Peki sizin değerinizi biliyorlar mı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></em></p>
<p>- Nerdeee! Değerimizi bilen mi var? Bir kaç ay önce Bafra’ya hastaneye gittim. Bu yaşta hasta halimle beni akşama kadar beklettiler. Daha sonra muayene saati bitti dediler. Ben içeriye girmeye çalıştım. Bir bayan beni, içeri almadığı gibi tıpkı küçük bir çocuğu iter gibi dışarıya itti. Çok üzüldüm ve kızdım: “Bu ülkeyi sen mi kurtardın, bu ülke senin mi, bana böyle davranıyorsun, utanmıyor musun?” dedim. Oradakiler benimle ilgilenmedikleri gibi bana kötü davrandılar.</p></blockquote>
<p>Arif Dede, bunları söylerken neşeli hali söndü, gözyaşları yanaklarını ıslattı. Onu üzmek istemezdik. Fakat biz de onun kadar duygulandık. Arif Dede, biraz dinlendikten sonra konuşmasına devam etti: “Akşam oldu, muayene olmadan eve döndüm. Sonraki gün kaymakamın yanına gittim. Durumu anlattım. Sağolsun kaymakam bey, benimle ilgilendi. Biz bu devlet için çok çalıştık, fakat kıymetimizi bilmiyorlar. Peki ayıp değil mi?”</p>
<p>Arif Dede, 107 yaşına rağmen eskilerin o saygı ve sevgisini yitirmeden bizi arabamıza kadar getirdi ve uğurladı.</p>
<p>Sakİne Akbulut*</p>
<blockquote><p>* Bu yazı Cumhuriyet’in 75. yılı yıldönümü nedeniyle Cumhuriyet İlköğretim Okulu tarafından hazırlanan dergiden alınmıştır. Daha sonra öğrendik ki Arif Dede hayatını kaybetmiş. Onu saygıyla anıyoruz&#8230;.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/gazi-arif-dede-ile-gorusme-%e2%80%9cayaklarimizin-alti-kabardi%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NECDET ATACAN  ‘bir memleket sevdalısı’</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/necdet-atacan-%e2%80%98bir-memleket-sevdalisi%e2%80%99/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=necdet-atacan-%25e2%2580%2598bir-memleket-sevdalisi%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/necdet-atacan-%e2%80%98bir-memleket-sevdalisi%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2009 13:24:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=42</guid>
		<description><![CDATA[Lise tahsilinden 8 yıl sonra okumaya karar vererek Teknik Üniversite’ye başlayan ve İnşaat Mühendisi olup, memleketine hizmet eden, sessiz, sedasız, tezahüratsız, şov yapmadan izlerini yollara, köprülere nakşeden bir insanı anlatacağım sizlere.

Ta 1950’ li yıllarda memleketinin sahipsizliğini kendine dert ederek, iktidarın hoşgörüsüne sığınarak irticai cüretkarlık gösteren “molla” takımına karşı tavır alan, bunun için gazete çıkaran ve bu nedenle hem siyasi hem de sosyal saldırılara göğüs geren bir Cumhuriyet çocuğundan söz edeceğim sizlere...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-large wp-image-43" title="NATCANa" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/NATCANa-1024x541.jpg" alt="NATCANa" width="643" height="338" /></p>
<p>“Ben İsmet Paşa’ nın İl başkanlığını yaptım” derken ne kadar vakursa, “Samsun’ da oturuyorduk da o yüzden okuyabildim liseyi” derken de o kadar alçakgönüllüydü.</p>
<p>İstanbul’ da evinde kabul etti bizleri. Ben, Süleyman ve Kubilay abi (Civelek) ziyaret ettik. Hem lafladık, hem kayıt aldık. O kadar çok şey vardı ki konuşacak, laf lafı açtı, çağrışımlar  çağrışımları kovaladı.</p>
<p>Lise tahsilinden 8 yıl sonra okumaya karar vererek Teknik Üniversite’ye başlayan ve İnşaat Mühendisi olup, memleketine hizmet eden, sessiz, sedasız, tezahüratsız, şov yapmadan izlerini yollara, köprülere nakşeden bir insanı anlatacağım sizlere.</p>
<p>Ta 1950’ li yıllarda memleketinin sahipsizliğini kendine dert ederek, iktidarın hoşgörüsüne sığınarak irticai cüretkarlık gösteren “molla” takımına karşı tavır alan, bunun için gazete çıkaran ve bu nedenle hem siyasi hem de sosyal saldırılara göğüs geren bir Cumhuriyet çocuğundan söz edeceğim sizlere&#8230;</p>
<p>İnandığı doğruları, hiçbir hesaba dayandırmadan savunan, sözünü, tavrını  ertelemeyen bir aydını hatırlatacağım sizlere.</p>
<p>Karlı köyünde başlayıp, İstanbul’ da sıcak bir yaz günü sonlanan hayatın, arı, duru bir adamın yaşam çizgisinin ana noktalarını paylaşacağım sizlerle.</p>
<p>Tüm söyleşi boyunca üç ismi ve bir kurumu o kadar çok vurguladı ki, onların dünyayı anlama ve yorumlamasına yönelik katkıları için babası Hacımet Atacan, Şükrü Efendi Amcası (Tolun) ve Emin Abisi (Somçağ) ve Halkevleri’ni not düşmek ihtiyacı içinde hissettik kendimizi.</p>
<p>Babası ile dedem’in (Şükrü Tolun) Kurtuluş Savaşı sırasında beraber askerlik yapması, kapı komşusu olmaları, Emin Amca’nın katıksız bir kuvvacı olması herhalde bu ilişkilerin derinliğini izah edebilir.</p>
<p>Yıl 1952 Alaçam’ da yavaş yavaş uç veren gerici harekete karşı olmak üzere, ‘cemiyet’in tepkisini zinde tutmak amacıyla yazı işleri müdürlüğünü Necdet Baş’ın yaptığı bir gazete çıkarılır:</p>
<p>‘Sivritepe Gazetesi’.</p>
<p>Gazete çıkarken “Niçin bu isim altında intişar ediyoruz” diye sorarlar ve “ne kadar kesif sis olursa olsun fikir ve davalarımızı yükseltmekten geri durmayacağız. Bu memleketin çocuğu olarak gene bu memlekete hizmet etmekten çekinmeyeceğiz. İşte bunları aşabilmek için Alaçam’ın omuz verdiği ve en iyi şekilde görebildiği Sivritepe’yi kendimize isim olarak seçtik, hakim bir tepede bekleyen gözcü neyi görmez ki ?” diye yanıtlayarak kendi misyonlarını tarif ederler.</p>
<p>Necdet Atacan, bu gazetenin başyazarı olarak makaleler kaleme alır. “Adsız Yobaz, Yükselen İki Abide, Bize düşen vazife” kendisinin yazdığı makalelerin bir kaç tanesinin başlığıdır.</p>
<p>Lise mezunu olarak Karayolları’nda kurs görerek, köy yolları teknisyeni olarak çalışmaya başlar. Bu sayede Karlı ve Göçkün köyleri başta gelmek üzere bir çok köyün yola ve  suya kavuşmasını sağlar.</p>
<p>Diğer yandan gazetede yazdığı yazılar başına dert olmaya başlar. Devir Demokrat parti dönemidir ve “Demokrat Partililer yazılardan çok müeteessirdirler”. Bu nedenle Vali ve Kaymakam’ a şikayetler artar.Üstelik de kumar oynadığını, içki içtiğini iddia ederek&#8230;</p>
<p>Daha da ileri giderek kendisinin Çerkez, Necdet Baş’ ın da Alevi olmasını bile ortaya sürerek tehdit etmeye başlarlar.</p>
<p>Artık başka bir yol bulmak gerekmişti ve ver elini İstanbul Teknik Üniversitesi&#8230;</p>
<p>Cebinde üç adet mor binlike beraber.</p>
<p>Üniversiteyi bitirip inşaat mühendisi olarak Samsun’ a döner. Karayollarında çalışmaya başlar.</p>
<p>Hükümet Konağı’ nın bahçesindeki Atatürk büstünün taşlarının Ladik Toptepe mevkiinden getirildiğini, Karşıyaka köprüsünün tahta yapıdan beton köprü haline getirilmesinde onun çok büyük katkılarını görürüz.</p>
<p>Samsun &#8211; Ankara yolunun kontrol mühendisi olarak çalışırken, Öğretmen Mehmet Kaya ile karşılaşır ve Alaçam’ a Atatürk büstü yapılacağını öğrenir, bunun için o sıralarda orada çalışan ve aynı zamanda yedeksubaylığını yapan bir mimara projesi hazırlatılır ve taşlar, özel olarak karayolunu yapan müteahitin kamyonlarıyla Ladik’ den Alaçam’a nakledilir.</p>
<p>Karşıyaka köprüsünün ahşap yapısının Alaçam’ da eskiden çok sık görülen sele dayanıklı olmadığı, o dönemleri yaşayan büyüklerimiz tarafından anlatılır.</p>
<p>Necdet Atacan, bu işi üstlenir ve sağlam bir köprünün yapılma işini ihale edilmesini sağlar.</p>
<p>‘Cemiyetçi’ kişiliğiyle Alaçam’daki bir çok organizasyonda başı çektiğini biliriz. Ama bunları yaparken kontrolsüz bir hırsın peşinden sürüklenmediğini de söylemeliyiz.</p>
<p>Zamanın kaymakamının Ahmet Aykaç’ ı istememesi üzerine kendisine önerilen Alaçamspor Başkanlığı teklifini hiç düşünmeden reddettiğini ve Ahmet Aykaç’a destek verdiğini, sonuçta ara bir yol bulunarak kendisinin Başkan, Ahmet Aykaç’ ın da ikinci başkan olduğunu, kağıt üzerinde kendisi başkan görünürken, fiili olarak Ahmet Aykaç’ ın başkanlık yaptığını, zira bu düzenleme olduktan sonra N. Atacan’ ın tek bir toplantıya bile katılmadığını, işi ehline ve hak edene teslim ettiğini biliyoruz.</p>
<p>Alaçam’ daki Halkevinin kendisinin dünyayı anlama ve kavramasına çok katkı sağladığını söylemektedir. O dönemlerde Tacettin İslâm Halkevi Sekreteri, Emin Amca da Halkevi’nin en aktif elemanıdır. Her akşam Halkevinde Atatürk’ ün nutku eski Türkçe okunur.</p>
<p>Öyle ki, o dönemde belediye meclisine seçilecek adaylar neredeyse Halkevi tarafından gösterilir ve tüm halka açık bir önseçim yapılarak sıralama belirlenir. (Tabi ki Halk Partisi için.</p>
<p>Eğer o liste seçimi kazanırsa aralarından birisi de belediye başkanı olur. Gerekirse başkan her yıl bile değiştirilebilir.</p>
<p>Yıllar sonra Samsun’ da serbest çalıştığı günlerde aktif siyasetin içinde olduğunu, bu sıralarda CHP İl Başkanlığı, Belediye Reis Vekilliği görevlerinde bulunduğunu, milletvekili adaylığını denediğini, ama itiraf etmek gerekirse siyasetin tabiatıyla onun kişiliğinin pek bağdaşmadığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Necdet Atacan, bu sohbeti yaptığımız günden bir kaç ay sonra aramızdan ayrıldı. Daha bir çok konuyu konuşmak üzere sözleşmiştik, olmadı. Arabasında ‘arabacılık’ oynadığım, çocukluğumun ‘Necdet Dayısı’ dimdik bir adam olarak terk etti bu diyarları.</p>
<p>Karlı köyünden ovaya yayılan aydınlık bir mızıka sesi, ikindi vakti bir metropol camisine ulaşmıştır umarım,</p>
<p>Saygıyla&#8230;</p>
<p>ÖZCAN BARİPOĞLU / İSTANBUL 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/necdet-atacan-%e2%80%98bir-memleket-sevdalisi%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Samsun’dan üç aylık not: ALAÇAM’DA 20 GÜN*</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/samsun%e2%80%99dan-uc-aylik-not-alacam%e2%80%99da-20-gun/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=samsun%25e2%2580%2599dan-uc-aylik-not-alacam%25e2%2580%2599da-20-gun</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/samsun%e2%80%99dan-uc-aylik-not-alacam%e2%80%99da-20-gun/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 17:05:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=34</guid>
		<description><![CDATA[
Cumhuriyet rejiminin başlıca prensiplerinden birinin de: memleketi sosyal ve ekonomik her alanda kalkındırmak olduğu hepimizce bilinen hakikattir. Böyle olmasına rağmen gerek Cumhuriyetten evvelki yüzyıllarda ve gerek cumhuriyetten sonraki çeyrek asılık zaman içindeki kalkınmada dahi bir çok şehir ve kasabalarımız istenildiği gibi gelişememiş yıllarca bakımsız, imara muhtaç ve sönük kalmışlardır. İİşte; güzel Samsunumuzun son zamanlarda nahiyeden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-medium wp-image-35 alignright" title="ILKTUTUN" src="http://www.memleketmektubu.com/wp-content/uploads/2009/11/ILKTUTUN-300x221.jpg" alt="ILKTUTUN" width="369" height="271" /></p>
<p>Cumhuriyet rejiminin başlıca prensiplerinden birinin de: memleketi sosyal ve ekonomik her alanda kalkındırmak olduğu hepimizce bilinen hakikattir. Böyle olmasına rağmen gerek Cumhuriyetten evvelki yüzyıllarda ve gerek cumhuriyetten sonraki çeyrek asılık zaman içindeki kalkınmada dahi bir çok şehir ve kasabalarımız istenildiği gibi gelişememiş yıllarca bakımsız, imara muhtaç ve sönük kalmışlardır. İİşte; güzel Samsunumuzun son zamanlarda nahiyeden ilçeye tahvil edilen Alaçam ilçesi de böyle kasabalardan biridir. Memleketim Samsuna yaptığım son üç aylık kısa bir seyahatta ilk defa Alaçam da uğrayarak bizzat gözlerimle görmek suretiyle bunun şahidi oldum.<br />
Karadenizin çoşkun dalgalarıyla sinesini öptüğü, verimli ve geniş bir toprak parçası üzerinde etrafı dağlarla çevrili yüksek havası ve iyi içme sularıyla ihtişamlı bir tabiat dekorunun canlandırdığı bu güzel kasabanın, bu durumuyla mütenasip şimdiye kadar herhangi bir kalkınma hamlesi ve bayındırlık hareketi görmemesi cidden yazıktır. Yıllardan beri bozuk olup nakliyatın güçlükle yapılabildiği Bafra-Alaçam şosası Alaçam tarafından halen on kilometrelik bir kısmın inşasına başlanmış olmakla beraber inşaat pek ağır gitmektedir. Bu çok önemli yolun diğer kısımlarının da ihalesi yapılarak bir an evvel ulaştırmaya açılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.<br />
Karaboğaz denilen mahalden Alaçam’ın Toyran [Doyran] köyüne kadar tahminen on kilametre bir sazlık ve bataklık mevcut olduğundan kasaba ve köylerinde sivrisinek orduları ve sıtma hüküm sürmektedir. Mezbaha mevcut bulunmadığından kasaplık hayvanlar ilçenin içinden geçen dere kenarında kesilmekte ve bu da ayrıca halkın sıhhatini tehdit eden bir amil olmaktadır. Sihhi ekip namına bir tane hükümet doktoru ve yarım teşkilatlı küçük bir eczahane, kültür namına da bir ilkokulla kapısı daiima kapalı duran halkevinden başka bir şey yoktur. Güzelleştirme cemiyeti kurulmuş, Alaçam belediyesinin Gümenez, Bafra ve Samsuna işlettiği bir otobüsle kamyonun hasılatı bu cemiyetin yegane varitadını teşkil ediyor. Fakat ortada henüz yapılmış bir şey mevcut değil, kasabanın sokakları ve bütün iç yolları yürünemiyecek derecede bozuk olduğundan yağmur yağdığında çamurdan geçilmez bir hale gelmektedir. İlçenin şöyle dolaşacak küçük bir meydanı dahi yoktur. Yeni kurulmakta olan elektrik fabrikası halkın sevinç ve memnuniyetini mucip olmakta ise de bu pek önemli ihtiyacın tamamlanması ve Alaçamın ışığa kavuması için daha bir hayli beklemek lazım geldiği anlaşılmaktadır.<br />
Alaçam’da her evin bir bahçesi ve içinde kuyusu vardır. Halkın ekseriyesi mübadil vatandaşlar teşkil etmektedir. Bunlar çalışkan ve mütevazi kimseler olup tütüncülük, ziraat ve küçük sanatlarla meşgul olmaktadırlar. İlçenin başlıca mahsulü tütün, mısır ve diğer hububattır. Bunlardan tütün müstesna diğerleri ihraç edilmemekte, yalnız kasabanın ihtiyacını karşılamaktadır.</p>
<p>Alaçam Koyu<br />
Alaçam’a yaya olarak bir saat kadar ileride sahilde deniz ve Alaçam koyu ve koy boyuncada tabiatın nadir yarattığı güzel bir kumsal mevcuttur. Buraya yazın halk gerek yaya gerek otobüs veya arabalarla giderek banyo etmekle, gezmekle ve civardaki ormanlarda avlanmaktadırlar. Daha sahilden suya bir kaç adım atınca insanın baoğazına kadar gelen ve akşmaları dağların ardından güneş batarken karşısında Sinop burnunun göründüğü, aynı zamanda tabiatın hırçınlıklarına karşı da mahfuz bulunan bu koya bir iskele inşa olunarak İstanbul’dan Trabzona kadar gelip giden vapurların uğraması temin edilse ve sahille kasaba arasına muntazam bir şosa yapılsa bunun ilçenin iktisadi ve içtimai hayatında ne kadar önemli bir rol oynayacağına şüphe yoktur.</p>
<p>GÜMENEZ<br />
Alaçam-Sinop yolu ve sahil boyunca Karadenizin mavi etekleri üzerinde hırçın dalgaların ninnisiyle nazlı bir gelin gibi uyuyan, Alaçam’a bağlı güzel ve büyük bir köy vardır; Gümenüz&#8230; Tabiat burada da o eşsiz güzelliklerini göstermekle hasis davranmamış, toprağında saklı bulunan altın hazineleri kadar güneşin de doğuş ve batış zamanlarındaki haliyle göz ve ginüllere ilahi bir akışı vardır. Bu akış bize sadece aşkı ve yaşamayı terennüm ediyor. Fakat ne yazık ki, aşağı yukarı Alaçam’ın yarısı kadar büyük ve nahiye olmıya namzet bulunan bu köyde uzun yıllar ihmalin gadrine uğramış ve imar namına; köyün çarsına köylünün kendi emeği ile yaptığı adi kaldırımla, muhtar Hasan Köroğlu’nun gayretiyle yapılan bir ilkokuldan başka bir şey yapılmamıştır. 17 yıldan beri yapıldı, yapılacak diye lakırdısı ağızlarda hala bir efsane gibi sürüp geden Alaçam-Gümenüz yolu dahi kazma yüzü görmemiş o berbat haliyle durmaktadır. Teşkilat olarak burada da ancak, frengi mücadele memurluğu, halk ve köy odaları, telefon, orman bölge şeşiği, sahil muhafaza ve tekel satış memurluklarını görüyoruz. Başlıca mahsülü tütün ve mısırdır.<br />
İnsan ruhu üzerinde bu kadar derin akisler bırakan ve coğrafi durumlarıyla olduğu kadar, ekonomik durumları ve nüfus kesafeti bakımlarından da büyük ehemmiyeti haiz bulunan bu iki güzel yurt köşesi de bakılacak ve kalkındıracak olursa memleket için istikbali parlak büyük bir varlık teşkil edecektir.<br />
M. Şükrü Fırat</p>
<blockquote><p>*Samsun Halkevi dergisi 19 Mayıs’ın Ocak-Şubat 1947 tarihli 79. sayısından alınmıştır. Bu yazıyı bulup bize ulaştıran Celal Karaca’ya teşekkür ederiz&#8230;</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/samsun%e2%80%99dan-uc-aylik-not-alacam%e2%80%99da-20-gun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir kitap, bir konu; İSİMLERİMİZ</title>
		<link>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/19/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=19</link>
		<comments>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/19/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 15:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[VESİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.memleketmektubu.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Hepimiz isimlerin ne anlama geldiğini, kaynağı ve kökeni nedir sorularını kendimize sormuşıuzdur. Yalın türkçe olmasına karşıın ilçemizin adını da yaşılılara sorduğumda ‘çam ağacı’ndan aldığını söylerler.
Geçenlerde okuduğum bir kitapta ‘Alaçam’ adının nereden geldiğini gördüm. Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan Yusuf Ziya Yörükan’ın ‘Tahtacılar ve Aleviler’ isimli kitabında; “Alaçam, Alamet alevilerinin kendilerine özgü bir ‘semah’a verdikleri isim.”
Alamet köyü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hepimiz isimlerin ne anlama geldiğini, kaynağı ve kökeni nedir sorularını kendimize sormuşıuzdur. Yalın türkçe olmasına karşıın ilçemizin adını da yaşılılara sorduğumda ‘çam ağacı’ndan aldığını söylerler.<br />
Geçenlerde okuduğum bir kitapta ‘Alaçam’ adının nereden geldiğini gördüm. Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan Yusuf Ziya Yörükan’ın ‘Tahtacılar ve Aleviler’ isimli kitabında; “Alaçam, Alamet alevilerinin kendilerine özgü bir ‘semah’a verdikleri isim.”<br />
Alamet köyü –ki şıimdiki adı Umutlu- demircilikle ve tahtacılıkla geçimini sağlayan bir alevi köyü idi. Gelemet köyü de aynı boy mensuplarının yerleşıim yeri olsa gerek. Alamet ve Gelemet isimleri adı geçen kitapta birlikte kullanılmaktadır.<br />
‘Evci’ ve ‘Çepni’ isimlerinin de geçtiği kitapta, ‘Evci’, özellikle Ege bölgesinde yaşıayan bir Alevi aşıireti. Evlerinin diğer aşıiret evlerinden farklılığı nedeni ile bu ismi aldıkları söylenir. Bu aşiretin Alaçam’a hangi dönemde geldiğini ve yerleşıim yerine aşıiret isminin verilmesinin nedenini araşıtırmak gerek. Çünkü Osmanlı döneminde göç hareketleri sırasında boyundan kopan aşıiret, oba ve diğerleri, boy ve aşıiret ismini kullanmaktan imtina etmektedir. Merkezi otorite de özellikle engellemektedir. Boyların varlığını sürdürmesi demek gücünü koruması demek. Güçlü boyların Osmanlı’yı tehdit etmesine önlem olarak tüm boyların dağıtılıp, farklı bölgelerde iskan ettirilmeleri temel politika idi.<br />
‘Çepni’, Selçuklular döneminde Karadeniz bölgesinin alınmasında önemli rol üstlenmişı bir Türkmen boyu. Anadolu’nun çeşıitli yerlerinde Çepni isimli yerleşıim yerleri bulunmaktadır. ‘Doyran’, ‘Kapaklı’ ve ‘Duralı’ da Türkmen aşıiretlerinin isimlerini verdikleri köylerdir&#8230;</p>
<p><em><strong>İSMAİL YEŞİLYURT</strong></em></p>
<p><em><strong>İSTANBUL / EKİM 2004</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.memleketmektubu.com/2009/11/19/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

